Background

Anneler Günü’nde: Annelik, Emek ve Sessiz Vazgeçişler

Hatice Özbay

Anneler Günü’nün tarihi anlatılır çoğu zaman. Takvimler, resmi kabuller, ilk kutlamalar, beyaz karanfiller… Oysa anneliğin asıl tarihi kayıtlarda değil; insanlığın kolektif hafızasında saklıdır. İlk ateşi koruyan kadında, gece boyunca hasta başında bekleyende, kendi lokmasını bölüp başkasını doyuranda…

Belki de bu yüzden annelik yalnızca biyolojik bir bağ değil; insanlığın en kadim bakım bilgisidir.
Ve o bilgi, çağlar boyunca kadınların ellerinde taşındı.

İnsanlık yerleşik hayata geçmeden önce bile kadınlar yalnızca çocuk büyütmüyordu aslında. Tohumu saklıyor, suyu koruyor, otları tanıyor, yaşamın devamı için gerekli bilgiyi kuşaktan kuşağa aktarıyorlardı. Tarihin ilk şifacıları, ebeleri ve anlatıcıları çoğu zaman kadınlardı. Bugün adına ‘bakım emeği’ dediğimiz şey, insanlığın uygarlık kurabilmesinin görünmeyen temeliydi.

Ama tarihin garip bir adaletsizliği var: Hayatı sürdürenlerin adı çoğu zaman tarihe yazılmaz.

Kralların savaşları anlatılır.
İmparatorlukların yükselişi öğretilir.
Ama o savaşlardan dönen erkeklerin yaralarını kimlerin sardığı, çocukları kimlerin büyüttüğü, yoksulluk zamanlarında sofrayı kimlerin küçültüp herkesi doyurmaya çalıştığı uzun süre “doğal görev” sayılarak görünmez bırakılır.

Mitolojide Gaia vardı mesela.
Toprağın anası. Göğü, denizi, dağları doğuran ilk güçlerden biri. Ama Gaia yalnızca doğurganlığın değil; yaşamı sürdürebilme, koruyabilme ve yeniden üretebilme bilgisinin de sembolüydü. Çünkü eski anlatılarda “anne”, sadece dünyaya getiren değil, dağılanı yeniden bir araya toplayan kişiydi. Toprağın çatlağını kapatan, kuruyan yere yeniden su taşıyan, ölümle yaşam arasındaki ince çizgide bekleyen…

Üstelik bu yalnızca mitolojik bir hikâye değildi. Savaşlardan sonra yıkılmış şehirleri yeniden yaşanabilir hâle getiren de çoğu zaman kadınlardı. Kıtlık zamanlarında küçülen sofraları bölüştüren, göç yollarında çocukları sırtında taşıyan, ölüm haberlerinin arasında hayatı sürdürmeye çalışanlar da… Belki de bu yüzden kadınlık tarih boyunca biraz da dağılmış olanı toplama sanatı oldu.

Çünkü tarih boyunca erkekler çoğu zaman dünyayı kurduklarını anlattılar; kadınlar ise o dünyanın yıkılmaması için görünmeden uğraştılar. Tam da bu yüzden kadınlar yüzyıllardır yalnızca çocuk değil; evlerin hafızasını da taşıdı. Kim neyi sever, kim neye kırılır, hangi ilaç nerede durur, hangi çocuk gece korkuyla uyanır, hangi yaşlı hangi mevsimde hastalanır… Bütün bunlar çoğu zaman kadınların zihninde tutuldu. Bugün psikolojide “duygusal emek” denilen şeyin tarihi aslında çok eskidir.

Sanayi devrimiyle birlikte erkek emeği fabrikalarda ücretli hâle gelirken kadınların emeği büyük ölçüde evin içine kapatıldı. Erkek “çalışan” oldu, kadın ise çalışmıyormuş gibi kabul edildi. Oysa evin temizliği, çocuk bakımı, yaşlıların korunması, hastaların iyileştirilmesi, ertesi gün yeniden çalışabilecek insanların hazırlanması görünmeyen dev bir emekti.

