Background

Ayşegül Sandıkcıoğlu ile Söyleşi: 1 Mayıs’a Giderken Sendikalı Kadın Olmak

Doğa Uğurel

1 Mayıs’a giderken emek alanında örgütlü ve sendikal mücadelede kadının yerini konuşmak istedik. Ayşegül Sandıkcıoğlu ile bugün sendika dediğimizde aklımıza ilk gelen erkek algısını yıkmak üzere kadınların bu alandaki mücadelelerini konuşmak ve çoğaltmak üzere yaptığımız söyleşide sendikalardaki erkek egemen ortamı ve bu ortam içerisinde kadının yerini konuştuk. Kadınların mücadelesi ile elde edilen kazanımların bugün emek mücadelesine nasıl yön verdiğine odaklandık.

Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Kendi hikayenizi, özellikle KESK içindeki deneyiminizle birlikte nasıl kurduğunuzu anlatır mısınız? Kişisel hikâyeniz ile kolektif kadın mücadelesi arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz; bu süreçte sizi dönüştüren kırılma anları nelerdi?

Kamu personeli olduğum 2010 yılından bu yana sendikal olarak KESK’e bağlı Büro Emekçileri Sendikası üyesiyim. Bu esnada 7,5 yıllık KHK sürecimde memurluğa ara vermek zorunda kalsam da sendikal görevlerimi yürütmeye devam ettim. Bugüne kadar sendikamızın işyeri temsilciliği, denetleme kurulu üyeliği gibi kadrolarında yer aldım. Şu anda ise Çanakkale Şube Başkanlığı görevini yürütüyorum. Diğer yandan sevgili kızım, canım dostum Deniz Öykü’nün annesiyim.

Kişisel hikâyem aslında tanıdığım ya da tanımadığım birçok kadın arkadaşımdan farklı değil. Yıllar önce katıldığım bir kadın çalışmaları atölyesinde arkadaşımız bir soru sormuştu: ‘İçinizde cinsiyetinizden dolayı sizi üzen, inciten, kızdıran ya da isyan etmeye yönlendiren ilk anıyı hatırlıyor musunuz?” Katılımcıların hepsi hatırlamıştı. Hatırladığımız anılar deyim yerindeyse kendimizi bilmeye başladığımız zamanlara aitti. Beş, altı, yedi yaşlarına gitti tüm grup. KIZ BAŞINA’larla doldu atölye salonumuz. Kız başına; ‘sokakta ne işin var, otur oturduğun yerde, düzgün otur, düzgün gül, sofrayı kaldır, bulaşığı yıka…’ O yaşlardan hatırladıklarımız içimizde erkek kardeşinin maruz kalmadığı her şeydi. Benimki de aynı şekilde daha o yaşlarda içine sıkıştırılmaya çalışıldığım ‘kız çocuk’ kalıbının verdiği üzüntü, öfke ve isyanmış meğer. Sonra malum olduğu üzere o çocuk omuzlarımızda taşıdığımız yükler biz büyüdükçe aldığımız o teker teker yaşlardan bile daha büyük bir şekilde yüklenmeye devam etti her birimiz için.

Büyüdükçe, günbegün çevremde olup bitenlerin vahşetiyle karşılaştıkça, birçoğumuz gibi omzumdaki yükleri değil çevremdeki dertleri sorgulamaya başladım. Tabii ki iyi diyerek; ama burada yanlış yaptığımız bir şey vardı. Aktivizm kendini görmeden, onarmadan, güçlendirmeden devam edebileceğin bir faaliyet değil. Ama biz biraz da 80 öncesi mücadele geleneğini devraldığımız için kendini görmek, kendini düşünmek pek aklımıza gelmezdi ki bizden önceki kuşak için bu kocaman bir ayıptı. Bunun da en büyük acısını mücadele içindeki kadınlar yaşadılar aslında.

