Background

İlkay Akkaya ile Söyleşi: Bir Kadının Hikâyesinden Ortak Hafızamıza

Hatice Özbay

İlkay Akkaya’yı yaklaşık otuz yıldır tanıyorum. Bu nedenle bu söyleşi yalnızca bir röportaj olmadı. Kimi zaman Tuncay Akdoğan’a gittik, kimi zaman ortak dostlara. Kimi zaman otuz yıl öncesinin Türkiye’sine döndük.

Uzun süren bu söyleşinin ardından geriye yalnızca kayda geçen sözler kalmadı. Yazıya girmeyen ama aklımda kalan cümleler, suskunluklar ve duygular da vardı.

İlkay Akkaya’nın hikâyesi, emeğin, cesaretin, direnişin ve inadın hikâyesi aslında ve bunu yansıtabilmek istedim.

Çünkü İlkay Akkaya’nın sanat yaşamını yalnızca albümler, konserler ya da yasaklar üzerinden okumak eksik kalır. Onun hikâyesinde yıllara yayılan büyük bir emek, büyük bir kararlılık ve vazgeçmemekte ısrar eden bir kadın iradesi var.

Otuz sekiz yıldır şarkı söylüyor, üretiyor. Aynı zamanda bu yılların büyük bölümünü yasaklarla, iptallerle ve görünmezleştirme çabalarıyla mücadele ederek geçiriyor. Buna rağmen salonlar doluyor, gençler şarkılarına eşlik ediyor ve o hâlâ yeni kuşaklarla bağ kurabiliyor.

Belki bunun sırrı söyleşinin bir yerinde kurduğu şu cümlede saklı:

“Benim sponsorum halk. Türkiye’de şu anda sponsoru halk olan belki de tek sanatçıyım.”

Belki de İlkay Akkaya’yı en iyi anlatan şey tam olarak bu. Çünkü bazı sanatçılar alkışlarla büyür. Bazıları ise halkın omzunda…

Belki de bu yüzden onun şarkıları yalnızca konser salonlarında yaşamıyor. Bir öğrencinin yalnızlığında, bir işçinin yolculuğunda, bir annenin bekleyişinde, bir emekçinin gündelik hayatında da karşılık buluyor.

Yıllarca tanıklık ettiğim şeylerden biri de bu. İlkay Akkaya’nın sesi yalnızca dinlenmiyor; insanların hayatlarına karışıyor.

Bu söyleşide müziği konuştuk. Ama yalnızca müziği değil. Kadınları, dayanışmayı, anneliği, yasakları, hayvanları, yaş almayı, umudu ve memleketi de konuştuk.

Kısacası, İlkay Akkaya’nın şarkılarla beslenen hayatı ve o hayatın bugün hâlâ neden bu kadar çok insana dokunduğunu konuştuk.

Sevgili İlkay Akkaya, seni çok insan tanıyor; müziğini, mücadeleni, duruşunu ve sesini biliyor. Ama buna rağmen ana akım medyada hak ettiğin görünürlüğü bulamadın. O yüzden biraz geriye dönmek istiyorum.

İstanbul’da doğdun. Gazetecilik okudun, ama bir noktada müzik ağır bastı ve gazetecilik yerine müziği seçtin. Evde, okulda, arkadaş çevrende… Müziğin senin hayatındaki yeri neydi? Seni bu yola çıkaran ne oldu?

Başlangıçta müzik daha çok sosyal faaliyetlerin içinde yer alan bir şeydi. Üniversiteye geldiğimde ise biraz daha ciddileşti.

Gazetecilik okumaya başladığım dönemde okulumuzda iki koro vardı. Aynı anda iki koroda da hem korist hem solist olarak çalışıyordum.

Grup Yorum’un kurucularından iki kişiyle aynı okulda olduğumuz için yollarımız kesişti. 1988 yılında Grup Yorum’a katıldım. Yaklaşık iki yıl birlikte çalıştık, iki albüm yaptık. 1990 yılında ise Tuncay Akdoğan’la birlikte gruptan ayrıldık ve Kızılırmak’ı kurduk. Benim müzik yolculuğum böyle başladı.

Gençlik yılların Türkiye’nin oldukça çalkantılı dönemlerine denk geliyor. Sence müzik mi o dönemin içine doğdu, yoksa yaşadığınız dönem mi senin müziğini şekillendirdi?

