Background

Süresiz Nafaka mı, Süresiz Eşitsizlik mi?

Hatice Özbay

AYM’nin 2012 yılında sosyal devlet ilkesinin gereği olarak gördüğü bir düzenlemeyi 2026 yılında iptal etmesini haklı gösterecek hangi toplumsal değişim yaşandı?

“Nafaka tartışması bir aile hukuku tartışması değil, sosyal devlet tartışmasıdır.”

Türkiye’de kadın yoksulluğu ortadan mı kalktı?

Kadınların işgücüne katılımı erkeklerle eşitlendi mi?

Çocuk, yaşlı ve hasta bakımının yükü kadınların omuzlarından mı alındı?

Boşanmış kadınlar için güçlü bir sosyal destek sistemi mi kuruldu?

Tek ebeveynli aileler için kira yardımları, sosyal konutlar, ücretsiz kreşler mi yaygınlaştırıldı?

Bu sorular ve benzeri soruların hiçbirine ne yazık ki “evet” yanıtı veremiyoruz.

Buna rağmen Anayasa Mahkemesi, 4 Haziran 2026 tarihinde Türk Medeni Kanunu’nun yoksulluk nafakasına ilişkin 175. maddesinde yer alan “süresiz olarak” ifadesini iptal etti. Karar hemen yürürlüğe girmeyecek. Meclis’e yeni düzenleme yapabilmesi için dokuz aylık süre tanındı.

Kararın ardından Adalet Bakanı Akın Gürlek, kararı “adalet ve hakkaniyet ilkeleri adına son derece kıymetli” bulduklarını açıkladı. AKP Milletvekili Şengül Karslı, yeni düzenlemede kadınların ve çocukların korunacağını söylüyor. Hükümet cephesi ve iktidara yakın medya organları ise tartışmayı daha çok “süresiz nafaka mağduriyeti”, “ömür boyu yükümlülük” ve “hakkaniyet” kavramları üzerinden yürütüyor. Yeni düzenlemenin, bir tarafı ömür boyu nafaka yükümlülüğü altında bırakmayan ve evlilik süresiyle daha orantılı bir model oluşturacağı savunuluyor.

Bu nedenle kadın örgütleri yalnızca nafaka düzenlemesini değil, son yıllarda kadın hakları alanında yaşanan geriye gidişi de hatırlatıyor. İstanbul Sözleşmesi’ni ilk imzalayan ülke olan Türkiye’nin bir gece yarısı kararıyla sözleşmeden çekilmesinin ardından, “kadınlar korunacak” söyleminin hangi somut mekanizmalarla hayata geçirileceği sorusunu yeniden soruyorlar.

Kadın örgütlerinin tam da burada bir itirazı var: Koruma nasıl sağlanacak?

Kadınların işgücüne katılımı hâlâ erkeklerin gerisindeyken, kreş hizmetleri yetersizken, sosyal konut uygulamaları son derece sınırlıyken ve tek ebeveynli ailelere yönelik destek mekanizmaları yeterince gelişmemişken bu güvence hangi araçlarla sağlanacak?

Nafakanın yerine ne konulacağı sorusuna verilmiş somut bir yanıt yokken, bugün gerçekten tartıştığımız şey yoksulluk nafakasının süresi mi, yoksa kadınların boşanma sonrasında nasıl yaşayacağı mı?

EŞİK Platformu gönüllüsü Avukat Hülya Gülbahar’a göre karar, kadınlar ve çocuklar açısından son derece olumsuz sonuçlar doğuracak. Gülbahar, nafaka hakkının sınırlandırılmasının ekonomik şiddeti artıracağını, kadınların şiddet içeren evliliklerden çıkış yollarını zorlaştıracağını ve hatta kazanılmış nafaka haklarını bile tehlikeye atabileceğini söylüyor.

Bu nedenle bugün tartışılan şey yalnızca nafakanın süresi değil. Tartışılan şey, sosyal devletin yerine neyin konulacağıdır.

Öncelikle bir yanlış anlamayı da düzeltmek gerekiyor. Kamuoyunda “nafaka kaldırılıyor” gibi bir algı oluşsa da tartışılan bütün nafaka türleri değil, yalnızca yoksulluk nafakasıdır.

Türk Medeni Kanunu’nda tedbir nafakası, iştirak nafakası, yardım nafakası ve yoksulluk nafakası olmak üzere dört farklı nafaka türü bulunmaktadır.

Bugün tartışılan yoksulluk nafakası, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek eşe bağlanan nafakadır. Uygulamada bundan en çok yararlananlar da kadınlardır.

Bunun nedeni kadınlara tanınmış bir ayrıcalık değildir. Türkiye’de çocuk bakımının, yaşlı bakımının ve ev içi emeğin büyük ölçüde kadınların omuzlarında olmasındandır.

