Köşe Yazıları Hatice Özbay 17 Nisan 2026
Bir dergi için araştırma yaparken ulaştığım veriler, bu yazıyı yazmama neden oldu. Yalnız yaşayan yaşlıların sayısının hızla arttığını, bu yalnızlığın en ağır biçimde kadınların omuzlarına yüklendiğini gösteren rakamlar, yaşlılık meselesini yalnızca bireysel bir yaşam evresi olarak değil, toplumsal bir sorun olarak ele alma zorunluluğunu ortaya koydu.
Sorun yalnızca Türkiye’ye özgü değil; ancak Türkiye’deki eşitsizliklerin derinliği, sosyal politika mekanizmalarının zayıflığı ve bakım hizmetlerinin yetersizliği, yaşlılık sorununu daha keskin bir hale getiriyor. Gelişmiş refah devletlerinde yaşlılık, kamusal destek ve sosyal güvenlik sistemleriyle görece daha güvenceli bir yaşam evresi olarak düzenlenirken; sosyal devletin geri çekildiği ülkelerde yaşlılık giderek yalnızlık, yoksulluk ve güvencesizlikle özdeşleşiyor. Bu durum kadınlar açısından daha ağır sonuçlar doğuruyor. Çünkü kadınlar yaşamları boyunca daha düşük ücretle çalışıyor, daha az sosyal güvenceye sahip oluyor ve yaşlılık dönemine daha kırılgan koşullarda giriyor.
Bu nedenle ileri yaş meselesini yalnızca demografik bir değişim olarak değil, emek rejimi, sosyal politika ve toplumsal cinsiyet ilişkileri bağlamında ele almak gerekiyor. Yaşlılık, bireysel bir kader değil; toplumsal ilişkiler içinde şekillenen bir sınıf ve cinsiyet meselesidir.
Türkiye’de 1 milyon 840 bin yaşlının evinde tek başına yaşaması ve yalnız yaşayan her dört yaşlıdan üçünün kadın olması, yaşlılığın yalnızca demografik bir kategori değil; kapitalist toplumda bakımın ve yeniden üretimin nasıl örgütlendiğini gösteren tarihsel bir olgu olduğunu ortaya koymaktadır. Türkiye’de 65 yaş ve üzeri nüfus yaşlı nüfus olarak tanımlanmaktadır. 2025 yılı verilerine göre yaşlı nüfus 9 milyon 112 bin kişiye ulaşmıştır. Aynı dönemde yaşlıların %23,3’ü yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındadır ve yalnızca yaklaşık 140 bin yaşlı kamusal bakım hizmeti alabilmektedir. Bu tablo, sosyal devletin geri çekilmesiyle birlikte yaşlılığın piyasa ilişkilerine içkin bir güvencesizlik rejimi içinde yeniden tanımlandığını göstermektedir.
Son yıllarda farklı şehirlerden gelen haberler, yalnız yaşayan yaşlıların karşı karşıya olduğu güvencesizliğin somut yüzünü ortaya koymaktadır. Samsun’da yalnız yaşayan 70 yaşındaki bir kadın, iki gün boyunca kendisinden haber alınamayınca evinde ölü bulunmuştu. Eskişehir’de 72 yaşındaki Alzheimer hastası bir erkek, tek başına yaşadığı çöp evde yaklaşık on gün sonra fark edilmiştir. Kayseri’de 82 yaşındaki bir erkek, Aydın’da 70 yaşındaki bir başka yaşlı, komşuların ya da yakınların şüphelenmesi üzerine evlerinde hayatını kaybetmiş halde bulunmuştur. Bu olaylar yalnız yaşayan yaşlıların giderek artan güvencesizlik içinde yaşam sürdüğünü gösteren yaygın bir toplumsal örüntüye işaret etmektedir.
