Background

Öğrenci Sendikası’ndan Hevin Demir ile Söyleşi: “Akademide Toplumsal Cinsiyet Raporu”

Sinem Yıldız

Akademide toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dair tartışmalar uzun zamandır gündemimizde ama çoğu zaman ya rakamlara sıkışıyor ya da gündelik deneyimlerin parçalı anlatılarında kalıyor. Oysa mesele tam da bu ikisinin kesişiminde duruyor: Verilerle görünür hale gelen yapısal eşitsizliklerle, kampüslerde her gün yeniden üretilen erkek egemen pratikler arasında. Öğrenci Sendikası’nın hazırladığı “Akademide Toplumsal Cinsiyet Raporu” bu açıdan önemli bir yerde duruyor; yalnızca bir durum tespiti yapmakla kalmıyor, aynı zamanda akademiyi bir mücadele alanı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Kadın Vardiyası olarak bu raporu, akademide kadınların ve LGBTİ+’ların nasıl bir eşitsizlik rejimi içinde var olmaya zorlandığını, bu rejimin hangi mekanizmalarla sürdürüldüğünü ve en önemlisi buna karşı nasıl bir mücadele hattı örülebileceğini konuşmak için bir vesile olarak görüyoruz. Çünkü üniversiteler yalnızca bilgi üretilen yerler değil; aynı zamanda iktidarın, tahakkümün ve direnişin de yeniden kurulduğu alanlar.

Raporu kaleme alanlardan, Öğrenci Sendikası üyesi Hevin Demir ile yaptığımız bu söyleşide, raporun ortaya koyduğu verilerden yola çıkarak akademideki eşitsizliğin katmanlarını, kampüslerde giderek daralan güvenli alanları ve öğrencilerin buradan nasıl bir politik özne olarak çıktığını birlikte tartışıyoruz.

Rapora ulaşmak için link: 

https://ogrencisendikasi.com/assets/reports/akademide-toplumsal-cinsiyet-raporu.pdf 
 

  1. Raporda kadınların akademide nicel olarak görünürlük kazandığı, ancak karar alma mekanizmalarında ve üst pozisyonlarda bu görünürlüğün ciddi biçimde azaldığı vurgulanıyor. Bu çelişkiyi yalnızca “cam tavan” kavramıyla açıklamak yeterli mi, yoksa akademinin yapısal işleyişinde daha derin bir dönüşüm ihtiyacına mı işaret ediyor?

Geçtiğimiz sene hakları için aylarca grevlerini sürdüren ve Ankara’ya yürüyen Polonez işçileri ya da işyerinde tacize veya şiddete uğradığında genelde başvurabileceği bir mekanizma bulamayan kadınlar gibi birçok kadın işçinin iş yerlerinde yaşadığı problemler, “cam tavan sendromu”nun dışında konumlanabiliyor; bu yüzden bir yandan kadınların çalışma alanlarında yaşadıkları problemleri tartışırken sadece buraya odaklanmamak gerekiyor. Cam tavan kavramının akademiye dair bize anlattığı şey; kadınların erkek meslektaşlarıyla benzer eğitim geçmişlerine ve donanıma sahip olsalar da karar alma mekanizmaları gibi çeşitli alanlar için tercih yapılırken bir erkek ve bir kadının yan yana geldiği durumlarda büyük oranlarla erkeklerin seçiliyor oluşu.

Akademideki eşit temsil ve toplumsal cinsiyet eşitliğini tartışırken akademinin içerisine işlemiş yapısal sorunları da görmek gerekir. Kadının sırtına yüklenmiş, hiçbir ücret almadan sağladığı, yemek yapımından temizlik ve çocuk bakımına geniş bir alanı kapsayan bakım emeğinin görünmezliği; akademide de bu görünmezliğini korumaya devam ediyor. Eril tahakküm, akademiyi; kadının mesai saatleri dışında da durmadan emek üretmek durumunda olduğu konumunu görmezden gelerek tasarlıyor ve bu nedenle de kadının akademideki varlığı için bir çelişki üretiyor.

Aynı geleceksizlik ve geçim kaygılarıyla boğuşan, tam da bu yüzden bir araya gelerek dayanışması ve beraber üretmesi gereken gençliği; sıra arkadaşlarını kendine rakip belirlemeden kendine bir gelecek inşa edemeyeceği üniversitelere mahkûm eden sistem, kendini akademiyi de salt bir rekabet alanına çevirerek var edebiliyor. Bu yüzden akademideki dönüşüm; eşit temsilin yanı sıra birbirini ezmeden akademide var olunamayan çıkarcı düzenin yıkılması ve yerini kolektif üretime bırakmasıyla olmalı.