EŞİK, Mor Çatı, Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu ve İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi’nin ortaklaştığı nokta ise dikkat çekici: Sorunun nafakanın süresi değil, kadınların boşanma sonrası nasıl yaşayacağı olduğu vurgulanıyor. Çünkü kamuoyunda anlatılan tablo ile gerçek hayat arasında ciddi bir fark bulunuyor.

Kadın Dayanışma Vakfı’nın araştırmasına göre mahkemelerin hükmettiği nafakaların yalnızca yüzde 44’ü düzenli olarak ödeniyor. Araştırmada incelenen dosyalardaki ortalama yoksulluk nafakası ise yalnızca 1.179 TL.

BirGün’e konuşan kadınların hikâyeleri de bu tabloyu doğruluyor. Yaklaşık yirmi yıllık evliliğin ardından boşanan Ayşe, yıllarca aile işinde çalışmasına rağmen ekonomik kararların hiçbir zaman kendisine ait olmadığını anlatıyor. Boşandıktan sonra bağlanan nafaka yalnızca bin lira. Ancak o bin lirayı bile alabilmek için sürekli icra ve mahkeme süreçleriyle uğraşmak zorunda kaldığını söylüyor.

Bir başka kadın ise eski eşinin nafakayı bir baskı aracına dönüştürdüğünü anlatıyor. Kadın örgütlerinin “ekonomik şiddet” vurgusu tam da burada anlam kazanıyor. Çünkü nafaka tartışması yalnızca bir ödeme yükümlülüğü değil, boşanma sonrasında kadınların nasıl yaşayacağı ve ekonomik olarak ne kadar güvende olacağı meselesidir.

Bu nedenle kadın örgütleri, nafakanın süresinden önce kadınların yaşam koşullarının konuşulması gerektiğini söylüyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanmadan, kadın yoksulluğu ortadan kalkmadan ve sosyal devlet mekanizmaları kurulmadan yapılacak her düzenlemenin yeni mağduriyetler yaratacağı uyarısında bulunuyorlar.

Kadınların bakım emeğini görünmez sayan kara düzen, kadınların haklarını konuşurken de kadınları dinlemiyor.

Avrupa’nın Sadece Nafakası mı?

Nafaka tartışmalarında sık sık Avrupa örnekleri veriliyor. Ancak Avrupa’nın yalnızca nafaka kısmı konuşuluyor.

Birçok Avrupa ülkesinde boşanan kadınlar için kira yardımları, sosyal konut uygulamaları, çocuk bakım destekleri, işsizlik ödenekleri ve tek ebeveynlere yönelik sosyal yardımlar bulunuyor. Yaygın kreş hizmetleri sayesinde çocuk bakımı yalnızca kadınların omuzlarına bırakılmıyor.

Başka bir ifadeyle sosyal devlet, boşanmanın yarattığı ekonomik yıkımın önemli bir bölümünü üstleniyor.

Türkiye’de ise aynı güvencelerin büyük bölümü ya bulunmuyor ya da son derece sınırlı.

Bu nedenle Avrupa’da süreli nafaka uygulaması ile Türkiye’de süreli nafaka uygulamasının yaratacağı sonuçlar aynı değildir.

Nafaka tartışmalarını izlerken kendi yaşamımdan bir deneyimi de aktarmak istiyorum.

İki evlilik yaptım. Boşanmalarımda nafaka talep etmeden yaşamayı seçtim. Ancak ilk eşimden olan kızım üniversiteye başladığında başka bir süreç yaşandı.

18 yaşını doldurmuştu. Öğrenimi devam ettiği için babasından destek talep etti. Babası ödemek istemedi. Kızım nafaka davası açtı ve kazandı. Mahkemenin belirlediği miktar bugün düşünüldüğünde aylık KYK bursu kadar bile değildi. Buna rağmen baba ödeme yapmak istemedi. Kızım hakkını yargı yoluyla aramak zorunda kaldı.

Bu süreçte aralarında ciddi tartışmalar yaşandı. Ben bu soruna müdahil olmadım. Hatta zaman zaman “Boş ver, gerek yok” dediğim de oldu.

Ama kızım farklı düşünüyordu. “Bunun sadece para meselesi olduğunu düşünmüyorum, sen de düşünme” diyordu. “Babam bir kızı olduğunu hatırlamıyorsa, öğrenim hayatım boyunca bir kızı olduğunu ve bana karşı sorumluluğu olduğunu hatırlatmak istiyorum.”

Bu cümle yıllardır aklımdan çıkmıyor. Çünkü nafaka tartışmaları çoğu zaman rakamlar üzerinden yürütülüyor. Oysa her dosyanın arkasında bir ilişki, bir emek ve bir sorumluluk hikâyesi var. Nafaka yalnızca para değildir. Nafaka bazen bir çocuğun ebeveynine “Ben hâlâ buradayım” demesidir; bazen de yıllarca görünmeyen emeğin hukuk önünde tanınmasıdır. Ve bazen de boşanmanın, ebeveynlik sorumluluğunu ortadan kaldırmadığını hatırlatmaktır.