Aslında ikisi de aynı gerçekliği işaret ediyor. Türkiye’nin çok sakin bir dönemine denk geldiğimi sanmıyorum. Bizim büyüklerimiz de sanırım gelmedi. Umarım çocuklarımız daha sakin zamanlarda yaşarlar. İkisi birbirini besledi diyelim.

12 Eylül koşullarından yeni sıyrılmaya çalışan bir ülke vardı. Öğrenci hareketi yükseliyordu. Biz de üniversite öğrencisiydik. Cezaevlerinde tek tip elbise dayatmasına karşı direnişler vardı. Sıkıyönetim vardı, DGM mahkemeleri vardı.

Biz genç üniversiteliler ve zaten muhalif duran insanlar olarak hem yaşadıklarımızdan, gördüklerimizden beslendik hem de ürettiğimiz müzikle o alanı, o muhalefeti beslemeye çalıştık. Yani ikisi birbirinin içinde gelişti.

Müziği yalnızca bir sanat alanı olarak mı gördün? Kendini ifade etmenin bir yolu muydu? Yoksa “artık bir söz söylemenin zamanı” diyerek mi müziğe yöneldin? Özünde; politik tavrın başından beri var mıydı, yoksa zaman içinde mi şekillendi?

Aslında çocukluk yıllarımdan itibaren okuduğum kitaplar beni şekillendirdi. İlk okuduğum romanlardan biri Sefillerdi. Daha sonra Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini okudum. Daha çocuk yaşlarda sistemin neresinde duracağımla, muhalefetin neresinde yer alacağımla ilgili bir şekillenme yaşamıştım.

Gazeteci olmaya karar vermemin nedeni de toplumun sorunlarına duyarlı olmamdı. Bu sorunların çözümü için toplumla birlikte neler yapılabilir, toplumla birlikte nasıl hareket edilebilir diye düşünüyordum. Biraz da bu nedenle gazetecilik okumak istedim.

Sonra hayatın akışı beni müziğe yönlendirdi. Grup Yorum’dan ayrıldığımda aslında yeniden gazeteciliğe dönmeyi düşündüm. Fakat o sırada Unkapanı’ndan albüm yapmamız yönünde ciddi bir talep geldi. Başlangıçta süreç, Tuncay Akdoğan’ın bestelerini seslendireceğim bir çalışma olarak ilerledi. Ama bir süre sonra grup çalışmasının benim yapıma daha uygun olduğunu fark ettim.

Tuncay’a, “Zaten senin bestelerini söylüyorum. Bunu bir grup olarak yapmak bana daha yakın geliyor.” dedim. Sonra İsmail İlknur’u bulduk ve Kızılırmak’ı kurduk.

Dolayısıyla müziği seçmemin temelinde de toplumla birlikte bir şey yapabilme isteği vardı. Daha sonra müziğin, gazeteciliğe göre kendimi ifade etmek açısından daha özgür bir alan sunduğunu gördüm ve bu yolda devam ettim.

Yani başından beri politik bir tavır vardı. O politik tavır zamanla müzikle birleşti diyebilirim.

Grup Yorum yıllarında ve sonrasında, Kızılırmak’ı kurarken nasıl bir müzikal çizgi arıyordunuz?

Evet, Grup Yorum daha derli toplu anlama olanağı da olmuş olabilir.

Grup Yorum’da bulunduğumuz alanı tanıyabilmek için çok sıkı çalışmalar ve tartışmalar yürütürdük. Dünyada “Yeni Türkü” diye bir akım vardı. Epey öncesinden, bizden de epey önce başlamış bir akımdı bu. Biz de bu duruşu kendi ülkemizin müziğinde nasıl yansıtabiliriz diye kafa yoran gençlerdik. Bu konuyla ilgili çok sıkı tartışmalar yürütürdük.

Mesela Grup Yorum’da yaptığımız Türkülerle albümü, “Biz bu alana ne sunabiliriz?” çabasının bir sonucuydu.

Grup Yorum’dan ayrıldıktan sonra da Tuncay’la nasıl bir yol izleyeceğimizi kendi içimizde uzun uzun tartıştık. Yerelden ulusala, yerelden evrensele ulaşabileceğimiz bir çizgiyi benimsemeye karar verdik. Tabii bunu kendi yeteneklerimiz, birikimlerimiz ve algılarımız doğrultusunda yapmaya çalıştık.

