Background

Çıplak Arama

Hatice Özbay

İstanbul Büyükşehir Belediyesi soruşturması kapsamında tutuklanan Medya A.Ş. Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker’in gözaltı sürecine ilişkin beyanları kamuoyunda yeni bir tartışma başlattı. Türker’in maruz kaldığını söylediği uygulamaların kamuoyu nezdinde yankı bulmasının ardından İstanbul Emniyet Müdürlüğü bir basın açıklaması yayımladı. Açıklamada, gözaltı sürecinde gerçekleştirilen işlemlerin mevzuata uygun olduğu belirtiliyor ve “iddiaların gerçeği yansıtmadığı” ifade ediliyor.

Türkiye’de son yıllarda benzer açıklamalara sıkça rastlıyoruz. Bir hak ihlali iddiası ortaya atılıyor, kurumlar iddiaları reddediyor ve tartışma çoğu zaman “oldu mu olmadı mı?” ikilemine sıkışıp kalıyor.

Oysa çıplak arama tartışmasının önemi tam da burada başlıyor.

Çünkü mesele yalnızca bir kişinin beyanı ya da bir kurumun açıklaması değildir. Mesele, devletin bireyin bedeni üzerindeki yetkisinin sınırlarıdır.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün açıklaması iddiaların gerçeği yansıtmadığını söylüyor. Ancak açıklama aynı zamanda başka soruları da beraberinde getiriyor. İddia edilen uygulamalar hakkında bir inceleme yapıldı mı? İddiaların araştırılması için herhangi bir mekanizma işletildi mi? Sürece ilişkin kayıtlar incelendi mi? Kamuoyuna sunulan açıklama, bir soruşturmanın sonucu mu yoksa bir reddiye metni mi?

Bu sorular önemlidir. Çünkü hukuk devletlerinde hak ihlali iddialarının karşısına yalnızca inkâr değil, etkili soruşturma yükümlülüğü çıkmalıdır.

Anayasa’nın 17. maddesi herkesin maddi ve manevi varlığını koruma hakkına sahip olduğunu söyler. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi ise işkenceyi ve aşağılayıcı muameleyi mutlak biçimde yasaklar. İşkence ve kötü muamele yasağı, hukuk devletlerinin istisna kabul etmeyen temel ilkelerinden biridir. Bu nedenle gözaltındaki bir kişinin hakları, özgürlüğünün kısıtlanmasıyla ortadan kalkmaz. Tam tersine devletin koruma yükümlülüğü daha da artar.

Bu nedenle çıplak arama tartışmasını yalnızca bir güvenlik uygulaması olarak görmek mümkün değildir. Tartışmanın merkezinde insan onuru vardır. Özellikle kadınların; beden bütünlüğüne, mahremiyete ve kamusal otorite karşısında korunmaya hakkı vardır.

Kadın hareketinin, kadın örgütlerinin ve insan hakları savunucularının yıllardır itiraz ettiği nokta da tam olarak burasıdır. Çünkü kadınların bedenleri üzerindeki denetim yalnızca güvenlik politikalarının değil, ataerkil düzenin de en eski araçlarından biridir. Bu nedenle çıplak arama tartışmaları kadınlar açısından hiçbir zaman yalnızca bir prosedür tartışması olmadı; devletin kadın bedeni üzerindeki müdahalesinin sınırlarına ilişkin bir tartışma oldu. Bir kadın gözaltında ya da cezaevinde maruz kaldığı bir uygulamayı kamuoyu önünde anlatıyorsa, ilk yapılması gereken onun susturulması ya da peşinen yalanlanması değil, iddiasının titizlikle araştırılmasıdır.

Bugün tartışılması gereken yalnızca Fatoş Pınar Türker’in başına ne geldiği değildir. Tartışılması gereken, herhangi bir yurttaşın gözaltına alındığında bedeninin, onurunun ve temel haklarının hangi güvenceler altında olduğudur.

Çünkü yargılama süreci devam ederken özgürlük geçici olarak kısıtlanabilir. Ama insan onuru askıya alınamaz.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün açıklamasının ardından tepkiler de gecikmedi. Türkiye İşçi Partisi Milletvekili Sera Kadıgil, X hesabından yaptığı paylaşımda açıklamayı eleştirerek “Ne zaman iddiaları araştırdınız da mevzuata aykırı bir durum olmadığını tespit ettiniz?” diye sordu. Kadıgil’in itirazı yalnızca siyasi bir eleştiri olarak okunamaz. Çünkü insan hakları hukukunda da temel mesele tam olarak budur.

