Background

Kadınlar Artık Kendi Hikâyelerini Yazıyorlar

Doğa Uğurel

Tiyatro sanatı denince eşitliğin ve özgürlüğün çok daha fazla olduğunu düşünürüz; ama feminist açıdan ele aldığımızda tarihsel olarak kadın karakterlerin de tiyatroda eril tahakkümden çok da sıyrılamadığını görüyoruz. Son yıllarda ise artık kadınlar kendi hikâyelerini ele almaya ve bu tahakkümden sıyrılmaya başladı. Tiyatro yazımında kadının yerini, feminist oyun yazımını ve son oyunu Sanki Yaşamışız Gibi’yi feminist yazar sevgili Fulden Aytaç ile konuştuk.

Doğa Uğurel: Tiyatro yazınında kadının yerini nerede görüyorsun? Kadınlar oyunlarda yeterli yer buluyor mu?

Fulden Aytaç: Kadın karakterlerin başrolde olduğu ya da kadın ağırlıklı oyunlardan bahsettiğini düşünüyorum. Son beş-on yıl içinde bu sayının ciddi biçimde arttığını görüyorum. Yazmak, uzun süre erkeklere ait bir alandı. Ancak yakın zamanda bu algının değiştiğini düşünüyorum. Artık yazarlık atölyelerine gelenlerin çoğu kadın. Kadınlar artık kendi hikâyelerini yazıyor ve oynuyor. İstanbul eksenli bakarsak tek kişilik kadın oyunlarını ve kadınların başrolde olduğu işleri daha fazla görüyoruz. Kuşkusuz burada bir açık vardı; kadınlar bu açığı kapatmak için çalışıyor, yazıyor ve çok iyi işler çıkarıyor.

Aklıma hep Dirmit örneği geliyor. Latife Tekin’in romanından uyarlanan, tek kişilik bir oyun. Dirmit’i mağdur göstermeyen; onun arzusunun, isteklerinin peşinden nasıl gittiğini ve engelleri hangi güçlerle aştığını izlediğimiz bir oyun. Yıllardır oynuyor, çok seviliyor. Bu da seyircinin bu tür hikâyelere açık olduğunu gösteriyor. Eskiden, bize özellikle sinema ve televizyonda, farklı bir kadın karakter yazdığınızda “Bu izlenmez” denirdi. Bugün ulusal kanallarda bile kadınların başrolde olduğu hikâyeleri izleyebiliyoruz. Elimde istatistik yok ama gözlemim kadın hikâyelerinin arttığı yönünde.

DU: Tarihsel olarak baktığımızda Antik Yunan’da Elektra, Antigone, Medea gibi kadın baş karakterler var. Sonrasında ise dünyanın gidişatıyla bir kırılım yaşanıyor; kadınları daha çok yan rollerde, birçok oyunda da karakterden ziyade tip olarak görüyoruz. Biçilen roller genellikle anne, aldatılan kadın, metres, sevgili ya da eş. Kadın hikâyesi dendiğinde de çoğu zaman buradan hareket ediliyor.

FA: Bunu dramatik yapının temeli üzerinden düşünüyorum; istek, engel, çatışma, değişim ve yeni düzen. Uzun zamandır çok fazla erkek protagonist izledik; çünkü maceraya atılmak, dünyaya dair bir şey istemek ve bunun için mücadele etmek erkeklere atfedildi. Dünya erkeklerin oyun alanı olarak kurulduğu için baş karakterler de çoğunlukla erkek oldu. Bu formun merkezine kadın karakteri yerleştirdiğinizde dramatik yapı ister istemez değişiyor. Kadınların başrolde olduğu film ya da oyunlarda çoğu zaman onların isteklerini değil, engellerini görüyoruz. Üstelik bu engeller o kadar büyük kuruluyor ki kadınların onları aşamayacağı hissi doğuyor. Örneğin “kadın filmi” diye tanımlanan bir işte kadın çok yoksul, şiddet görmüş, ailesi tarafından reddedilmiş ve çocuğuyla hayatta kalmaya çalışıyor. Kendi arzusu görünmez hale geliyor. Bu, erkeklere verilen oyun alanının kadınlara verilmemesi anlamına geliyor. Antik Yunan’da durum biraz daha farklı olabilir. Dramatik yapı bilgimiz Aristoteles’ten ve Antik Yunan’dan geliyor. Oradaki tiyatro metinleri aynı zamanda tartışma metinleri. Diyalog (Dia-Logos) iki aklın çarpışması olduğu için daha eşitlikçi bir düzlem kurulabiliyor. Felsefi tartışmanın tarafları arasında kadınlar da yer alıyor; anayasa-babayasa gibi tartışmalarda görünür oluyorlar. Bu nedenle o dönemde kadın karakterler için daha fazla alan açılmış.

