Mart Meryem Göktepe 15 Mart 2025
Necla Akgökçe, özellikle emekçi kadınların yakından tanıdığı bir isim. Uzun yıllardır kadın emeği üzerine çalışan Necla’nın, 2003- 2015 yılları arasında Petrol-İş Sendikası’nda çıkardığı Petrol-İş Kadın dergisi bu alanda örnek gösterilen bir niteliğe sahip. Halen kadın emeği, kadın emek tarihi üzerine yazılar yazan, sendikalarda feminizm, toplumsal cinsiyet, kadın işçi sağlığı ve iş güvenliği üzerine dersler veren Necla, 2020 yılından bu yana Kadın İşçi internet sitesinin editörlüğünü yürütüyor.
Meryem Göktepe, Kadın Vardiyası için Necla Akgökçe ile örgütlü mücadeledeki kadınlardan feminist hareketin kadın emeğine olan etkilerine, sendikaların patriyarkal yapısından buna karşı mücadele etmenin yollarına kadar uzanan bir söyleşi gerçekleştirdi.
Necla biraz senden bahsederek başlayalım söyleşiye. Çünkü tanıdığımdan beri, kadın ve emek mücadelesi ile sürdürülen bir yaşam seninki.
İstanbul’da iki kuşaktır işçilik yaparak yaşayan bir ailenin üyesi olarak dünyaya geldim. Dört kardeştik, çocuklar büyüdükçe geçim sıkıntısı iyice arttı. Önce babam sonra annem Almanya’ya gitti. İkisi de çocuklar okusun, bizim gibi zorluk çekmesin kafasındaydılar. O zamanlar doktor, avukat, mühendis filan olduğunuzda işçiler kadar geçim sıkıntısı çekmezdiniz. Anneme göre özellikle de kızlar okumalı ve bir meslek sahibi olmalıydı. Çünkü hadi geçinemedi boşandı, mesleği olmayan kadın ne yapar, derdi. Gerçekten de hepimiz okuduk ve meslek sahibi de olduk bir biçimde.
Geçmişim 1980’den önce sol. 1980’lerin ikinci yarısından itibaren feminist oldum. Gazetecilik yaparak hayatımı kazanıyordum. 2003 yılında Petrol-İş Sendikasına girdim; kadın dergisi yapmak üzere… Ondan sonra da feminizm içinde ücretli emekle uğraşmaya başladım, bir nevi üzerime kaldı da diyebiliriz. Ama gönülsüz olduğumu da söyleyemem. Son 20 yıldır kadın emeği ve sendikalar devinim alanım oldu. Petrol-İş’ten sonra Tez Koop İş Kadın dergisini çıkardık kısa bir süre. Sonra Kadın İşçi’de toplaştık…
Hem emek hem kadın mücadelesi açısından baktığımızda özellikle son 25-30 yılın Türkiye’sinde büyük dönüşümler görüyoruz. Senin de mücadele yaşamında özellikle hissettiğin kırılmalar var mı? Sendikalaşma oranından mücadele stratejilerine ve hatta kadınların görünürlüğüne kadar, nelerde radikal değişimler yaşandı örneğin?
Emek açısından temel kırılma esasen 12 Eylül’le birlikte oldu; emeğin nispeten daha güvenceli olduğu ithal ikameci sanayi modelinden ihracata dayalı sanayi modeline geçildi. Bunu takiben özelleştirme furyaları başladı, önce Özal sonra AKP hınçla Kamu İktisadi Kuruluşlarını elden çıkardılar. Bunları üç kuruş beş kuruş demeden sattılar, pek çok insan işinden oldu. PETKİM, TÜPRAŞ özelleştirilmeleri sırasında Petrol-İş’te çalışıyordum. Hukuksal anlamda ve ellerinden geldiği ölçüde mücadele ettiler. Ama küresel kapitalizmin (emperyalizmin) tekerine çomak sokmak zordur.