Bu tartışma aslında yeni değil. AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin’in yıllar önce yaptığı açıklamalar da hâlâ hafızalarımızda. Zengin önce “Türkiye’de böyle bir uygulama olduğuna inanmıyorum” demiş, ardından böyle bir uygulamaya maruz kalındığı iddia ediliyorsa şikâyet mekanizmalarının işletilmesi gerektiğini ifade etmişti.

Bugün Fatoş Pınar Türker tam da bunu yapıyor. Mahkeme salonunda yaşadıklarını anlatarak şikâyetçi oluyor, iddialarını tutanağa geçiriyor ve yargı mercilerinin önüne koyuyor.

Tam da bu nedenle bugün tartışılması gereken yalnızca iddianın kendisi değil, bu iddia karşısında kurumların nasıl bir tutum aldığıdır.

Bir yurttaş yaşadığını anlatıp şikâyetçi olduğunda devletin ilk refleksi ne oluyor?

İddiayı araştırmak mı?

Yoksa peşinen reddetmek mi?

Bir kadın bedenine yönelik aşağılayıcı bir muameleye maruz kaldığını söylüyor. Bir kurum bunu reddediyor. Tartışma birkaç gün sürüyor ve ardından başka bir gündeme geçiliyor. Oysa hukuk devletlerinde bazı soruların gündemden düşmemesi gerekir. Çünkü hak ihlalleri yalnızca yaşandıkları anda değil, normalleştirildikleri anda da büyür.

Sorun yalnızca bir hak ihlali iddiası değildir. Sorun, bu iddiaların araştırılacağına dair toplumsal güvenin aşınmasıdır. İnsanlar adaletin işleyeceğine olan inançlarını kaybettiklerinde yalnızca kurumlar değil, toplum da değişir. Belki de bu nedenle hak ihlali tartışmaları giderek hukuk alanından çıkıp siyasi kamplaşmanın konusu haline geliyor. Bir kesim iddiaları peşinen doğru, diğer kesim peşinen yanlış kabul ediyor. Böylece asıl soru kayboluyor: Ne yaşandı ve nasıl araştırılacak? Oysa hukuk devletinin görevi taraf seçmek değil, gerçeği ortaya çıkarmaktır.

Hukukçu değilim. Bir mahkeme kararı verecek durumda hiç değilim. Ancak gazeteciliğin en temel refleksi hüküm vermek değil, ne yaşandığını anlamaya çalışmaktır.

Çıplak arama, Türkiye’de özellikle 12 Eylül askeri darbesi sonrasında cezaevleri ve gözaltı merkezleriyle birlikte anılan uygulamalardan biri olarak yıllardır insan hakları örgütlerinin, kadın hareketinin ve hukukçuların gündeminde yer aldı. Yıllar boyunca çok sayıda kadın maruz kaldığını söylediği uygulamaları kamuoyu önünde anlattı, raporlar hazırlandı, davalar açıldı.

Bu mücadelenin önemli eşiklerinden biri Anayasa Mahkemesi’nin 2021 yılında verdiği hak ihlali kararı oldu. Aynı yıl mevzuatta da dikkat çekici bir değişiklik yapıldı; “çıplak arama” ifadesi kaldırıldı, yerine “detaylı arama” tanımı getirildi.

Ancak bir kavramın mevzuattan çıkarılması, tartışmanın ortadan kalktığı anlamına gelmedi.

Hatta tam tersine, hak savunucuları yıllardır aynı soruyu sormaya devam etti: “İsim değiştiğinde uygulama da değişmiş oluyor mu?”

Bu nedenle bugün yaşanan tartışma yalnızca Fatoş Pınar Türker’in anlattıklarıyla sınırlı değildir. Aynı zamanda yıllardır süren bir inkâr, mücadele ve hak arama tarihinin son halkasıdır.

Belki de bu yüzden bu tartışma bana yalnızca bir hak ihlali iddiasını değil, toplumların bazı şeylere nasıl alıştığını düşündürüyor. Yıllardır kadın hareketini, hak ihlali iddialarını ve adalet arayışlarını izleyen bir gazeteci olarak beni ürküten yalnızca bir olayın yaşanmış olma ihtimali değil; toplumun bu tür iddialar karşısında giderek daha kısa süreli tepki vermesi.

Tarih bazen bugünü anlamak için en iyi aynadır.