Çünkü kapitalizm yalnızca ücretli emeği değil, yaşamı yeniden üretecek görünmeyen emeği de denetlemek zorundaydı. Yemek yapan, hasta bakan, çocuk büyüten, ertesi gün yeniden çalışabilecek işgücünü hazırlayan kadın emeği sistemin en görünmez ama en kurucu alanlarından birine dönüştü. Ev, böylece yalnızca bir yaşam alanı değil; ücretsiz emeğin süreklileştiği ideolojik bir mekân hâline geldi.

Günümüzde kutladığımız modern Anneler Günü’nün çıkış hikâyesi ise oldukça hüzünlü ve insani aslında. Anna Jarvis, annesini kaybettikten sonra onun emeğinin ve sevgisinin unutulmaması için bir anma günü fikrini ortaya attı. 1914 yılında Woodrow Wilson döneminde gün resmî olarak kabul edildi. Başlangıçta mesele; annelerin görünmeyen emeğini hatırlamak, onlara duyulan vefayı diri tutmaktı. Fakat modern çağ, neredeyse her duyguyu olduğu gibi anneliği de tüketime çevirmeyi başardı.

Çiçek kampanyaları, “mükemmel anne” imgeleri, indirim kodları, pırıl pırıl mutfaklar… Anneliğin gerçek ağırlığı görünmez olurken geriye parlatılmış bir temsil kaldı.

Kapitalizm çok iyi biliyor çünkü: Duygular pazarlanabilir. Şefkat estetikleştirilebilir.
Fedakârlık romantikleştirilebilir.

Ama hiçbir reklam filmi, bir annenin kendi hayatından sessizce vazgeçişini tam olarak anlatmıyor, anlatamıyor.

Ben bu yazıyı, yıllarca çocuklarımı büyütürken süremediğim kırmızı ojenin kapağını neredeyse parmak eklemlerim beyazlaşıncaya kadar zorlayarak açtıktan sonra yazıyorum.

Bir ojenin kapağı bazen bir ömrün metaforu olabiliyor çünkü. Annelik çoğu zaman büyük cümlelerle değil, küçük vazgeçişlerle yaşanıyor.

Oturma odasının güneşten solmuş perdelerini yenilemek mi, çocuğun dershane taksitini ödemek mi? Kendi spor salonu üyeliğini sürdürmek mi, çocuğun müzik eğitimine devam etmek mi? Yeni bir elbise almak mı, büyüyen çocuğun ayakkabısını yetiştirmek mi?

Kadınlar bu soruların cevabını çoğu zaman düşünmeden veriyor. Çünkü patriyarkanın en güçlü tarafı yalnızca baskı kurabilmesi değil; fedakârlığı kadınlığın doğal bir uzantısı gibi içselleştirebilmesi. Bu yüzden annelik çoğu zaman kendinden sessizce eksilterek başkasının hayatını çoğaltma hâline dönüşüyor. Kadın kendi arzusundan, zamanından, bedeninden çekildikçe ‘iyi anne’ sayılıyor. İtiraz etmeyen, sesini yükseltmeyen, kendinden vazgeçmeyi sevginin doğal uzantısı gibi yaşayan kadın makbul sayılıyor. Çünkü patriyarka yalnızca baskıyla değil; bazen akışa kapılmış suskunluklarla, yankı odalarında boğulmuş itirazlarla da kendini yeniden üretiyor.

Ve bu durum öylesine normatif bir hâl alıyor ki, kadınların kaybettikleri artık kayıp olarak bile görülmüyor. Sanki bir annenin kendinden vazgeçmesi doğal, olağan, hatta olması gereken şeymiş gibi…

Oysa her tercih, kadının hayatından eksilen küçük bir parçaya dönüşüyor zamanla. Gitmediği bir spor salonunda. Ertelenen bir tatilde. Kullanılmayan izin günlerinde.