Televizyon ekranlarında milyonlarca liradan, ömür boyu süren yükümlülüklerden söz ediliyor. Oysa gerçek hayat çoğu zaman böyle değil. Çoğu kadın ve çocuk için tartışılan rakamlar hayati olmaktan çok sembolik. O sembol ise para değil; sorumluluk, dayanışma ve adalet duygusu.

Belki de bu nedenle nafaka meselesine yalnızca hukuk metinlerinden bakmak yetmiyor. Çünkü nafaka dediğimiz şey, hayatın içindeki eşitsizliklerle, bakım emeğiyle ve aile içindeki sorumluluklarla birlikte anlam kazanıyor.

Bu yazıyı yazmaya başladığımdan beri kaç kez yazıp sildim bilmiyorum. Çünkü nafaka meselesi yalnızca hukuk kitaplarında yer alan maddelerden ibaret değil. Her nafaka dosyasının arkasında bir hayat, bir evlilik, bir ayrılık, acı ve çoğu zaman görünmeyen yıllar var.

Ancak bütün bu tartışmalar arasında anladığım bir şey var: Kadınlar mücadele etmeden hiçbir haklarını koruyamıyorlar.

Ben bir kadınım. Bekâr bir anne olarak yıllarca çalıştım. Çocuk büyüttüm. Ev geçindirdim. Mesleğimi sürdürmeye çalıştım. Hayatım boyunca nafaka talep etmeden yaşamayı seçtim. Ancak bunu yapabilmiş olmam, nafakaya ihtiyaç duyan milyonlarca kadının gerçeğini değiştirmiyor. Ve herkesin yapabileceği anlamına da gelmiyor. Çünkü her kadının hikâyesi farklı.

Türkiye’de milyonlarca kadın evlilik boyunca ücretli çalışma yaşamının dışında kalıyor. Çocuk büyütüyor. Yaşlı bakıyor. Hasta bakıyor. Ev işlerini üstleniyor. Yıllar sonra boşandığında ise iş deneyimi olmayan, sigortasız geçmiş yılların yükünü taşıyan bir kadın olarak hayata yeniden başlamaya çalışıyor.

İşte bu nedenle nafaka yalnızca boşanma sonrasını ilgilendiren bir mesele değildir. Boşanma kararının verilip verilemeyeceğini de belirler.

Ekonomik bağımsızlığı olmayan bir kadın için boşanma kararı yalnızca bir ilişkiyi sonlandırmak anlamına gelmez. Barınma, çocukların geleceği, günlük yaşamın sürdürülebilmesi ve kimi zaman sadece hayatta kalma meselesidir.

Nafakanın sınırlandırılması yalnızca aile hukukunda yapılacak teknik bir değişiklik değildir. Ekonomik bağımsızlığı olmayan on binlerce kadının boşanma kararı alıp alamayacağını, çocuklarıyla nasıl yaşayacağını ve şiddet ortamından çıkıp çıkamayacağını doğrudan etkileyecektir.

Şiddet gördüğü, baskı altında yaşadığı ya da artık sürdürmek istemediği bir evlilikten ayrılmak isteyen kadın, ayrıldıktan sonra nasıl yaşayacaktır?

Çocuklarıyla birlikte nerede barınacaktır? Geçimini nasıl sağlayacaktır? Devlet ona hangi sosyal güvenceleri sunacaktır?

Bu sorulara güçlü yanıtlar verilmeden yapılan her düzenleme, kadınları yalnızca yoksullukla değil, şiddet ortamına mahkûm kalma riskiyle de karşı karşıya bırakmaktadır.

Kamuoyunda tartışılan şey, sosyal devletin kadınların omuzlarından çekildiği bir yerde kadınların ve çocukların nasıl yaşayacağıdır.

Ve yazının başındaki soru hâlâ yanıt beklemektedir:

Eğer kadın yoksulluğu bitmediyse, bakım emeği hâlâ kadınların omuzlarındaysa ve sosyal devlet bu yükü üstlenmiyorsa, Anayasa Mahkemesi’nin 2012 yılında sosyal devlet ilkesinin gereği saydığı bir hakkı 2026 yılında gereksiz hale getirecek ne değişti bu on dört yılda?

Editör: Sinem Yıldız
Düzelti: Sinem Yıldız
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Seher Yıldırım

Kadın Vardiyası – 2023
Bize Ulaşın: [email protected]

Login to enjoy full advantages

Please login or subscribe to continue.

Go Premium!

Enjoy the full advantage of the premium access.

Takipten Çık:

Takipten Çık Vazgeç

Cancel subscription

Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.

Go back Confirm cancellation