Yıllardır türkü söylüyorsun. Biraz önce de türkülere yaklaşımını ve o dönemde yürüttüğünüz tartışmaları anlattın. Bugünden geriye baktığında, o türküler içinde senin için özel anlam taşıyan eserler hangileri? Yıllar geçtikçe anlamı daha da büyüyen türküler ya da şarkılar oldu mu?

Nesimi Çimen’in eserleri örneğin… “Bir Gün” çok sevilir. Âşık Mahzuni’nin, Âşık Daimi’nin, Ali Ekber Çiçek’in ve daha birçok ozanın eserleri… Aslında hepsi benim için çok değerli.

Çünkü onlar çok yalın ve çok saf bir şekilde hem hayatı hem de insanın o hayat içindeki yerini anlatabiliyorlar. İnsanla çevresi arasındaki ilişkiyi kurabiliyorlar. Üstelik bunu yalnızca hümanist bir yerden değil, doğayla ve yaşamla kurulan ilişkiyi de gözeterek yapabiliyorlar. Bugün çok konuştuğumuz pek çok şeyi onlar yıllar önce söylemişlerdi.

Bizim çok güçlü bir ozanlık geleneğimiz var. Ben bunu çok değerli buluyorum. O eserleri söylemekten hâlâ gurur duyuyorum. O ozanları tanımış olmaktan da büyük onur duyuyorum.

Öte yandan yalnızca türküleri değil, bu müziğin taşıyıcılarını da anlamaya çalışıyorduk. Sadık Gürbüz’ün, Ruhi Su’nun, Rahmi Saltuk’un eserleri üzerinde günlerce çalışırdık. Zülfü Livaneli’nin müzikleri üzerine Tuncay’la günlerce, gecelerce araştırmalar yapar, paneller düzenlerdik. Yalnızca şarkıları söylemek değil; o müziğin beslendiği kaynakları ve taşıdığı düşünsel arka planı da anlamaya çalışıyorduk.

Tuncay’ın şarkılarının yeri ise benim için çok başkadır. “Ağla Sevgili Yurdum”, “Güneşin Olsun Gönlünde” gibi şarkılar en başta gelir. Yıllar sonra gördüm ki bu şarkılar yalnızca bizim değil, birlikte büyüdüğümüz ve mücadele ettiğimiz kuşağın da hayatında önemli bir yer edinmiş.

Aslında bunlar bizim bu hayattaki yolculuğumuzu en iyi anlatan şarkılar. Durduğumuz yeri, hayata baktığımız noktayı en iyi ifade eden eserler.

Ama şunu da söylemeliyim; bugüne kadar sevmediğim hiçbir şarkıyı, hiçbir türküyü söylemedim. Söylediğim her eseri severek söyledim. O yüzden hepsinin benim için ayrı bir değeri var.

İlkay Akkaya’yı dinlerken şunu düşündüm: Onun repertuvarı yalnızca sevdiği şarkılardan oluşmuyor. Her biri uzun okumaların, tartışmaların, araştırmaların ve ortak bir hafızanın ürünü. Belki de bu yüzden yıllardır yalnızca Türkçe değil; Kürtçe, Ermenice ezgileri, Alevi deyişlerini ve Anadolu’nun farklı kültürlerine ait eserleri aynı içtenlikle söyleyebiliyor. Onun için şarkılar yalnızca müzik değil; insanların, dillerin ve hafızaların birbirine değdiği bir buluşma alanı.

Türkiye’de çok geniş bir dinleyici kitlen olmasına rağmen, uzun yıllardır ana akım kültür alanında hak ettiğin görünürlüğü bulamadığını seni dinleyen pek çok kişi düşünüyor. Sen buna katılıyor musun? Yoksa bu, bilinçli bir tercih; duruşunla ve hayata bakışınla ilgili bir sonuç mu?

Tabii öyle düşünülebilir. Fakat Türkiye’de şu anda sponsoru halk olan belki de tek sanatçıyım. Evet, çünkü resmen gişeyle konserler yapıyoruz. Ben bunu da çok değerli buluyorum. Çok şanslı bir insanım. Konserlerimiz dolu geçiyor. Genç insanlar hâlâ takip ediyor, geliyor. Gerçekten anlattığım şeyleri anlayabilecek insanlarla aynı konseri paylaşmak benim için çok daha anlamlı.

