Background

ONUR: Bir Kelimeyle Nasıl Yaşanır?

Tuğçe Serin

Onur kelimesi aklıma düştüğünde hep şu garip durum takılıyor kafama: Neden bu kelimeyi hep kaybedilme korkusu varken duyuyoruz? Sanki sadece savunmaya geçtiğimizde görünür oluyormuş gibi. Bana kalırsa işin aslına buradan başlamamalıyız.

Bir şeyin varlığını ona yapılan saldırıyla tanımlamak, onuru da daraltıyor, kavramın kendisini de. Onuru, savunmaya geçildiğinde doğan bir şey, bir duygu olarak görmüyorum. Daha önce orada olan, kimsenin bahşetmediği ve kimsenin tartışmaya açamayacağı bir şey olduğunu düşünüyorum. Bunu anlamak için kelimenin nasıl bir yoldan geçtiğine bakmak gerekiyor.

Antik Yunan’da bu kavramın adı timê‘ydi. Savaşta kazanılan, halk tarafından tanınan, şan ve namla ölçülen bir değer. Önemli olan şu: Timê sizin içinizde değildi. Başkalarının size baktığı yerden geliyordu. Toplum tanımazsa, onurunuz da yoktu.

Bu anlayış yüzyıllar boyunca neredeyse hiç sorgulanmadan hüküm sürdü. Feodal dönemde soylunun şerefi, kılıçla ve kanla korunurdu ve o şeref aynı zamanda bir mülkiyet gibi devredilebilirdi, lekelenebilirdi, “kirlenebilirdi.” Onur, dışarıdan geliyordu ve dışarısına karşı savunulması gerekiyordu.

Bunu köklünden altüst eden Kant oldu.

Kant şunu söyledi: Her şeyin bir fiyatı vardır, ama insanın fiyatı yoktur. Bir malın, bir hizmetin, bir emeğin eşdeğeri bulunabilir, başka bir şeyle değiştirilebilir. Ama insanın yerine başka bir şey koyamazsınız. İnsan, sırf insan olduğu için bir değere sahiptir. Bu değer, kimsenin bahşetmediği, kimsenin elinden alamayacağı bir şeydir. Kant buna Würde dedi. Türkçeye “haysiyet” ya da “onur” diye geçer. Dışarıdan gelmeyen, içeriden taşınan şeydir.

Bu fikrin sarsıcılığını hissetmek için şunu düşünmek yeterli: Birini araç olarak kullandığınızda (kâr için, konfor için, istatistik için) Kant’ın çerçevesinden bakıldığında ona yapılan şey felsefi anlamda onurunu çalmaktır. Kavram bu noktada soyutluktan çıkar. Her sabah eğilmek zorunda kalan, gülümsemek zorunda kalan, emre göre hareket etmek için orada bulunmak zorunda kalan herkesin içinde somut ve acı bir biçimde yaşar.

Türkçe burada ilginç bir şey yapıyor.

“Onur” ve “haysiyet” kelimelerini sık sık karıştırıyoruz ama aralarında çok temel bir fark var. Haysiyet sessizdir, içseldir; insanın kendiyle yaptığı sessiz bir anlaşmadır. Onur ise kamusaldır, dışarıya seslenir. Ve tabii bir de “namus” meselesi var. Yıllarca onurun yerine konmaya çalışılan ama aslında onun en hastalıklı hali olan o kelime… Bir başkasının bedenini kontrol ederek kendi “şerefini” ayakta tutma çabası. Üç kelime, üç ayrı zihniyet. Tercih ettiğimiz kelime, aslında kime ve neye inandığımızın en net göstergesi.

Gelgelelim onur kavramı hiçbir zaman sınıfsal dinamiklerden bağımsız yaşamamış. Tarihte onurdan en fazla söz edenler, onu bir ayrıcalık olarak ellerinde bulunduranlardı. Soyluluk, saygınlık, itibar… Bunların hepsi belirli bir konumdan, belirli bir mülkiyetten besleniyordu. Burjuvazinin yükselişiyle bu kavram biçim değiştirdi ama özü aynı kaldı. Dışarıdan gelen, başkasının tanımasına muhtaç bir şey.