TÜİK Verileri Ve Yaşlılıkta Yoksulluğun Kadınlaşması
Türkiye’de kadınlar erkeklerle nüfus açısından neredeyse eşit sayıda olmasına rağmen, ekonomik hayata katılım, gelir düzeyi ve sosyal güvence açısından belirgin eşitsizliklerle karşı karşıyadır. Türkiye İstatistik Kurumu’nun yayımladığı “İstatistiklerle Kadın” raporları, bu eşitsizliğin yalnızca çalışma yaşamında değil, yaşlılık döneminde de derinleştiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Kadınların işgücüne katılım oranı erkeklerin yarısının altında kalmakta; yoksulluk riski ve bakım yükü ise ağırlıklı olarak kadınların üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Veriler, yaşlılıkta yoksulluğun cinsiyetle doğrudan ilişkili olduğunu göstermektedir. Türkiye’de kadınların yüzde 31,5’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında ve bu oran erkeklere kıyasla çok daha yüksektir.
Tüm yaş almışların karşı karşıya olduğu sorunlar;
– yoksulluk, yalnızlık, sağlık hizmetlerine erişim güçlüğü, bakım ihtiyacı ve barınma güvencesizliği
– toplumsal bir krizin göstergesidir. Kadınlar daha uzun yaşamakta, ancak daha düşük gelirle yaşamaktadır. Ayrıca kadınlar yaşamları boyunca yalnızca emekçi değil, aynı zamanda görünmez emek üreticisi olarak sistemin edilgen bir iş gücü rezervi haline getirilen toplumsal bir özne konumuna itilmişlerdir.
Kapitalist üretim ilişkileri içinde kadın emeği tarihsel olarak iki biçimde değersizleştirilmiştir. Birincisi, ücretli emek alanında kadınların erkeklerden daha düşük ücretle çalıştırılması; ikincisi ise ev içi bakım emeğinin “doğal görev” olarak görülerek tamamen ücretsiz bırakılmasıdır. Bu ikili sömürü mekanizması, kadınların yaşam boyu daha az gelir elde etmesine, daha az sosyal güvenceye sahip olmasına ve yaşlılık döneminde daha kırılgan hale gelmesine yol açmaktadır.
Yaşlı kadın yoksulluğu, yalnızca ekonomik bir sorun değil; patriyarka ile kapitalizmin iç içe geçmiş yapısal bir sonucudur. Kadın emeğinin değersizleştirilmesi, yaşlılık döneminde kadınların toplumsal yaşamdan dışlanmasına ve sosyal destek mekanizmalarından mahrum kalmasına yol açmaktadır. Kadın emeğinin yaşam boyu ucuz iş gücü olarak konumlandırılması, yaşlılık döneminde yoksulluğun ve yalnızlığın kadınlar açısından neden başat bir deneyime dönüştüğünü belirleyen temel dinamiklerden biridir.
Sosyal devletin geri çekildiği, kamusal bakım hizmetlerinin daraltıldığı ve emeklilik sisteminin piyasa mantığına göre yeniden düzenlendiği bir dönemde yaşlılık, giderek bireysel sorumluluk alanına itilmiştir.
Neoliberal politikalar, sosyal güvenlik sistemini bir hak olmaktan çıkarıp maliyet unsuru olarak görmeye başlamıştır. Bu dönüşüm, özellikle kadınlar açısından daha ağır sonuçlar doğurmuştur. Çünkü kadınların çalışma yaşamı kesintili ve güvencesiz olduğu için sosyal güvenlik sisteminden yararlanma oranları daha düşüktür.
Siyasal düzeyde yapılan tercihler şunları doğurmuştur:
Bu nedenle yaşlı kadın yoksulluğu, yalnızca ekonomik bir sonuç değil; siyasal bir düzenleme biçimidir. Devletin bakım yükünü kamusal hizmet olarak üstlenmek yerine aileye devretmesi, kadınların yaşam boyu ücretsiz bakım emeği üretmesini zorunlu hale getirmiştir.
Kapitalist toplum, üretim alanında verimlilik ve rekabeti artırırken, bakım alanını görünmez ve değersiz kılar. Oysa yaşlılık, çocukluk gibi, bakımın en yoğun olduğu yaşam evrelerinden biridir.