O dönemde sendikacılar, işçiler mağdur olmasın, önce emekliliği gelen kendi isteği ile işten çıksın, demişler. O sıralarda söyleşi yaptığım bir kadın bana, “Niye yaşı gelen kadınlar öncelikle emekli olsun? Ben de ev geçindiriyorum ve emekli olmak istemiyorum” demişti. Burada resmi olarak ifade edilmese bile “ev geçindiriyor” diye erkeklere pozitif ayrımcılık yapıldığını fark ediyorsunuz. KİT’ler kadınların ağırlıklı olarak istihdam edildiği alanlardı. Özelleştirmeler döneminde ne kadar kadın işinden oldu, bu hiçbir zaman istatistiklere yansımadı. Bu basit örnek bile bize emek alanında, sendikalarda her konuya toplumsal cinsiyet açısından yaklaşmanın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
Küresel Kapitalizmden Demokrasi Beklenmez
Sadece fabrikalar değil elbette, doğa, kadınlar, Kürtler uluslararası tekellerin çıkarları doğrultusunda ikili bir sömürüye maruz kaldı. Sen buğday üretme, GDO’lu mısır üret – Tohum bir defa ekilebilsin, onu da benim şirketimden al – Buğdayı benden al, mısırı senden alayım- İmalatı sen ucuza kapat, işçi ücretlerini düşür, ben merkezde üretimi planlayayım şeklinde giden bu emperyalist “işbölümü” neticesinde, ucuz işgücü temini için ücretler üç kuruşa indi, köylü buğday üretiminden elini çekti; devleti küçültme, kamu harcamalarını kısıtlama gerekçesiyle insanlar işlerinden oldu, sendikalar güç kaybetti. Önce taşeronlaşma, kayıt dışı çalışma sonra esnek çalışma biçimleri yaygınlaşmaya başladı. Sisteme entegrasyonda devletlerin büyük rolü vardı.
AKP hükümeti 20 yıldır bu iktisadi politikalar doğrultusunda ses çıkaran kesimler üzerinde değişik zamanlarda farklı baskı ve şiddet biçimlerini gündeme getirerek varlığını sürdürüyor. Bir önceki dönemden kalan hukuki yapıyı, kurumları tasfiye edip, en küçük itirazı bile kriminalize ederek dönemin mantığına daha uygun, daha da baskıcı bir devlet inşa etti. Bu dönemde esnek, uzaktan, çağrıya bağlı çalışma biçimleri, kamuda geçici iş sözleşmeleri yaygınlaşırken, iş kanunlarında ve diğer yasalarda bunlara uygun değişiklikler yapılarak insanların hak arama zeminlerini de ortadan kaldırdılar. Batı’dan demokrasi umanlar belki hayal kırıklığına uğrayacak ama küresel kapitalizmin merkez ülkelerinde kimse Türkün, Kürdün insan hakları ile ilgilenmez, çark dönüyor mu ona bakar. O nedenle yalnızız mücadele konusunda, biz bizeyiz.
Benim kişisel hayatımdaki ilk kopuş feminist olmamdı. O zamanlar feminizmin burjuva ideolojisi olarak tanımlandığı sol hareketler içinde bunu yapmak hayli zordu. Taşeronlaşmanın basına da yansıdığı, güvencesizliğin pik yaptığı bir dönemde; Sabah, Milliyet gibi gazetelerin mutfağında çalışıyordum. Dolayısıyla yıllarca kadrosuz, güvencesiz çalıştım. Ya da Milliyet’te olduğu gibi primler asgari ücretten ödendi, üstünü telif olarak aldım filan…
İkinci dönüm noktası benim için Petrol-İş Kadın dergisini çıkarmak üzere sendikaya girmem oldu. Orada da önce dergiyi dışarıdan yaptım ama bir süre sonra beni kadrolu olarak işe aldılar. Bu sayede emekli olabildim. Yoksa prim gün sayımı dolduramazdım basında kalsaydım. Asıl önemlisi kadın emeğiyle daha sistematik bir biçimde ilgilenmeye, okumaya, sendikal literatürü takip etmeye başladım. Grev ve direnişler ise başlı başına bir okuldu.