Peki ya emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olmayanlar için onur ne anlama geliyordu? İşçi sınıfının ve tarihsel olarak ötekileştirilenlerin hak mücadelelerini salt ekonomik bir talep olarak okumak eksik. O mücadelelerin içinde, çoğu zaman söze dökülmemiş ama hep orada olan başka bir şey var: “Ben buradayım ve bir araçtan ibaret değilim.” Güvencesiz çalışmak, temel haklardan mahrum bırakılmak… Bunlar yalnızca maddi bir yoksunluk değil, sistematik bir onursuzlaştırma. Ekmek talebi ile onur talebi, aynı ağzın farklı kelimeleridir.

Onurun siyaset sahnesindeki en çarpıcı karşılıklarından biri bambaşka bir yerden geliyor.

LGBTİ+ hareketinin kendisine neden “Onur” (Pride) adını verdiğini sorduğunuzda, kelimenin köküne inmek gerekiyor: Utanç dayatması. Yüzyıllar boyunca eşcinsel ve trans bireyler tıbbi bir “hastalık”, hukuki bir “suçlu”, ahlaki bir “sapma” olarak kodlandı. Toplum onlara tek bir duyguyu dikte etti: utanmalısın. Gizlenmelisin, görünmez olmalısın, ya normalleşmeli ya da yok olmalısın.

1969’daki Stonewall isyanının ardından örgütlenen harekette bu psikolojik şiddete karşı duracak bir kelimeye ihtiyaç vardı. Aktivistler “onur” dediler. Buradaki onur, kibir ya da üstünlük iddiası değil. Tam tersine, eksiye düşürülmüş bir insanlık değerini sıfır noktasına, yani eşitliğe çekme çabası. Kant’ın dilinde konuşursak; salt insan olmanın verdiği o devredilmez haysiyetin geri alınması talebi.

Tüm bu katmanlar bir arada durduğunda şu soruya geliyorum: Onurlu insan olmak ne demektir?

Cevabın sadece sorgulandığımızda “haklı çıkmak” olduğunu sanmıyorum. Bence bu daha çok; henüz kimse sormamış, kimse bakmamışken kendi içimizde zaten bildiğimiz o şeyle ilgili ve kendi değerinizi başkasının tanımasına bağlamamakla. Aynı nedenden ötürü (o değerin kendinizde ne kadar gerçek olduğunu bildiğiniz için)  başkasındaki aynı değeri de görüp gözetebilmekle.

Kant’ın ne dediğini daha evvel söylemiştim: Her şeyin bir fiyatı vardır. Tarih boyunca sistemler bunu kanıtlamak için ellerinden geleni yaptı. Çoğu zaman başardılar da.

Ancak onur, ne vitrinlerde sergilenebilecek bir meta ne de müzelerde korunacak donuk bir emanettir. “Bir kelimeyle nasıl yaşanır?” sorusunun cevabı da burada gizlidir: O kelimeyi her sabah yeniden icat ederek. Utancın dayatıldığı her sokağı, eşitsizliğin kurulduğu her masayı reddederek. Onur, tarihin hiçbir döneminde yok edemedikleri o değerin, bugün bizim nefes alışımızda, yan yana duruşumuzda ve var olma inadımızda vücut bulmasıdır.

Editör: Sinem Yıldız
Düzelti: Sinem Yıldız
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Yağmur Kaymakçı

Kadın Vardiyası – 2023
Bize Ulaşın: [email protected]

Login to enjoy full advantages

Please login or subscribe to continue.

Go Premium!

Enjoy the full advantage of the premium access.

Takipten Çık:

Takipten Çık Vazgeç

Cancel subscription

Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.

Go back Confirm cancellation