Çeviri Senem Erdoğan 10 Temmuz 2026
Devasa askeri bütçeler, zorunlu askerlik uygulamalarının geri dönüşü, yeni askeri teknolojilerin güdümünde hızla büyüyen savaş pazarı, uluslararası askeri tatbikatlar; bu olguları feminist bir bakış açısıyla nasıl analiz edebiliriz? Bu makale, sürmekte olan militarizasyona yönelik feminist eleştirilere ilham vermeyi ve militarist ideolojinin hayatlarımız üzerindeki etkisini ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Giderek artan bir militarizasyon ortamında yaşıyoruz. Savaşlar, soykırım eylemleri, artan ulusal savunma bütçeleri ve askeri teknolojideki hızlı gelişmeler haber bültenlerinde gittikçe daha fazla yer kaplıyor. Her yanımızı kuşatan jeopolitik gerilimler ulusal kararları belirliyor, bunun sonucunda gerek toplumlar gerek ordular kaldırdıkları kurumları yeniden yürürlüğe sokuyor. Nitekim bugün birçok Avrupa ülkesinde zorunlu askerlik hizmetinin geri döndüğünü görüyoruz. Dahası, sivil ve toplumsal nitelikli gündelik sorunların ele alınışında artan bir şekilde militer düşünce, hiyerarşi ve uygulamaların kullanıldığına tanık oluyoruz. Buna örnek olarak, Avrupa’da terörle mücadele çabalarında ağır basan militarize yöntemleri ya da “COVID-19’la savaş” söylemini verebiliriz1.
Feminist düşünce ataerkillik, askeri kurumlar ve şiddet arasındaki bağları ortaya koyan değerli araçlar sağlar2. Bu makale; ordu, savaş ve militarizasyona dair feminist analizlerden hareketle temel kavrayışlar sunmaktadır. Makalenin başlıca amacı; kadınları ve ikili cinsiyet sistemine uymayan bireyleri bünyesine dâhil ederek giderek daha az muhafazakâr bir imaj sergileyen ancak milliyetçi, cinsiyetçi ve ayrımcı ideolojilere derinden kök salmış militarist değerleri savunmaya devam eden askeri kurumların bulunduğu Küresel Kuzey’deki durum üzerine düşünmeyi teşvik etmektir.
Askeri kurumların ulusal bağlamlardaki rolünü anlamak istiyorsak, öncelikle tarihsel arka planlarını incelemeliyiz. Küresel Kuzey ve Avrupa’daki çoğu ülke; silahlı kuvvetlerini profesyonelleştirerek, yani askeri personelini maaşlı çalışanlardan oluşturarak, bir dönüşüm geçirmiş olsa da, bu tüm dünyada geçerli olan bir eğilim değildir. Önemli sayıda ülke hâlâ vatandaşların orduda hizmet etmesinin yasal bir mecburiyet olduğu zorunlu askerlik uygulamasını sürdürüyor. Savaş ve muharebe görevlerini ve diğer askeri işleri profesyonelleştirmiş ülkelerde de zorunlu askerliğin uygulandığı dönemler olmuştur. Her iki durumda da askerlik hizmeti cinsiyetten bağımsız bir deneyim olmaktan uzaktır. Aksine, feminist araştırmalar, seçme sürecinin kendisinin ilk ayrımcılık eylemini oluşturduğunu ve kadınların açıkça dışlandığını vurgulamaktadır3.
Askerlik hizmeti kurumu tarihsel olarak vatandaşlıkla yakından ilişkilendirilmiş, erkeklere tam vatandaşlık hakkı tanırken aynı zamanda kadınların ülkenin kamusal yaşamına katılımını engellemiştir. Bu cinsiyete dayalı ayrım, erkekler ve kadınlar hakkındaki yerleşik algıyı pekiştirerek, erkekleri koruyanlar, kadınları ise korunmaya muhtaç olanlar şeklinde tanımlamıştır4. Aynı şekilde, erkeklere silah ve savaş tekniklerinin emanet edilmesi, onlara öldürücü güç ve fiziksel şiddet kullanma konusunda münhasır bir hak vermiştir5. Askerlik hizmeti, erkeklere sadece oy kullanma ve vatandaş olarak tanınma hakkını vermekle kalmamış, onların vatan savunması adına can alma yetkilerini de meşrulaştırmıştır. Kimin ne ölçüde güç sahip olacağını belirleyen bu köklü eşitsizlikler, milliyetçi bir çerçeve içinde yeniden üretilmiş, erkeklere vatan için ölme görevini, kadınlara ise geleceğin vatandaşlarını dünyaya getirme rolünü atamıştır.
Askerlik hizmetinin hâlâ zorunlu olduğu ülkelerde, bu hizmetin vatandaşlar arasında ayrım yapma rolü devam etmektedir. Askerliğe alınan bireyler sadece şiddet ve vatanseverlikle yoğrulmaz, aynı zamanda kadınlar ve heteronormatif erkek idealine uymayan diğer herkes üzerinde hâkimiyet kurmaya yönlendirilirler. Seçilme süreci biyolojik cinsiyete olduğu kadar fiziksel morfolojiye, sağlığa ve heteroseksüel yönelime de dayanmaktadır. Diğer bir deyişle savaşçı erkek modeline uymayanlar dışlanırlar. Bu erkekleştirme süreci, kışlalarda erkeklerin sadece erkeklerle yaşaması yoluyla gerçekleşir. Silahlı kuvvetlerdeki kadın oranının daha yüksek olduğu ülkelerde dahi biyolojik cinsiyete dayalı ayrımlar devam etmektedir6. Ordu hâlâ erkek egemen bir kurumdur; burada profesyonel askerler genç sivillere silah kullanımı, fiziksel dayanıklılık, disiplin ve muharebe teknikleri konularında eğitim verir. Feminist analizler, böylesi bir sosyalleşme aşamasının sivil yaşamda baskın olma isteğini beslediğini ve yetişkin erkekliğe geçiş ritüeli işlevi gördüğünü vurgulamaktadır7.