Süremediği kırmızı ojede…

Belki mesele yalnızca bir oje değil. Belki o kırmızı, yıllarca ertelenen kadınlığın rengi.

Çünkü bazı kadınlar anne olduktan sonra yalnızca çocuk büyütmüyor; yavaş yavaş kendilerini de erteliyor. Önce birkaç ay diye başlayan şey bazen yıllara dönüşüyor. Bir gün yeniden okunacak kitaplar, izlenecek filmler, gidilecek yollar, kurulacak hayaller sessizce beklemeye bırakılıyor.

Her doğumdan sonra kullanamadığım izinlerin toplamını bugün, emeklilik günlerimde yazıya dönüştürüyorum. Çünkü annelik çoğu kadın için yalnızca bir duygu değil; hayatın yönünü değiştiren büyük bir tercih. Ve kadınların çok büyük bölümü, bu tercihin sonucunda kendinden veriyor.

Zamanından.
Uykusundan.
Bedeninden.
Hayallerinden.
Bazen kariyerinden.
Bazen yalnız kalabilme hakkından.
Bazen sadece aynanın karşısında uzun uzun kendine bakabilme özgürlüğünden. Üstelik bütün bunlar çoğu zaman büyük bir gönüllülükle yapılıyor.

Çayın altını yakarken… Üstünü örterken… Uykusuz işe giderken… Kirpiklerinin arasında biriken yaşları göstermeden yürümeye çalışırken… Evde herkesin ihtiyacını kendininkinden önce düşünürken…

Dışarıdan bakıldığında önemsiz gibi duran şeylerin içinde devasa bir emek gizli. Bir annenin gece herkes uyuduktan sonra mutfağı toplaması mesela… Kimsenin aklına gelmeyeni düşünüp eksikleri tamamlaması… Bir evin yalnızca düzenini değil, ruh hâlini de taşıması…

Dünyanın en ağır emeği bazen en sessiz emekler oluyor.

Geçtiğimiz günlerde Bosch Türkiye’nin ‘patili anneler’ reklamı etrafında kopan fırtınalar da tam bu yüzden önemliydi. Yıllardır anneliği mutfakla, temizlikle, kesintisiz bakım emeğiyle özdeşleştiren reklamlar olağan kabul edildi. Ama mesele bir kadının bir hayvana ‘yavrum’ demesine, kendini ‘patili anne’ olarak tarif etmesine gelince aynı çevreler aniden büyük bir toplumsal tehdit keşfetmiş gibi seferber oldu. Üstelik tepki göstermekle de yetinmediler; reklamın yasaklanmasını talep edecek kadar refleksif bir tahakküm dili kurdular.

Çünkü patriyarka için sorun hiçbir zaman bakım emeği olmadı. Tam tersine, kadınların bakım vermesi zaten beklenen, hatta zorunlu görülen bir roldü. Sorun, kadının o bakımın yönünü kendi iradesiyle tarif etmeye başlamasıydı. Kadın kimi sevecek, neye annelik edecek, şefkatini nasıl tanımlayacak… İşte tam da burada ataerkil düzen alarma geçti.

Oysa bakım vermek; bir canlıyı korumak, büyütmek, onun sorumluluğunu gönüllü biçimde üstlenmek insanlığın en eski kadim bilgisidir. Ve bu bilgi yüzyıllardır kadınların omzunda taşınır.

Bu ülkede kadınlar öldürülürken sesi çıkmayanların, çocuk istismarlarının üzeri sistematik biçimde örtülürken suskun kalanların, bir reklam filmindeki ‘patili anne’ ifadesi karşısında günlerce hiddet üretmesi tesadüf değildir. Çünkü mesele hiçbir zaman yalnızca bir kelime olmadı. Mesele, kadınlığın hangi sınırlar içinde tanımlanacağına karar verme hakkını kendinde gören ataerkil tahakkümün ta kendisi.