Evet, ana akım medyada yer almadığım için fikirlerim, sanatsal duruşum belki bütün ülkeye yayılmıyor. Ama birlikte şarkı söylediğim insanlarla ülkeyi değiştirebilecek bir ruh hâli yaratabileceğimize inanıyorum.

Kariyerin boyunca çeşitli dönemlerde engellemelerle karşılaştın. Son örneklerden biri Kastamonu’ydu, ardından ODTÜ’deki süreç geldi. Konser yasakları, salon iptalleri ve benzeri uygulamalar sanatçının yalnızca işini değil, hayatını da etkiliyor. Senin hayatını nasıl etkiledi? Bu süreçleri nasıl karşıladın?

Etkiliyor tabii. Bir kere hukuki bir mücadele vermek zorunda kalıyorum. Hâlâ da o mücadeleyi veriyorum. Bütün yasaklamalarla ilgili dava açıyorum. Bunun ekonomik bir maliyeti oluyor tabii ki. Davalar çok uzun sürüyor. Kazandığımız zaman bile manevi ve maddi tazminat boyutunda, içinde bulunduğumuz sistem nedeniyle çok büyük engeller çıkarılıyor.

Ama kazanamazsak bile bunlar tarihe not düşmek anlamında yapmamız gereken eylemlilikler. O nedenle bu mücadeleyi sürdürüyorum. Bunun ekonomik olarak çökertmek için yapıldığını da biliyorum.

Ben yaklaşık otuz sekiz yıldır bu alandayım. Bunun en az otuz yılı yasaklarla mücadele ederek geçti. Belki şu anda sanat hayatımın kapanış dönemindeyim ama hâlâ yasaklarla uğraşıyorum. Bunun bir tek avantajı var: Alışkın olduğum bir mücadele şekli bu.

Eskiden sansür ya da yasaklar daha açıktı. Bir konserin yasaklandığını baştan bilirdiniz. Şimdi ise neyin yasak, neyin sansür olduğunu çoğu zaman önceden bilemiyorsunuz. Böyle durumlarda ne yapıyorsunuz? Alternatif yollar bulabiliyor musunuz?

Daha önce yasak geldiğinde bunu bilirdik, evet. Şimdi ise neyin sansür, neyin yasak olduğunu çoğu zaman bilmiyoruz. Sözleşme yapmıyorlar. Salonla anlaşırken bir gün öncesinde, “Tadilat var, salonu veremiyoruz.” ya da “Yangın çıktı, veremiyoruz.” gibi gerekçeler öne sürülüyor.

Aslında herkes bunun gerçek nedenini biliyor. Bu gerekçelerin gerçek olmadığını da biliyor. Ama bütün kapılar bir anda duvar oluyor.

Biz tabii geçmişten beri bu deneyimlere sahibiz. O şehirde bir düğün salonu olabilir, bir lokal olabilir, bir kafe olabilir… Hemen alternatif aramaya başlıyoruz.

Çok yaptık böyle konserler. Mesela yaklaşık otuz yıl önce Tarsus’ta böyle bir yasaklamayla karşılaştık. Konserimizi gece saat 11.00’de bir spor salonunda yapmak zorunda kaldık. Ses sistemi de yoktu. Dinleyici arkadaşlarımızın düğününden sökülüp getirilen ses tesisatıyla konseri gerçekleştirdik.

Yani aslında bu konuda oldukça idmanlıyız. Bir araya geldiğimizde ne kadar sıkı durduğumuzu ne kadar güzel durduğumuzu ve bu ülkenin dönüştürücü gücü olduğumuzu görebiliyorum. Bence bir sanatçı için en değerli şey de bu.

“Türkiye’de şu anda sponsoru halk olan belki de tek sanatçıyım.”

Bu cümleyi söylerken yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Ne bir kırgınlık ne de bir sitem vardı. Sanki yıllardır yürüdüğü yolu tek cümlede özetliyordu. O yolun devamında ise yasaklar, iptaller ve türlü engeller vardı.

Kadın olarak, erkek sanatçıların ve ataerkil düzenin baskısının bu kadar ağır hissedildiği bir ülkede, senin ayrıca yaşadığın zorluklar oldu mu? Kadınsın, annesin ve üstelik kültür-sanat gibi zor bir alanda protest müzik yaparak var oluyorsun. Biraz önce “Halk benim sponsorum.” dedin. Ama burada başka duygular da devreye girmiş olmalı. Kadın olarak yaşadığın zorluklarda mücadele azmini korumanı, bırakmamanı ve o yolda devam etmeni sağlayan şey neydi?