Sivil toplumda çokça tartışılan iş yerinde eşitlik meselesi silahlı kuvvetler söz konusu olduğunda özellikle önemlidir. Bu konunun analizi, gerek silahlı şiddetin gerek cinsiyete dayalı tahakküm ilişkilerinin doğallaştırılmasının dayanağı olan bir kurum olarak ordunun benzersiz doğasını ortaya koymaktadır8. Kapsayıcılığı ve cinsiyet çeşitliliğini teşvik etme amacı taşıyan politikalar, bu kurumsal değişikliklerin gerçek etkisini ortaya çıkarmak için eleştirel bir bakışla incelenmelidir. Mesele bu gelişmelere güvensizlikle yaklaşmak değil, eşitlikçi reform kisvesi altında yeniden ortaya çıkabilecek muhafazakâr reflekslere karşı uyanık olmaktır. Yine feminist araştırmalar, (son yıllarda Batılı devletlerin ordularında bu alanda bazı ilerlemeler gözlemlense de) bizi eşcinsellerin askeri mesleklerden tarihsel olarak dışlanması üzerine düşünmeye teşvik eder. Benzer bir şekilde, trans ve nonbinary (ikili cinsiyet sistemine uymayan) bireylerin silahlı kuvvetlere dâhil edilmesini ve dışlanmasını belirleyen cinsiyete dayalı normlar da araştırılabilir9.
Orduları ve faaliyetlerini toplumsal cinsiyet merceğiyle inceleyenler için bir başka kritik mesele savaşın kendisidir. Dünya çapındaki askeri operasyonlar, bir ülkenin siyasi işlerine yapılan müdahaleler olmasının yanı sıra cinsiyetçi eşitsizlikleri farklı düzeylerde yeniden üretmeye yarayan mekanizmalardır. Ordu içinde yurt dışı görevlendirmeleri, sıklıkla erkek askeri personelin kadın askeri personele yönelik cinsiyetçi ve cinsel şiddet eylemleriyle mimlenmektedir10. Savaş ve dış müdahaleler, ordu dışında da yerel halklara karşı bu tür şiddeti mümkün kılan koşullar yaratır. Savaş zamanında tecavüz; cinsel azınlıklara yönelik hedefli şiddetin yanı sıra, kadınlara ve kız çocuklarına karşı tekrarlanan ve birçok durumda neredeyse normalleşmiş bir olgu olmaya devam etmektedir11.
“Gerçek” bir erkeği veya “gerçek” bir kadını neyin oluşturduğunu tanımlayan ve her iki cinsiyet için neyin “doğal” kabul edileceğini belirleyen bu dâhil etme ve dışlama dinamikleri, yerel, ulusal ve uluslararası düzeylerdeki toplumsal ve siyasi gerçekliklerle iç içe geçmiştir. Barışı – sadece savaşın zıttı olarak değil, bilinçli ve dönüştürücü bir süreç olarak – teşvik etmek adına eleştirel bir değerlendirmeye ve eyleme acil ihtiyaç var. Savaş ve barışın birbirini dışlayan ikili kavramlar olarak tanımlanması, ikisi arasında sürekli ton değiştiren gri bir alanda var olduğumuz gerçeğini göz ardı eder.
Feminist düşünce ve aktivizm bizi silahların üretimi, satışı ve tüketimi ile ayakta duran küresel bir ekonomi içinde iradi bir şekilde kuracağımız bir barışı hayal etmeye davet eder. Feminist yaklaşımlar bilincimizi eşitlikçi bir toplumsal barışa doğru yönlendirir; bu barış cinsiyete dayalı hiyerarşileri ortadan kaldırır, erkek/kadın, güçlü/zayıf ve müttefik/düşman gibi ikili ayrımları reddeder12.
Askeri-sınai kompleksin jeopolitik gerilimlerden fayda sağlamak için örgütlendiği, siyasi liderlerin bu krizlere çözüm olarak militarizasyonu teşvik ettiği bir dönemde, toplumsal önceliklerimizi yeniden tanımlamalıyız. Bu yeniden tanımlama ne yüzeysel ne de gerici olabilir; aksine şiddete alan açan düşünce ve eylemleri besleyen ve yeniden üreten eşitsizlikleri ortadan kaldırmayı amaçlayan derin bir siyasi tartışmadan doğmalıdır. Feminist analiz ve eleştirel düşünce, militarizmden beslenen patriyarkaya ve askerî kurumların bünyesine yerleşmiş patriyarkal şiddete karşı direnmek açısından vazgeçilmezdir.
Bu yazı 20 Mart 2025 tarihinde transform! europe websitesinde yayımlanmıştır.
Yazar: Angeliki Drongiti
Erişim: https://transform-network.net/blog/analysis/why-we-need-feminist-approaches-to-armies/
Referanslar:
Çeviri: Senem Erdoğan
Düzelti: Telli Kayalar
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Fatma Gül Karagöz
Please login or subscribe to continue.
Üye değil misiniz? Üye olun. | Şifremi Unuttum
✖✖
Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.
✖