Patriyarka, kadının yalnızca bedenini değil; sevgisini, bakım biçimini, şefkat dilini ve anneliğin tarif etme hakkını da denetlemek ister. Kadın neye bağlanacak, kimi koruyacak, hangi duyguyu meşru sayacak… Bütün bunlar üzerinde tahakküm kurmaya çalışan bir düzen var. Ve bu düzen, kadınları yalnızca biyolojik annelik üzerinden tanımlayarak onları denetlenebilir bir role hapsetmeye çalışıyor.

Oysa kadınların hayatı tam da bu yüzden çok eksenli bir sömürü düzeninin içinde sıkışır. Bir yandan kapitalizmin görünmeyen emek rejimi içinde bakım emeği karşılıksızlaştırılır; diğer yandan patriyarkanın başat dili kadınlığı fedakârlık ve kutsallık üzerinden yeniden üretir. Böylece kadın hem evin görünmeyen işçisi olur hem de buna itiraz ettiğinde ‘doğasına aykırı’ davranmakla suçlanır.

Belki de bu yüzden kadın cinayetleri karşısında toplumsal refleks bu kadar cılız kalırken, kadınların sevgisini kendi cümleleriyle tarif etmeye başlaması bazı çevrelerde büyük bir huzursuzluk yaratıyor. Çünkü onların derdi yaşamı savunmak değil; kadınlığı denetlenebilir, makbul ve itaatkâr sınırlar içinde yeniden tarif etmek. Patriyarka tam da burada çalışıyor zaten: Kadının yalnızca bedenine değil, duygusuna, bakımına, sevgisine ve hatta merhametinin yönüne bile müdahale ederek.

Tam da bu yüzden artık anneliği yalnızca kutsayan değil, anlayan bir dile ihtiyacımız var. Çünkü kutsanan şey çoğu zaman sorgulanmaz. Sorgulanmayan yük ise nesiller boyunca kadınların omuzunda kalır.

Burada T.C. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na da bir çift söz düşüyor: Kadını yalnızca ‘ailenin taşıyıcısı’ olarak tanımlayan her yaklaşım, onun birey oluşunu eksiltiyor. Kadının emeğini görünür kılmadan anneliği yüceltmek, fedakârlığı sistem hâline getirmekten başka bir işe yaramıyor. Oysa ihtiyaç duyulan şey; kadınların bakım yükünü kutsamak değil, o yükü hafifletecek kamusal ve sosyal politikaları büyütmek. Kreşlerden bakım desteklerine, eşit ebeveynlik politikalarından güvenceli çalışma koşullarına kadar kadınların hayatını gerçekten kolaylaştıracak adımlar atılmadan yapılan her ‘kutsal annelik’ söylemi, görünmeyen emeğin üzerini örtmeye devam ediyor.

Belki de annelere çiçek vermeden önce şunu sormak gerekiyor: Bir kadın kendinden ne kadar vererek anne oluyor? Ve neden bu kadar büyük bir emek hâlâ doğal kabul edilip görünmez bırakılıyor?

Anneler Günü’nde biraz da o görünmeyen emeğe selam vermek gerekiyor.
Gaia’dan bugüne, hayatı taşıyan bütün kadınlara…
Kırmızı ojesini yıllarca süremeyenlere…
Kendi muradını erteleyip başkasının hayatını büyütenlere…

Çünkü bazı kadınlar dünyayı sessizce taşır.

Ve annelik gerçekten de ömür boyu süren bir serüvendir; bitmeyen bakımın, görünmeyen emeğin ve sessizce eksilerek çoğaltılan hayatların vardiyası…

Editör: Sabâ Esin
Düzelti: Sabâ Esin
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız

Seslendirme: Şadan Genç

Kadın Vardiyası – 2023
Bize Ulaşın: [email protected]

Login to enjoy full advantages

Please login or subscribe to continue.

Go Premium!

Enjoy the full advantage of the premium access.

Takipten Çık:

Takipten Çık Vazgeç

Cancel subscription

Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.

Go back Confirm cancellation