Dayanışmanın gücüne inanıyorum. Yan yana durmanın gücüne de.

Ülkemiz benim sanat yolculuğum boyunca çok sancılı dönemlerden geçti. Hâlâ ağır bedeller ödeyen insanlar var. Hayatını kaybedenler oldu. Evladını kaybeden kadınlar oldu, eşini kaybeden kadınlar oldu. Ben onlarla yan yana mücadele ettiğim için yorulmak gibi, vazgeçmek gibi bir düşüncem olamazdı. Bundan sonra da olamaz. Benim motivasyonum bu.

Yan yana gelebilirsek, en azından kendi ülkemizden başlayarak değiştirebileceğimize inanıyorum ve bunu hayata geçirmeye çalışıyorum.

İlkay bunu anlatırken aslında yalnızca dayanışmadan söz etmiyordu. Yıllardır seçtiği yaşam biçimini de anlatıyordu. Onun için görünür olmak hiçbir zaman en önemli mesele olmamış; yapılması gerektiğine inandığı yerde durmak olmuş. Bu nedenle diğer sorum da tam buradan geldi.

Müzik piyasası ve kültür-sanat alanı hâlâ büyük ölçüde erkek egemen bir alan. Bu sistem içinde kadınlar da bazen farklı var olma biçimlerine yöneliyor. Kimi görünümüyle, kimi estetik müdahalelerle, kimi de başka yollarla var olmaya çalışıyor. Sen ise yıllardır başka bir yerde durdun. Bu varoluş biçimini nasıl deneyimledin? Kadın olarak sanat dünyasında ve toplumda egemen olan bu bakışla ilgili neler yaşadın?

Bu aslında insanların sürüklendiği bir yol biraz. Görsellikle ilgili durumlar tabii ki insanların kendi tercihi, kendi tasarruf alanları. Ama benim bulunduğum yerle ilgili söyleyebileceğim şey şu: Ben daha çok kendi yaptıklarımla, neyi yapmam gerektiğiyle ilgilenmeye çalıştım. Bundan sonra da öyle olacak. Çünkü yapılması gerekeni yapmanın insana bir özgürlük getirdiğine inanıyorum.

Senelerce Cumartesi Anneleri’yle birlikte oldum. Cezaevlerindeki direnişlerle ilgili çalıştım. Bugün F Tipi cezaevleri olarak bildiğimiz yerlerde yaşananları da, son dönemde hukuksuzluğun ve insan hakları ihlallerinin yaşandığı süreçleri de biliyorsunuz. Ben o alanlarda da sıkı durmaya çalıştım.

Tabii insan yalnızca dışarıya bakmıyor. Kendi içine de bakıyor. Gençliğini, kendi içindeki değişimi de görüyor. Çünkü hayat insanı bir yerden alıp başka bir yere olduğu gibi bırakmıyor. Siz o yolda yürürken hayat sizi de değiştiriyor.

Akan bir şeyin içindeyiz. Gözeden çıkan suyla, ırmak olup denize varan su aynı değildir. İnsan da böyle. Hepimiz değişiyoruz, dönüşüyoruz.

Başlangıçta kendimi hümanist olarak tanımlıyordum. Şimdi ise hümanizmin de dünyayı kapsamadığını düşünüyorum. Bütün türler için bir dayanışma ve sevgi geliştirilmesi gerektiğine inanıyorum. Kadın olmak tabii ki insanın sırtına artı bir yük koyuyor. Anne olmak da öyle. Çok büyük bir sorumluluk istiyor. Ama bütün sorumluluklarını yerine getiren anneler bile sistem tarafından sürekli eksik hissettiriliyor.

İnsan aslında yolda yürürken öğreniyor her şeyi; ne yapması gerektiğini ne yapmaması gerektiğini… Her şeyi yaşayarak öğreniyoruz.

Ben bunu bir akış olarak görüyorum. Buradaki tek ölçüt, tek kriter belki de samimiyet olabilir. Kasıtlı olarak kötülük yapmadığınız sürece, hayatla birlikte akıp topluma verdiğiniz sözleri tutabiliyorsanız, bu dünyadan güzel geçmiş olursunuz.

Kadınlar kendi sözlerini kurdukça sanatın da değiştiğini düşünüyor musun? Kadın hareketinin güçlenmesi sence müziği ve sanatın dilini de değiştirdi mi?