Bu esnada kesiştiğim mücadele okullarından birisi de KESK oldu. KESK benim için gerçekten çok değerli ve az önce de söylediğim gibi çok önemli bir mücadele okulu. KESK Kadın Meclisi ise biriciğimiz. Çünkü burada aslında bir kadın olarak, örgütlü bir kadın olarak güçlü bir empati atmosferi ve sorunlarımıza çözüm mekanizmaları geliştiriyoruz ve bu herkese çok iyi geliyor. Tabii burada her şeyi çözdük, ideal olanı yakaladık falan demiyorum. O kadar çok sorunumuz ve uğraşmak zorunda kaldığımız eril tahakküm ilişkileri var ki ama Kadın Meclisi’ne dair başardığımıza kendimi emin hissettiğim tek şey, birlikteyken birbirimize ilişkin yakaladığımız duygumuz.

Ayrıca tabii ki bağımsız feminist örgütlerimiz. Yani senin de sorunda ifade ettiğin gibi kolektif kadın mücadelesi, kendi adıma tek başıma debelenmek zorunda olduğumu düşündüğüm tüm sorunları benden aldı. Dedi ki kolektif kadın mücadelesi: “At omzundaki yükleri Ayşegül, hepsini toplar birlikte yakarız şu kamp ateşinde…”

Kolektif kadın mücadelesinin en büyük katkılarından birisi bu kitap mesela. Bu kitabın fitilinin çakılması da başka bir kırılma benim için. Kitapta da anlatmıştım bu olayı. Bir merkezi sendika toplantımızda erkek bir arkadaşımızın ‘Kadınlar da gelmiyor ki biz ne yapalım?’ demesiyle başladı her şey. Bir yandan da bitti, dönüştü. Başlayan şey sadece kitap fikriydi. Ama işte o gün, omzumdaki son bana ait olmayan yükü de kadınların bana gösterdiği kamp ateşine attığımı hissettim. Yüzde 90’ının erkek olduğu bir salonda, her türlü annelik, bakım emeği, partnerlik ya da ‘kadınlık’ sorunlarından sıyrılıp adeta kendini parçalayarak o toplantıya gelebilen 7 kadın arkadaşından utanmadan “kadınlar da gelmiyor ki, biz ne yapalım?” diyen erkekliktir yine benim kırılma anlarımdan birisi.

Kitabınızın da işaret ettiği gibi emek alanı cinsiyetsiz değil; aksine derin biçimde toplumsal cinsiyet ilişkileriyle örülü. Bugün kadınlar emek alanında gerçekten “yer buluyor” mu, yoksa belirli rollere mi sıkıştırılıyor? Özellikle kamu emekçileri bağlamında görünürlük, temsil ve karar alma mekanizmalarına katılım açısından nasıl bir tablo görüyorsunuz?

Evet Sevgili Doğa, emek alanı gerçekten cinsiyetsiz değil. Kamu iş kolları ve kamu sendikal alanından konuşmak gerekirse gerçekten işler, görevler, sorumluluklar, makamlar görünmeyen çizgilerle bölünmüş gibi adeta. Örneğin eğitim iş kolumuzda öğretmenlerin çok büyük oranı kadınlardan oluşur ama okul müdürlerinin aynı şekilde çok büyük oranı erkektir. Büro iş kollarında çok fazla kadın memur görürsünüz ama çok az kadın müfettiş ya da kurum müdürü görürsünüz. Sendikal anlamda da bu durum bundan farklı değil. Eğitim iş kolları sendikalarında örgütlü üye sayılarının çok büyük kısmı kadın sendikalılardır ama sendika üst kurullarında politika üreten, söz söyleyen erkeklerdir. Bu anlamda konfederasyon olarak baktığımızda KESK gerçekten ülkede en iyi rakamlara sahip. Ülkenin en büyük iki konfederasyonu olan Memur Sen ve Kamu Sen’e ya da yine bir başka konfederasyon olan Birleşik Kamu İş MYK’larında bir tane bile kadın göremiyoruz. İşçi sendikalarında da durum bundan çok farklı değil.

Yani bu şu demek aslında: Kadınlar sendikaya üye olsunlar, üye sayılarını artırsınlar, şube yürütmelerinde olsunlar (belirli oranlarda tabi) ki işin mutfaklarıdır şube örgütlenmeleri, ama söz ve karar merciini biz hallederiz… Bu da kadınların her konuda olduğu gibi emek alanında bulunduklarını ama söz ve siyaset üretme konusunda geride kaldıklarını – kalmak zorunda kaldıklarını- gösteriyor. Yani az önce söylediğim gibi ‘kadınlar gelmiyor, yapmıyor’ değil. Kadınlar ‘gelemiyor, yapamıyor ve hatta yaptırtmıyorlar’. Bunun da tek nedeni karşılarında duran o kocaman ataerkil düzen ve erkeklikler.