Benim sendikal mücadeledeki deneyimlerimden biri kadınların örgütlenirken de ek yükler ve engellerle karşılaşması. Sendikal mücadelede kadın olmak hayli zorlu bir mücadele gerektiriyor gerçekten. Sence kadınlar temsiliyetlerde neden daha az yer alıyor? Deneyimlerinden hareketle bunu aşmanın etkili yolları nelerdir, bunu açabilir miyiz?
Dediğin doğru; ev işleri, çocuk bakımı, sendika üyesi erkeğin bakımı bunların hepsi kadınların sırtında. Örgütlenme ve birilerini örgütleme, aktif mücadele öncelikle zaman gerektiren şeyler. Çocuk 38 derece ateşliyken, sendika toplantısına katılamazsınız ama aynı işyerinde çalışan kocanız rahatlıkla katılabilir. Daha önemlisi kimse onu “Aman ne hırslı adam, ateşli çocuğu bırakıp buraya gelmiş” diye suçlamaz. Sendikacının gecesi gündüzü olmaz, zor iştir, erkek işidir diye zımni bir kabul de vardır. Siz çocuğu büyütürken adam temsilci, baş temsilci, delege olur, şube yönetimine girer, oradan da başkan olur. İşçi sendikalarında işin mali boyutu var; adamlar çok para alıyorlar ve her yerde ifade ederim bunu, kadınlarla paylaşmak istemiyorlar.
Bunun dışına çıkanlar olur mu, olur tabii. Memur sendikalarında durum biraz daha değişiktir, orada kadın üye sayısı fazladır. Bu ister istemez güç olarak sizin dikkate alınmanıza yol açar. Bir de yönetici olmak çoğu zaman para kazandırmaz. Külfeti kadınlarla paylaşır erkek milleti, hatta onun sırtına yükler. İşçi sendikalarında ittire kaktıra temsilci seçildiniz, sizin yükselmenizin önünde ev ve bakım işleri dışında sayısız engel çıkar. Sendikalar patriyarkal örgütlerdir ve bunu 25 Kasım ve 8 Mart’larda yapılan göstermelik sendikal toplantılarla, eylemlerle aşamazsınız. Örgütü tümüyle ele almanız gerekir; yukarıdan aşağıya… Tek kişiyseniz bu çok zordur. Bu nedenle yıllardır toplumsal cinsiyet temelli mücadele, kadın mücadelesi veren kadınlar sendikada kadın komisyonlarını savunmuşlardır. İsmi ne olursa olsun kadınların yönetim kademelerinde yer alması için arkalarında örgütlü kadın gücü olmalıdır. Kadın yapılarının bir hedefi de bu olmalıdır; sendikalarda kadın temsilini artırmak.
Sendikalar Cinsiyetçidir
Özetle kadın temsiliyetini artırmak istiyorsanız mutlaka tüzükle tanımlı, düzenli toplantılar yapan, sendikanın kadın politikasını oluşturan, sendikal hiyerarşiye paralel ilerleyen bir kadın yapınız olması gerekir.
Sendikayı patriyarkal ilişkilerin durmadan yeniden üretildiği, cinsiyetçiliğin değişik bir biçimde ortaya çıktığı merkezler olarak tanımlamalıyız. Bunun DİSK’i KESK’i, TÜRK-İŞ’i, yok, bizim sendika sizin sendika durumu yok. Sendikalar cinsiyetçi emek piyasaları üzerinde hareket eden örgütlerdir. Öncelikle bu maddi zeminle derdi olanlarla işbirliği yapmalısınız, bunlar feministlerdir. Feminist hareketle ilişki ve dayanışma içinde olmadan, kendinizi sendikal gündemle, adamların istekleriyle sınırlayarak sendikadaki patriyarkayı geriletemezsiniz.