Evet, bence çok birbiriyle bağlantılı. Mesela ben müziğe başladığım yıllarda 8 Mart kutlamalarında kutlama mesajlarını erkekler okurdu. Yıllar içinde çok güzel bir değişim oldu. Kadınlar kendi hakları için mücadelenin araçlarını ellerine geçirdiler.

Ve zaten bugün toplumda yaşadığımız noktaya da kadınların mücadele azmiyle geldik.

Kadın cinayetlerinin bu derece yükselmiş olması, kadın yürüyüşlerinin bu kadar büyük bir baskıyla engellenmeye çalışılması… Bunların hepsi bence patriyarkanın, elindeki hakları kaybetme korkusuyla attığı adımlar.

Büyük bir geçiş dönemindeyiz. Dünya kadın hareketi açısından da öyle, üretim ilişkileri açısından da öyle. Aslında her anlamda öyle.

Belki sınıfın tahlili bile değişecek. Yapay zekâdan sonra, robotlardan sonra üretim ilişkileri de değişecek çünkü. Bizi dünyada çok daha zor günler bekliyor aslında. Ama umudumu kaybetmiyorum.

Bugün yaşadığımız süreç bence varacağımız o yeni dünyanın bir fragmanı gibi. O yüzden çok sıkı bir vaziyet almamız gerekiyor.

Son dönemde kadınların yıllar içinde kazandığı pek çok hak yeniden tartışmaya açılıyor. Bunlardan biri de yoksulluk nafakası. Ben de boşanmış bir kadın ve anne olarak ne kendim ne de çocuklarım için nafaka talep ettim; çünkü buna ihtiyacım yoktu. Ama Türkiye’de çok sayıda kadın için nafaka, sosyal devletin sunamadığı güvencenin yerine geçen tek dayanaklardan biri. Yoksulluk nafakasının sınırlandırılması ya da kaldırılması yönündeki tartışmaları nasıl değerlendiriyorsun?

İktidar uzun yıllardır yaptığı gibi bu konuda da bir manipülasyon yürütüyor. İstanbul Sözleşmesi’nde de, 6284’te de böyleydi; burada da aynı yöntemi izliyor.

“Altı ay evli kaldı, ömür boyu neden nafaka ödüyorum?” diyorlar. Oysa böyle bir gerçeklik yok.

Diyelim ki kadının çalışmasına engel olmuşsun. Çocuklara bakmış, ev içi emeği sonuna kadar kullanılmış, bedeni kullanılmış. Sonra boşanma aşamasında çocukla ilgili sorumluluğunu yerine getirmemek için bu manipülasyonun arkasına sığınıyorsun. Bu kabul edilemez. Sosyal medyadaki tartışmalar da daha çok, çok zengin insanlar üzerinden yürütülüyor. Ama toplum öyle değil. Toplum derin bir yoksulluğun pençesinde kıvranıyor. Eğitim çok pahalı.

Hepimiz günlük hayatta görüyoruz; birçok erkek eşinden boşandığında çocuğundan da boşanmış gibi davranıyor. O yüzden insanlar çocuk sahibi olurken de kadının hayatını şekillendirirken de düşünüp taşınmalı, ona göre karar vermeli.

Ama ortada başka bir veri de var. Bugün yoksulluk nafakasının ortalaması yaklaşık 1.179 lira.

Evet, komik bir rakam… Ama buna rağmen mahkeme kayıtlarına baktığınızda nafaka ödeme oranının da çok düşük olduğunu görüyorsunuz. Bunlar yeni açıklandı. EŞİK Platformu açıkladı, avukatlar açıkladı, barolarda bunun üzerine paneller yapıldı.

Dolayısıyla burada büyük bir manipülasyon var. Devlet, temel insan haklarıyla ilgili konuları sürekli tartışmaya açarak toplum üzerinde belki de en büyük manipülasyonu yapıyor. Çünkü bu aynı zamanda bir kutuplaştırma yöntemi.

Gerçeği bükmek bu. Üstelik o gerçeği ezilenlerin aleyhine bükmek.

Kızın Özge ile büyümek sana kadınları, doğayı ve mücadeleyi yeniden düşünme imkânı verdi mi? Onun hayatındaki yerin, senin dünyana nasıl yansıdı?