  1. Kampüslerde tacizi önleme mekanizmalarının işlevsizleşmesi ve hatta ortadan kaldırılması, raporda önemli bir kırılma noktası olarak ortaya konuyor. Bu durum, akademideki toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yalnızca temsil sorunu olmaktan çıkarıp nasıl bir “güvenlik” ve “hak gaspı” meselesine dönüştürüyor?

2021 senesinde İstanbul Sözleşmesi’nden çıkan, yüzlerce kadının kendi evinde katledildiği 2025 senesini ve devamındaki 10 yılı “aile yılı” ilan eden ve 2018’deki anayasa değişikliğiyle üniversitelere rektörleri atamaya başlayan iktidarın kampüslerimizdeki izdüşümü de atanmış rektörler. Hayatın her alanında kendi hegemonyasını kurmaya çalışarak kadın ve LGBTİ+’lara nefes alacak bir boşluk dahi bırakmamaya çalışan iktidar; kampüslerimizdeki tahakkümünü de Cinsel Tacizi Önleme Kurulları (CİTÖK’ler) gibi kampüs içerisindeki şiddet önleyici mekanizmaları işlevsizleştiren, kadın düşmanı şeriatçılarla etkinlikler düzenleyen “kayyum rektörler” aracılığıyla kurmaya çalışıyor.

Üniversitelerde kadınların çekinmeden başvurabilecekleri bir kurulun olmaması, yardım istemeye çalıştıklarında geçiştirilerek failleriyle her gün aynı sınıflarda yüz yüze gelmeye mecbur bırakılmaları, müfredatta ya da kulüp ve topluluklarda toplumsal cinsiyeti konu alan başlıklara ve sunumlara yer verilmemesi ve olur da okul faili uzaklaştırmaya karar verirse faillerin “eğitim haklarının gasp edildiği” gerekçesiyle açtıkları davalarla okula geri dönebilmeleri; iktidarın bir tercihinin, kadınları ittiği karanlığın sonucudur.

Mecbur bırakılmaya çalışıldığımız bu karanlık, kadınları bilinçli bir yalnızlığa itiyor ve kampüslerde kendimizi güvende hissetmememize sebep oluyor. Güvenliğimiz bahane edilerek her tarafa yerleştirilen ancak tek işlevi hayatlarımıza müdahale etmek olan kamera ve ÖGB’lere rağmen rahatça yurtlarımıza girebilen tacizciler ve iktidardan aldığı güçle başına bir şey gelmeyeceğini bilen, kampüslerimizde ders veren ya da konuşma yapmak için gelen fail akademisyenler de kampüslerimizde, yani yaşam alanlarımızda sürüklendiğimiz bu güvensizliği körüklüyor.

  1. Raporda dikkat çeken başlıklardan biri de “bilginin erkek merkezli üretimi” ve bunun bilimsel sonuçlara etkisi. Öğrenci Sendikası bu tespiti politik olarak nasıl konumlandırıyor? Akademik üretimin kendisinin dönüşmesi için nasıl bir mücadele hattı öneriyorsunuz?

Kadınların akademide uzmanlaşma süreçlerinden geçerken karşılaştıkları toplumsal bariyerler, akademide eşit temsilin önüne geçiyor. Erkek egemenliğinin varlığını sürdürdüğü akademi, kadının; evde, iş hayatında, sokakta, hayatın farklı alanlarında yeteri kadar görünmediği anlamına da geliyor. Kadınların yaşadığı birçok toplumsal sorunun tespit edilememesine, kadın bedeninin bilimsel anlamda görmezden gelinmesine ve regl ağrıları gibi kolayca çözülebilecek birçok konuda oldukça az ve yetersiz araştırma yapılmasına sebep oluyor.

Türkiye’de akademi, özellikle içerisinden geçtiğimiz son birkaç yılda, çıktılarını günlük hayatta da gördüğümüz, her geçen gün daha da sertleşen bir mücadele hattına dönüştü. Üniversitelerimizdeki akademisyenler, kamu yayıncılığı yapması gereken TRT’nin dijital platformu tabii’nin nefret belgeseline “bilimsellik” yaftası adı altında konuşarak varoluşlarımızı ötekileştiriyor, kampüslerimizde nefret söylemlerine ön açıyor. İktidar; futbol maçlarında futbolcuların ellerine “doğal olan normal doğum” pankartı tutuşturarak, Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu’na normal doğum açıklaması yaptırarak bilimselliği bir kenara bırakıyor ve kadınları sessiz bir yalnızlığa itiyor.