Sosyal devletin geri çekilmesiyle birlikte bakım hizmetlerinin özelleştirilmesi, aile içi dayanışmanın zayıflaması ve kent yaşamının bireyselleştirici yapısı, yaşlıların yalnızlaşmasını hızlandırmaktadır. Yalnız yaşayan yaşlı sayısındaki artış, bu nedenle yalnızca bir nüfus istatistiği değil; toplumsal yeniden üretim mekanizmalarının çözülüşünün göstergesidir.
Artan kira fiyatları, küçük konutlara sıkışan yaşam biçimleri ve kamusal bakım hizmetlerinin yetersizliği, yaşlıların hem ekonomik hem de mekânsal olarak dışlanmasına yol açmıştır. Barınma hakkının piyasa koşullarına terk edilmesi, yaşlılık döneminde yalnız yaşamayı bir tercih değil, zorunluluk haline getirmektedir. Bu durum, yaşlılığı yalnızlık ve yoksullukla özdeşleştiren yeni bir toplumsal gerçeklik yaratmaktadır.
Michael Foucault’nun biyopolitika kavramı, modern devletlerin nüfusu yönetme biçimlerini anlamak açısından önemli bir çerçeve sunar. Biyopolitika, yalnızca yaşamı koruma ve düzenleme değil, aynı zamanda hangi yaşamların korunmaya değer görüldüğünü belirleme sürecidir. Bu bağlamda yaşlılık, üretim sürecine doğrudan katılmayan bedenlerin yönetilmesi gereken bir “nüfus kategorisi” olarak ele alınır. Neoliberal devlet, bu yönetimi doğrudan bakım hizmeti sunarak değil; sorumluluğu aileye, aileden bireye devrederek dolaylı bir yönetim mekanizması kurar. Böylece yaşlılık, kamusal bir hak alanı olmaktan çıkar ve bireysel bir yük haline gelir.
Sosyalist perspektiften bakıldığında yaşlılık, üretim sürecinin dışında kalan bireylerin kaderi değil; toplumsal dayanışmanın sınandığı bir eşiktir. Yaşlıların yalnızlaşması, bireysel zayıflığın değil; kamusal sorumluluğun terk edilmesinin sonucudur. Dolayısıyla çözüm, aileye daha fazla yük bindirmek ya da bireysel dayanıklılığı artırmak değil; bakım hizmetlerini kamusal bir hak olarak yeniden tanımlamak, emeklilik gelirlerini insanca yaşamaya yetecek düzeye çıkarmak ve yaşlıların toplumsal yaşamın aktif bir parçası olmasını sağlayacak kolektif mekanizmalar kurmaktır.
Yalnız yaşayan yaşlıların artışı, kapitalist toplumun bakım krizinin ve sosyal devletin çözülüşünün en görünür göstergesidir. Bu kriz, özellikle kadınlar için yaşlılığı yoksulluk, güvencesizlik ve yalnızlıkla iç içe geçiren yapısal bir eşitsizlik üretmektedir. Yaşlılık bireysel bir kader değil, sınıfsal eşitsizliklere içkin bir toplumsal konumdur. Çözüm ise piyasanın insafında değil; toplumsal dayanışmanın ve kamusal sorumluluğun güçlendirilmesindedir.
Sonuç olarak yaşlı kadınların karşı karşıya olduğu sorunlar, bireysel yaşam tercihlerinin değil; kapitalist üretim ilişkilerinin ve patriyarkal toplumsal düzenin doğrudan sonucudur. Yaşlılıkta kadın yoksulluğunu ortadan kaldırmanın yolu, yalnızca sosyal yardımları artırmaktan değil; kadın emeğinin değerini tanıyan, güvenceli istihdamı ve kamusal bakım hizmetlerini temel hak olarak gören bir toplumsal düzen kurmaktan geçmektedir.
Kadın emeği ucuz kaldığı sürece, kadınların yaşlılığı da yoksul olacaktır. Bu nedenle mesele yalnızca yaşlılık değil, emek meselesidir.
Ve emek meselesi çözülmeden yaşlılık meselesi çözülemez.
Editör: Melike Çınar
Düzelti: Melike Çınar
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Şadan Genç
Please login or subscribe to continue.
Üye değil misiniz? Üye olun. | Şifremi Unuttum
✖✖
Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.
✖