Sendikalar tarihsel olarak sınıf mücadelesinin temel araçlarından biri olarak görülse de feminist eleştiriler bu yapılar içindeki eril yeniden üretime dikkat çekiyor. Sizce sendikaların kadınlara yaklaşımı ve toplumsal cinsiyet konusundaki yeterliliği hangi açılardan sınırlı kalıyor? Bu yapıları dönüştürmek için içeriden ve dışarıdan nasıl feminist müdahalelere ihtiyaç var?

Evet, sendikalar bir yanıyla tarihsel olarak sınıf mücadelesinin temel araçlarından birisi ancak aynı zamanda ortaya çıkışlarından bugüne de eril kurumlar. Örneğin, Fransa’da 1884 yılında Meslek Sendikalarının Kurulması Hakkında Yasa olarak çıkan Waldeck-Rousseau Yasasından önce oluşan bazı yardımlaşma dernekleri ve sandıkları var; ama erkek işçiler kadınların bu sandıklara ve derneklere girmelerini istemiyorlar. Çünkü hem kadınlar daha düşük ücretle çalıştıkları için derneğe daha düşük katkıda bulunuyor hem de hastalandıklarında ya da doğum yaptıklarında bütün kasanın boşalmasına neden oluyorlar. Hal böyle olunca kadınların erkek sınıftaşları ile aynı derneklere ya da sendikalara sorunsuz bir şekilde gelebilmeleri için epey bir zaman geçmiş. Hatta bir kadının ilk kez bir konfederasyon sekreterliğine gelebildiği yıl 1945. Yani sendikalar tam yarım yüzyıl erkeklerin yönettiği kurumlar aslında. Son yarım yüzyılda da işte kadınların varlık mücadelesi ve şu anki durumumuz.
Sendikaların eril kurumlar olduğuna ilişkin feminist eleştirinin bir boyutu bu şekilde tarihsel bir durum. Bunun yanı sıra sendikaların yapısal olarak eril kurumlar olduğuna ilişkin bir eleştirimiz de var. Peki, bir kurumun yapısal olarak eril olup olmadığını nereden anlarız? Kurumlarda yer alan kadın üye sayıları, kadın yönetici sayıları, kurumun ataerki ile doğrudan derdinin olup olmadığı, bu derdin kurumun politika ve pratiklerine nasıl yansıdığı gibi soruları sormamız gerekiyor bu durumda. Birçok ülkede olduğu gibi bizde de sendikalar uzun yıllar boyu yalnızca kapitalizme karşı sınıfsal mücadele alanları olarak görüldü. Oysa sorun yalnızca kapitalizm değil. Sorun aslında hepimiz için ortak. Karşımızda oldukça örgütlü ve sistemli bir kapitalist patriyarka var. Bu nedenle sendikaları yalnızca kapitalizme karşı ekonomik ve sosyal mücadele yürüten kurumlar olarak tanımlayıp gördüğümüzde kapitalizmin çarklarının dönmesini sağlayan patriyarkayı es geçmiş ve dolayısıyla da önemli bir ayağı eksik bir antikapitalist mücadele örgütlemiş oluyoruz. Feminizm ve queer teori yıllardır bunun altını çizmeye çalışırken bu önemli katkı birçok kişi ve kurum tarafından doğru anlaşılmadı. Hatta bu önemli katkılar ‘kimlik siyaseti’ şeklinde etiketlenerek asli sınıf mücadelesinin eklentileri olarak değerlendirildi. Bu değerlendirmelerden dolayı da sendikal yapılar içerisinde en çok kadın ve LGBTİ+’lar zarar gördü. Yukarıda da söylediğim gibi 21. yüzyılda da aynen 20. yüzyılda olduğu gibi kadın ve LGBTİ+ emekçiler erkek sınıftaşları karşısında eşit yoldaşlık ilişkisi geliştirmeye çalışıyor. Üzülerek de olsa söylemem gerekir ki bu konuda bugün alınan yollar çok fazla kadın ve LGBTİ+ dostumuzun yorulması, üzülmesi ya da bu yorgunluğa dayanamayıp mücadeleden uzaklaşması pahasına alındı.