“Bilginin erkek merkezli üretimi” akademinin kendi kendine ürettiği bir sorun değildir ve öyle de kalmıyor; yine iktidarın bilinçli bir tercihine dönüşerek beraberinde kadınların kurbanı olduğu toplumsal sonuçları da getiriyor. Öğrenci Sendikası olarak akademideki toplumsal cinsiyet eşitliğine dair sorunları tespit edip yükselttiğimiz talepler aracılığıyla liselerden üniversitelere alternatif alanları yaratmayı ve yarattığımız bu alanlarda üretimi sağlayarak örgütlü mücadeleyi büyütmeyi hedefliyoruz.

  1. Türkiye’de genç kadınların NEET oranlarının çok yüksek olması ile akademideki eşitsizlikler arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? Üniversiteye erişebilen kadınlarla erişemeyenler arasındaki fark, sınıfsal ve toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini nasıl yeniden üretiyor?

Türkiye’de genç kadın nüfusunun yüzde 40’ları aşan çok ciddi bir bölümünün ne eğitimde ne de istihdamda var olamaması, genç kadınların kendilerine ait bir hayatı kurma şansına ya da ekonomik özgürlüklerini kazanarak aile içerisinde bağlı oldukları eril tahakkümden kurtulma şansına sahip olmadıkları anlamına geliyor. Bu oranların yanı sıra üniversitede olmak bir hayat kurmaya yetmiyor ve kadınlar, gençliğin mecbur bırakıldığı geleceksizliğin altında çok daha fazla ve çok daha sık ezilerek toplumsal hayatta var olamamaya veya evliliğe mahkum ediliyor. 

NEET oranlarındaki bu yüksek oran, üniversiteden sonra gelen güvencesiz çalışma şartları ve işsizlikle beraber var olan gerçekliğin aslında akademinin dışarısında değil, akademinin kapı başında beklediğini hatırlatıyor.

  1. Raporda çözümün önemli ölçüde kadın ve LGBTİ+ öğrencilerin öz örgütlenmesi ve mücadelesine dayandığı vurgulanıyor. Bugünün üniversite koşullarında bu mücadele nasıl kuruluyor? Öğrenci Sendikası bu hattı büyütmek için ne tür somut araçlar ve örgütlenme biçimleri geliştiriyor?

Kampüs içerisindeki mücadele genelde taleplerin tespit edilmesi, bu talepler doğrultusunda kadın ve LGBTİ+’ların bir araya gelebileceği alanların yaratılması ve dayanışmayla büyütülüyor. Geçtiğimiz sene kampüslerdeki kadın toplulukları aracılığıyla hijyen ürünlerine erişim gündemini görünür kılmak için birçok üniversiteli kadınla bir araya gelerek “hijyen dayanışma kutuları” hazırlamış ve ücretsiz ped talebini yükseltmiştik.

Biliyoruz ki mücadele sadece kampüsün içerisiyle sınırlı değil; 4 Ekim 2024’te Ayşenur Halil ve İkbal Uzuner’in katledilmesinin ardından Türkiye’nin birçok yerindeki üniversitelerde kampüslerden sokaklara taşan eylemlerde ya da 19 Mart barikatında olduğu gibi her sene 25 Kasımlardan 8 Martlara kampüslerden meydanlara ülkenin her yanındaki kadınlarla bir araya geldiğimiz bir mücadeleyi sürdürüyoruz.

19 Mart’ta “yıkılmaz” denilen barikatları yıkan gençliğin iradesi, bugün yıktıklarının arkasından özgür bir geleceği inşa etmek için bir araya gelen gençliğin iradesiyle Öğrenci Sendikası’nda buluşuyor. 19 Mart dönemi boyunca gençliği “kanı kaynadığı için fazla heyecanlı” atfedenlerin karşısında içi boş bir heyecandan ya da alelade bir öfkeden değil, kendi hayatımıza ve geleceğimize ait söyleyecek bir sözümüz olduğu için bir araya gelen bizler bir araya gelmeyi başardıkça da özgür bir kuşağın hikâyesini yazanlar olacağımızı biliyoruz. Mezun olduktan sonra da hayatın her alanında, var olduğu her yerde mücadeleyi büyüterek örgütlenmeye devam edenler ve özgür yarınları kazananlar olmak için bir araya geliyoruz.

Bugün kampüslerde üreten bizler, yarının Türkiye’sini inşa edenler, kendi hayatları için söz söyleyenler olacağız.

Editör: Sinem Yıldız
Düzelti: Sinem Yıldız
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Seda Bedestenci Yegâne, Şadan Genç

Kadın Vardiyası – 2023
Bize Ulaşın: [email protected]

Login to enjoy full advantages

Please login or subscribe to continue.

Go Premium!

Enjoy the full advantage of the premium access.

Takipten Çık:

Takipten Çık Vazgeç

Cancel subscription

Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.

Go back Confirm cancellation