Aslında bana çok şey öğretti; hâlâ da öğretiyor diyebilirim. Bir kızım var ve bence hiçbir çocuk verili koşullarla yetiştirilemiyor. Her biri bir tanecik, her biri özgün. Onu anlamaya çalışırken sen de büyüyorsun.

Kızın Özge’yi ya da genel olarak kızlarımızın geleceğini düşündüğünde neler hissediyorsun? Bugün kadınların geleceğine baktığında ne görüyorsun?

Kaygılarım hep vardı aslında. Kadın bedeni üzerinden üretilen ideoloji çok yıkıcı. Bu bakış açısıyla yetiştirilen çocukların da bu çemberden çıkabilmeleri çok zor. Ama kadın hareketinin vardığı noktada benim için en önemli şeylerden biri, haklar ve özgürlükler açısından yaygınlaşan bakış açısı. Bu, bütün kadınların emeğiyle yapılmış bir şey.

Şu an bir geçiş dönemindeyiz. Kadına yönelik şiddetin belki de en yüksek olduğu dönemlerden geçiyoruz. Ama ben bunun biraz da gelmekte olanın sancıları olduğunu düşünüyorum.

Kadın yürüyüşleriyle, direncimizle, grev alanlarında kadınların çoğalmasıyla bugün buraya ulaştık. “Terörist” denilerek kadınların arasına hendek açmaya çalışan zihniyetin karşısında bir araya gelme gayretimiz de çok önemli.

Bence bunların hepsi, bundan sonra birlikte yapabileceklerimiz açısından bize önemli veriler sunuyor. Ben umutluyum. Yapabileceklerimiz konusunda umutluyum. Ve bunun yalnızca bizim ülkemizde olmayacağını düşünüyorum.

Bence bütün dünyada, yalnızca kadınlar için değil, ezilenler açısından da yeni bir sosyolojik hareket başlayacak.

İlkay’la vedalaşıp ayrılırken aklımda yalnızca kadınlar üzerine söyledikleri kalmadı.

Yaklaşık on yıldır Seferihisar’da kurduğu yaşam da bu söyleşinin görünmeyen parçalarından biriydi. Hayvanlarla birlikte yaşadığı, kendi sebzesini ürettiği, yaralı hayvanları iyileştirdiği, komşularıyla dayanışma içinde küçük bir kolektif kurduğu o hayat, anlattığı düşüncelerin günlük yaşamdaki karşılığı gibiydi. Söyledikleriyle yaşadıkları arasında bir mesafe yoktu.

Bu uzun sohbet boyunca yalnızca kadınları konuşmadık. Yaş almayı konuştuk, emekliliği konuştuk, bugün emeklilerin nasıl ayakta kalmaya çalıştığını konuştuk. Üretmenin gerçekten bitip bitmeyeceğini, insanın hayatının her döneminde kendine yeni bir yol açıp açamayacağını konuştuk. Sonra dönüp yine kadınlara, dayanışmaya ve umuda geldik.

Belki de bu yüzden konuşurken sık sık aynı sözcüğe döndü: “Dayanışma”. Cumartesi Anneleri’nden kadın hareketine, hayvan haklarından köyde kurduğu ortak yaşama kadar uzanan bütün başlıklarda aynı yere işaret ediyordu: Yan yana durabilmek.

Yıllara yayılan tanışıklığımız boyunca onda en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de bu oldu. Hayat onu değiştirdi ama değiştirmediği bir şey vardı: İnsanlardan, hayvanlardan ve bu memleketten yana taraf olma ısrarı.

Söyleşi boyunca en çok geleceği konuştuk. Kadınları, çocukları, hakları, mücadeleyi… Bunca karanlık başlığın arasında sözü yine umuda getirdi.

Onun sesi yıllardır yalnızca konser salonlarında yankılanmıyor. Bir yürüyüşte, bir anmada, bir grev alanında ya da bir evin mutfağında da kendine yer buluyor.

Son cümlesi de buydu:

“Ben umutluyum. Yapabileceklerimiz konusunda umutluyum.”

Editör: Sabâ Esin
Düzelti: Sabâ Esin
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Seda Bedestenci Yegâne, Seher Yıldırım

Kadın Vardiyası – 2023
Bize Ulaşın: [email protected]

Login to enjoy full advantages

Please login or subscribe to continue.

Go Premium!

Enjoy the full advantage of the premium access.

Takipten Çık:

Takipten Çık Vazgeç

Cancel subscription

Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.

Go back Confirm cancellation