DU: Bir kadın yazar olarak şunu sormak istiyorum. Nora’nın yazarı İbsen bir erkekti, Yalnız Kadın’ın yazarı Dario Fo bir erkekti. Üstelik Fo tek kişilik, baştan sona bir kadın hikâyesi yazdı. Erkeklerin kadın hikâyesi yazmasını nasıl değerlendiriyorsun?

FA: “Kadınları kadınlar, erkekleri erkekler yazar” gibi bir ön kabulüm yok. Yazarlık, hikâye kurmak ve karakter yaratmak. Bir yazar yapıyı kadınlar ve erkekler için eşit biçimde kurabiliyorsa kadınlar erkek karakter yazabildiği gibi erkekler de kadın karakter yazabilir. Buradaki asıl mesele, yazarken eril bakışa, yani male gaze’e sahip olup olmadığımız. Bu bakışa kadınlar da erkekler de sahip olabilir. Kadınları sürekli erkeklerin gözünden mi görüyoruz? Onları kalıplara mı sokuyoruz? Ya da tersinden, kadınları fazlasıyla idealize mi ediyoruz? Bence bu da sorunlu. Her şeyi doğru yapan, kusursuz kadın karakterler de kadınlara yüklenen mükemmel olma zorunluluğunu yeniden üretiyor. Oysa kadınların hata yapmaya hakkı var. Erkek karakterlerde bunu rahatça izliyoruz; hata yapıyorlar, farklı arzular taşıyorlar, dönüşüyorlar. Kadın karakterlerde ise çoğu zaman bunu göremiyoruz.

Bir başka mesele: Kadının hayattaki tek isteği anne olmak ya da evlenmek mi? Bunun dışında arzuları yok mu? Kadınlar nasıl mücadele ediyor? Feminist yazıma dair meselenin bu sorularla birlikte düşünmek olduğunu düşünüyorum. Kadın hikâyesini kadın mı yazmalı, erkek mi yazmalı diye kesin bir ayrım yapamam. Yargısız bir gözlem yapılabiliyorsa, karakter gerçekten görülebiliyorsa erkek de yazabilir kadın da. Özetle biyolojik cinsiyetin öneminin olmadığını düşünüyorum.

DU: Bu sezon bir oyun da senin tarafından yazıldı ve sahnelendi. Kendi yazarlık yolculuğun nasıl gelişti?

FA: Ben yazarlık-dramaturji mezunuyum; ardından yazarlık alanında yüksek lisans yaptım. Üniversitede feminist mücadelenin içindeydim. Lisans döneminde feminist dramaturji dersleri aldım. Bu nedenle bir metni ya da sahne işini feminist bakış açısıyla analiz edebiliyorum. Üniversite yıllarında ise şunu fark ettim, kadın karakter yazarken ister istemez onu mağdur olarak kuruyorum. Mutlaka başına çok kötü bir şey geliyor ve karakter bununla mücadele etmeye çalışıyor. “Neden böyle yazıyorum? Ben bunu yazmak istemiyorum.” diye düşünmeye başladım. Kadınların arzularını değil de önlerindeki engelleri görüyordum.

Kadın yazarların ya da kadın yönetmenlerin işlerinde de benzer örnekler görüyordum. Aklıma Yeşim Ustaoğlu’nun Tereddüt filmi geliyor; bir kadın mağduriyeti anlatısı var. Bunun neden böyle olduğunu anlamak istedim. Yüksek lisans tezimin başlığı bu yüzden “Senaryo Yazımında Queer Düşünmek” oldu. Başka türlü düşünebilmek, başka yazma metotları geliştirebilmek istiyordum. Sonrasında yazdığım oyunlarda da bunu aradım. Tezimin ardından Bunu Kimseye Söylemeyin adlı bir oyun yazdım; pandemiden önce oynandı ve içinde dört kadın karakter vardı. Geçen yıl Sanki Yaşamışız Gibi oyununu yazdım ve yönettim. Bu işlerde kadın karakterlere alan açmaya, onların isteklerinin peşinden nasıl gittiklerini göstermeye çalıştım. Hata yapan karakterler kurmaya çalışıyorum. Feminist yazım atölyesi de bu arayıştan doğdu.