1518 yılının Temmuz ayında bugünkü Fransa sınırları içindeki Strasbourg kentinde bir kadın evinden çıktı ve dans etmeye başladı. Kaynaklara Frau Troffea olarak geçen bu kadın saatlerce, günlerce durmadan dans etti. Ardından başkaları da ona katıldı. Kısa süre içinde yüzlerce insan sokaklarda dans ediyor, yere yığılıyor, bitkin düşüyor, bazıları yaşamını yitiriyordu.

Kent yöneticileri olan biteni açıklamaya çalıştı. Kimi şeytanı suçladı, kimi ilahi bir cezadan söz etti. Çözüm olarak dans edenlere sahneler kuruldu, müzisyenler tutuldu. Oysa sorun ne müzikti ne de dans.

Bugün tarihçiler bu olayı “Dans Vebası” olarak adlandırıyor. Olay üzerine çalışan araştırmacıların önemli bir bölümü ise bunun kitlesel bir delilikten çok; açlık, yoksulluk, salgınlar, savaşlar ve baskı altında yaşayan insanların ortak bir toplumsal kırılmasının dışavurumu olduğunu düşünüyor.

Ama belki de asıl soru, insanların neden dans ettiği değildir.

Belki de asıl soru, onları o noktaya getiren koşulların ne olduğudur.

İnsanlar bazen konuşamadıklarında, seslerini duyuramadıklarında ya da duyulacaklarına dair inançlarını kaybettiklerinde bedenleriyle konuşmaya başlarlar.

Tarihçi John Waller, Dans Vebası’nı insanların maruz kaldığı yoğun toplumsal stres ve çaresizlikle açıklamaya çalışır.

Belki de bu nedenle beden, tarihin her döneminde iktidarla karşı karşıya gelenlerin son sığınağı olmuştur. Grevdeki işçinin aç bıraktığı bedeni, meydandaki öğrencinin coplanan bedeni, cezaevindeki tutsağın açlık grevine yatırdığı bedeni ya da bir kadının maruz kaldığını anlattığı beden deneyimi… Bazen insanların elinden sözleri alınır ama bedenleri kalır.

Frau Troffea’nın günlerce dans etmesinin ardında ne olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Ancak bugün kadınların ne yaptığını biliyoruz. Yazıyorlar, konuşuyorlar, dava açıyorlar, rapor hazırlıyorlar, meydanlara çıkıyorlar, yıllardır aynı hak ihlallerine dikkat çekiyorlar.

Buna rağmen bir kadın, bedenine yönelik bir hak ihlali iddiasını dile getirdiğinde tartışma çoğu zaman iddianın kendisinden çok o kadına inanılıp inanılmayacağı etrafında dönüyor. Böylece dikkatler yaşananın ne olduğundan uzaklaşıyor, tartışma kişinin güvenilirliği üzerine kuruluyor ve siyasi tartışmaya dönüşüyor.

Oysa mesele taraf seçmek değil, ne yaşandığının ortaya çıkarılabilmesidir. Çünkü yurttaşın devlete güvenebilmesi, devlet kurumlarının kendi kendilerini aklamalarına değil, bağımsız denetime açık olmalarına bağlıdır. Hak ihlali iddiaları karşısında güven duygusunu yaratan şey, kurumların kusursuz olduklarını söylemeleri değil; gerektiğinde kendi uygulamalarını da soruşturabilecek bir hukuk düzeninin varlığıdır. Tam da bu nedenle demokratik hukuk devletlerinde denetim mekanizmaları bir lütuf değil, zorunluluktur.

Çünkü insanlar bir günde delirmez.

Toplumlar da bir günde hissizleşmez.

Önce bazı sesler duyulmaz olur. Sonra bazı itirazlar önemsizleşir. Ardından bazı hak ihlalleri hayatın olağan akışı içinde kaybolur.

Bir gün dönüp baktığımızda ise hak ihlallerine değil, onları olağan karşılamaya alışmış olduğumuzu fark ederiz.

Editör: Sabâ Esin
Düzelti: Sabâ Esin
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Yağmur Kaymakçı

Kadın Vardiyası – 2023
Bize Ulaşın: [email protected]

Login to enjoy full advantages

Please login or subscribe to continue.

Go Premium!

Enjoy the full advantage of the premium access.

Takipten Çık:

Takipten Çık Vazgeç

Cancel subscription

Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.

Go back Confirm cancellation