Kısaca, antikapitalist mücadele verme iddiası patriyarkayı hedef almayan bir perspektifle kurulamaz. Bu nedenle sendikalardaki kadın örgütlenmelerinin de bağımsız feminist örgütlenmelerin de ürettiği söylemler oldukça önemli ve politik. Ancak artık eskisi gibi ‘bu yapıları dönüştürmeliyiz’ gibi bir iddiamız yok. Dönüşmek zorundalar. Feminist ve queer teori bu konuda mükemmel bir külliyata, politikaya ve söyleme sahip. Hatta son zamanlarda çokça söylemeye başladığımı fark ettiğim bir şey var. Kadın hareketi politika ve pratikte yarattığı deneyimler sayesinde sendikalarda, partilerde, derneklerde oldukça sağlam söylemler üretiyor. Öyle ki bu kurumlardaki kadınlarla erkek arkadaşlarımız arasındaki politik bilinç makası gitgide daha fazla açılıyor. Kadın ve LGBTİ+ aktivistleri politik mücadele dili ve yöntemleri açısından hem daha zengin hem daha güçlü görüyorum çünkü bu konuda hem çok emek verdiler hem çok bedel ödediler. Kadınlar yıllardır karma örgütlü hayatlarında alan mücadelesi verirken çok şey öğrendi. Okudular, yazdılar, birlikte konuştular, yaşamlarını ve yaşadıklarını yeniden tanımlayarak müthiş emekler verdiler. ‘Kızlar ne yaptınız kısır mı yediniz?’ sözlerini duyarak çıktıkları toplantıların ardından koca koca kadın meclisleri, kadın örgütleri, kadın politikaları kurdular. Değil sendikayı, dünyayı yeniden kuracak bilinçli bir örgütlü güçle çıktılar. Ama hiçbir karma örgütte daha erkek dostlarımızın ‘erkeklik’, ‘toplumsal cinsiyet eşitliği’ ya da patriyarkanın kendi kişiliklerine ve politik tahayyüllerine verdiği zararları sorgulayan çalışmalar yaptıklarını görmüyorum. Görmeyi umut ediyorum. Çünkü kapitalist patriyarka ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği biliyoruz ki hepimizin ortak düşlerinin düşmanı, ortak belası. Sınıfsal tahakkümle beraber eril tahakkümü de yerle bir etmek açık ve net bir söylem haline geldiğinde hasretle beklediğimiz dönüşüm de yaşanmış olacak diye düşünüyorum.

Kadınların emek mücadelesinde karşılaştığı engelleri düşündüğümüzde, bunlar yalnızca yapısal eşitsizliklerle mi sınırlı, yoksa gündelik pratiklerde, dilde ve örgütlenme biçimlerinde de yeniden mi üretiliyor? Sizin deneyimlerinizden hareketle bu engellerin en görünmez ama en etkili olanları hangileri?

Yapısal eşitsizlikler örgütlenmeler içerisindeki birçok unsuru belirleyen bir mekanizma. Yani aslında yapı oluşurken öznelerin hareket alanlarını ve bu alanlarındaki sınırlarını da tanımlıyor ve belirliyor. Bunun içerisinde tabi ki gündelik dil, pratikler ve örgütlenme biçimleri bulunuyor. Kendi konumuz için konuşmak gerekirse eğer yapı temelde toplumsal cinsiyet eşitliğini ana eksene yerleştirmiyor ve temel politik hattı olarak belirlememişse söz konusu yapının pratiklerinde sıklıkla cis erkeklik pratikleriyle karşılaşırsınız ve elbette bu pratikleri meşrulaştırmak için dil de bu şekilde örgütlenir. Bu duruma mücadele alanımızdaki sendikalar, partiler ya da STK’lar açısından baktığımızda kadın ve LGBTİ+ aktivistlerin yıllar içerisinde çok büyük mücadeleler verdiğini biliyoruz. Kurumlarındaki dile müdahale etmek için özellikle feminist aktivistler çok uzun yıllardır mücadele veriyor. Bu mücadele gerek kurumların tüzük ve politika belgelerinin dönüştürülmeye çalışılmasından tutun da yaşamın günlük rutininde karşılaştıkları örneklere kadar çoğaltılabilir. Örneğin; kitapta röportaj yaptığım kadın arkadaşlarımın hepsi bu durumdan açıkça rahatsız ve yorgundu. En basitinden sendika kamusal alanındaki sohbetlerde erkek arkadaşlara müdahale ede ede epeyce yol aldıklarını aktardılar. Tabii bu sürekli müdahale bir şekilde kadın aktivistleri ‘öğreten’ moduna düşürüyor ve bu gerçek anlamda yorucu bir durum aslında; çünkü dili dönüştürmeye çalışırken bir yandan sürekli abartılı bulundular ve eleştirildiler. Hatta bu konuda yalnızca erkek sendikalı arkadaşlarından değil kadın sendikalı arkadaşlarından bile tepkiler aldılar. ‘Sen de fazla abartıyorsun’, ‘Arkadaşın öyle bir niyeti olmadığını bilmiyor musun?’ Oysaki dil, niyetin en açık göstergesidir.