DU: Son yazdığın Sanki Yaşamışız Gibi oyunu bize ne anlatıyor? Feminist bir oyun yazarken nasıl bir süreç yaşadın?

FU: Bu biten bir süreç değil. Yazarken kendimi sürekli kontrol etmeye çalışıyorum; çünkü düşünmek başka, yazmak başka. Yazma aşamasına bilinçaltından pek çok şey giriyor. Bu yüzden yazdığım metnin hem yazarı hem dramaturguyum. Sanki Yaşamışız Gibi daha yoksul bir mahallede geçiyor ve biri genç, diğeri daha yaşlı iki kadının hikâyesini anlatıyor. Başta oyun böyle değildi. Daha yaşlı olan karakteri nalbur sahibi olarak kurmuştum; genç karakter ise muhalif, aktivist biriydi ve zorunluluk nedeniyle mahalleye taşınmıştı. Oyun bu iki karakter arasındaki ilişki üzerine kuruluydu; ancak çalışmadı. Sonra fark ettim ki aktivist karakteri kendime daha yakın gördüğüm için onu fazla idealize etmişim. İki karakter arasında bir hiyerarşi kurmuşum. Bu nedenle dramatik çatışma da çalışmadı. Metni yeniden yazdım, sonra bir kez daha yazdım. Niyetim, erkek egemen toplumda kadınların yalnızca mağdur oluşunu anlatmak değildi. Bu sistemin kadınlara nasıl sirayet ettiğini, kadınların erkek egemen düzenden nasıl pay aldığını, onun parçası olmaya çalışma hallerini ve oradan kurtulma çabalarını anlatmak istedim. Oyunun içinde kadın dayanışması, kuşaklararası çatışma ve erkek-devlet-mafya üçgeni gibi alt temalar da var.

DU: Bir oyunun feminist ya da kadın oyunu olması için sadece kadın karakterlerden mi oluşması gerekir?

FA: Feminist yazımı biraz daha geniş bir yerden ele alıyorum. Tiyatro ve sinema tarihinde “kadın oyunları” ya da “kadın hikâyeleri” denince çoğu zaman kadınların yaşadığı toplumsal sorunlar sıralanıyor. Ben bunun ötesine geçmeye çalışıyorum. Kadınlarla ilgili bir şey yazdığınızda yalnızca kadınların toplumsal sorunlarını anlatmak zorunda değilsiniz. Bir erkeği herhangi bir maceraya nasıl sokabiliyorsak, bir kadını da sokabiliriz. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Bir oyunun feminist olması için sadece kadın karakterler içermesi gerekmez; hatta yalnızca erkek karakterlerden oluşan feminist bir oyun da yazılabilir. Benim için önemli olan anlatıyı hiyerarşik biçimde kurmamak. Yazarın kendisini her şeyi bilen, karşısındakini öğreten bir pozisyona yerleştirmeden yazması. İki ya da üç erkek karakterin olduğu; ama merakla, soruyla yazılan bir eser de feminist yazıma dahil olabilir. Feminist yazımın kadın sorunlarının ötesinde bir alan açtığını düşünüyorum.

DU: Feminist tiyatro yazımı atölyesi veriyorsun. Bu atölyede katılımcıları nasıl bir süreç bekliyor? Nasıl bir yapı kurdun?

FA: Atölyeyi kurarken birkaç niyetim vardı. İlki, dramatik çatışmada mağdur kadın dışında nasıl karakterler yazabileceğimizi araştırmaktı. Karakter üzerine çalışmak istiyordum. İkinci amacım ise kadınlara “kötü yazma hakkı” vermekti. Yazmak herkes için zor; çünkü zihnini ve kalbini açtığın, içini ortaya koyduğun ve bunu başkalarıyla paylaştığın kırılgan bir alan. Kadınlar için bunun daha da zor olduğunu düşünüyorum. Kadınların kendilerini ortaya koyması toplumsal olarak cezalandırılıyor. Bizim ülkemizde de bir kadın yalnızca şort giydiği için bile hakarete uğrayabiliyor. Bu yüzden kadın yazarlar kendilerine daha fazla mükemmel olma baskısı yüklüyor. Kendilerine hata yapma hakkı tanımıyorlar.