Feminist literatürde uzun süredir tartışılan üretim-yeniden üretim ayrımı, kadınların emek mücadelesini anlamak açısından kritik. Kadınların yalnızca işyerinde değil ev içinde de süregiden emeği düşünüldüğünde, bu iki alan arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz? Sendikal mücadele, bakım emeği ve ev içi emek meselesini ne ölçüde kapsayabiliyor; sizce bu alanda nasıl bir politik hat kurulmalı?

Aslında yukarıda birkaç yerde söylediğim şeyi yineleyerek cevaplayayım bu soruyu. Eğer yapının temel politik söylemi ve varoluşu toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine inşa edilmemişse kadınların emek mücadelesine bakışının da bir ayağı eksik kalıyor. Sendikalar için de durum bu şekilde. Emek politikalarımızı yalnızca emek ve emeğin artı değer sömürüsü üzerine kurduğumuzda kapitalizm için paha biçilmez bir artı değer olan emeğin yeniden üretimi konusunu görmezden gelmiş oluyoruz. Kadının ev içi emeği, bakım emeği, duygulanımsal emeği olmadan ertesi gün yeniden işe gidebilecek bir sınıf da yarın sınıfa yeni katılacak işçiler de olmayacak. Yani kadının ev içi ücretsiz emeği kapitalizm için o kadar temel ve hayati bir emek. Dolayısıyla kapitalizmin elinden bu olanağı aldığınızda müthiş bir yeniden üretim sorunuyla karşılaşacak bir sistem var karşımızda. Ama sendikal mücadele maalesef bu konuda henüz yeterince söz ve politika üretemiyor. KESK için söylemem gerekirse KESK Kadın Meclisi gibi kadın öz örgütlenmelerinin varlığı bunun için değerli. Çünkü bu mecralar sistemin hayat damarını tıkayacak toplumsal cinsiyet politikaları üretmek için var. Buralarda üretilen söz ve politika bir şekilde bir yapı olan sendikanın kalıplarını zorlayıp kırmayı ve yapıyı dönüştürmeyi hedefliyor. Elbette çok zor, elbette yol uzun. Ama az önce de söylediğim gibi yarım yüzyıl erkekler tarafından yönetilmiş bir diğer yarım yüzyıl da kadınların cinsiyetlerinden sıyrılıp hatta erkekleşerek sendikacılık yapmak zorunda oldukları bir mücadele alanı olmuş sendikalar. Fakat bugün gerek feminist gerek queer teoriler bu alanlara daha fazla nüfuz edebilir durumda. Dolayısıyla bugün sendikalarda kurulması gereken politik hattın patriyarkal kapitalizmi dert eden, sınıf mücadelesini toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifi ile örgütleyen bir hat olması gerektiğini düşünüyorum.

Editör: Doğa Uğurel
Düzelti: Doğa Uğurel
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Sinem Yıldız, Seda Bedestenci Yegâne
Seslendirme: Melike Çınar, Seda Bedestenci Yegâne

Kadın Vardiyası – 2023
Bize Ulaşın: [email protected]

Login to enjoy full advantages

Please login or subscribe to continue.

Go Premium!

Enjoy the full advantage of the premium access.

Takipten Çık:

Takipten Çık Vazgeç

Cancel subscription

Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.

Go back Confirm cancellation