Atölyede şunu söylüyorum: Burası kötü yazma masası. Çünkü kötü yazmadan, iyi yazamayız. Burası güvenli alanınız; burada rahatça deneyebilirsiniz. Bu yaklaşımın çok iyi çalıştığını düşünüyorum. Atölyeler sınırlı kontenjanla gerçekleşiyor. Toplumsal cinsiyeti, yazarlığı ve yazma yöntemlerini birlikte konuşuyoruz; aynı zamanda her hafta yazıyoruz. Birbirimizin yazdıklarını dinliyor, metinlerin nasıl geliştiğini görüyoruz. Bu da kolektif bir öğrenme sağlıyor. Katılımcılardan çok güzel geri bildirimler aldım. Başka insanların hikâyesini duymanın, onların yazdıklarından öğrenmenin iyi geldiğini söylüyorlar. Ortamda iyi-kötü ayrımı yapılmadan herkesin denemeye alan bulması insanlara çok iyi geliyor. Yazmanın kendisinde de iyileştirici bir taraf var. Böylece atölye, kadınların dayanışarak iyileştiği bir masaya dönüşüyor.

DU: Bu üçüncü atölye olacak değil mi? Öncekiler nasıldı; haziran sonunda yapılacak atölye nasıl kurgulandı?

FA: Feminist yazım atölyesi daha uzun soluklu, yaklaşık dört ay süren bir atölyeydi çünkü oyun yazma aşamaları da vardı. Bu yıl üç aylık bir atölye yaptım. Şimdi ise yaz atölyesi olarak dört günlük bir program tasarladık. Atölye 24-28 Haziran arasında Assos’ta, Sincap Kamp’ta, yine sınırlı kontenjanla gerçekleşecek. Biraz tatil hissi de olsun istedim; denize girelim, gündelik hayatın karmaşasından uzaklaşalım. Sincap Kamp’ı çok seviyorum; beş yıldır her yıl gidiyorum. Yazdığım metinlerin en güzel bölümlerini çoğu zaman orada yazdım. Oranın zihni sakinleştiren ve berraklaştıran bir tarafı var. Hep orada bir şey yapmak istiyordum. Yazmak için önce sakinleşmeye, biraz geri çekilip gözlem yapmaya, başka türlü görmeye ihtiyacımız var. Dört gün boyunca hem konuşacağız hem de yazacağız; küçük egzersizlerle yazma alanını açacağız.

DU: Kadınların atölyeden sonraki geri bildirimleri, hisleri nasıl oluyor?

FA: Genel olarak çok güzel geri bildirimler aldım. En çok, güvenli alan hissi ve rahatlık vurgulanıyor. Aklımda kalan bir geri dönüş şu: Bir katılımcı, kadın karakterleri hep kusursuz ve iyi olmak zorundaymış gibi yazdığını söyledi. Hatası, kusuru, hamartia’sı olan kadın karakterler yazmak ona çok iyi gelmiş. Bunun kişisel olarak da onu rahatlattığını ve hata yapabileceğini görmenin iyi geldiğini anlattı. Yazdığımız şey bize çarpar ve bizi de dönüştürür. Bu nedenle bu yöntem çok değerli. Kadınlar, kadın karakter yazarken bile hata yapma alanı açmakta zorlanabiliyor. Oysa kurmaca, bize dünyanın başka türlü de olabileceğini gösterir. Önce zihinde ve metinde görürüz; sonra bu, gerçekliğe dönüşebilir.

Bu yüzden kurmacada kadınlar için başka türlü bir alan açmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Hata yapan, arzusunun peşinden koşan, bencil olabilen, düşen, kalkan kadın karakterler yazabiliriz. Bunu en kısa hâliyle şöyle özetliyorum: Kadına insan olma hakkı vermek. Erkekler hata yapa yapa ilerleyebiliyorsa biz neden yapamayalım?

DU: Atölye duyurularına nereden ulaşabiliriz? Katılmak isteyenler nereye başvurmalı?

FA: “Feministyaz” isimli bir Instagram hesabımız var. Duyuruları burada yapıyoruz. Hesabı, yazmak isteyenlerin göz atabileceği paylaşım alanına dönüştürme amacım da var. İsteyenler takip edebilir.

Editör: Doğa Uğurel
Düzelti: Doğa Uğurel, Sabâ Esin
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Seda Bedestenci Yegâne, Şadan Genç

Kadın Vardiyası – 2023
Bize Ulaşın: [email protected]

Login to enjoy full advantages

Please login or subscribe to continue.

Go Premium!

Enjoy the full advantage of the premium access.

Takipten Çık:

Takipten Çık Vazgeç

Cancel subscription

Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.

Go back Confirm cancellation