İkinci olarak sendikalar patriyarkal ilişkilerin her gün yeniden üretildiği örgütlerdir. Bu ilişkilerin ve kültürel atmosferin üretiminde erkek yöneticilerin, sendikal bürokrasinin payı olduğu gibi onları ideolojik olarak besleyen erkek sendika uzmanlarının, şoföründen, güvenliğine kadar erkek çalışanların, kimi zaman da başkanın sözünden dışarı çıkmayan kadınların da payı vardır. Bu durumda adınızın deliye çıkması pahasına cinsiyetçiliği gördüğünüz yerde itiraz etmeniz, adamları uyarmanız gerekiyor. Biliyorum çok yorucu. Evdeki erkekle bulaşık yıkama kavgası gibi bir şey. Ama yapmalıyız. Kadınlardan oluşan illegal bir teşhir ağı kurarak nöbetleşe de yapılabilir.
Bir de kurumsal çözüm var; yöneticilerden başlayarak toplumsal cinsiyet hassasiyetini artıracak eğitimler, paneller yapmak, broşürler yazmak, sosyal medyayı kullanmak vs. Türkiye’deki işçi sendikalarında, “hadi beni bu konuda eğitin” diyen erkek yöneticinin çıkacağına inanmıyorum. Avrupa örneklerinde koca koca başkanlara bebeğin altı nasıl değiştirilir eğitimini vermiş kadınlar bir zamanlar, kendileri anlatmışlardı. Ne kadar etkili olur bilinmez ama en azından ellerini ayaklarını nereye koyacaklarını anlamış olurlar. Temsilcilerde, uzmanlarda bu tür bir eğitimin başarılı olabileceğinin örnekleri var. Uyarmanın ise kimi durumlarda etkili olabileceğini bizzat gözlemledim. İşimiz zor, gıdım gıdım ilerleyebilirsiniz ama son dönemlerde mobbingin, cinsel tacizin ortadan kaldırılması talebinin kimi grevlerde bir talep haline gelmesinin, bu tür zorlu mücadeleler sonucu gerçekleştiğini de unutmamak lazım.
Son yıllarda kadınların sendikal mücadelelerde çok daha fazla görünür olduğunu fark ediyoruz. Polonez, TKIS Blind, Temel Conta, Özak Tekstil, Agrobay hep kadınların en önde olduğu direnişler oldu. Burada nasıl dinamikler görüyorsun?
Kadın çalışanların yoğun olduğu işyerlerinde büyük sendikalar ister istemez kadınları ve onların taleplerini de görmeye başladılar. İşyerinde kadın sayısı fazlaysa eylemde de kadınlar ister istemez öne çıkıyorlar. Dışarıdan erkek grevci getirecek halleri yok. Kadınlara doğal özellikler atfetmek istemem ama işçi kadınlar birbirlerini erkeklere göre daha fazla etkiliyorlar, çok iyi konuşuyorlar ve ikna kabiliyetleri yüksek, çıkarlar da ortak olunca dayanışma duyguları da gelişkin oluyor.
Ama işyerlerinde de kadın taleplerinin formüle edilmesinde feminist hareketin rolü olduğunu düşünüyorum. Artık sosyal medya çağındayız, bir yerde olan orada kalmıyor. Hareketin talepleri, sendikalarda çalışan feminist kadınlar, bağımsız küçük sendikaların kadın temsiliyetine verdikleri önem ve basın aracılığıyla bir biçimde fabrikalara da girmeye, kadınların oralarda kendi taleplerini oluşturmaya başlamasına da yol açtı. Feministlerin İstanbul Sözleşmesi üzerine yürüttükleri kampanya, ILO 190’ın kabulü sendikal hareket açısından da dönüm noktası oldu. Bu her ne kadar sendika içinde toplumsal cinsiyet temelli mücadele veren kadınların dertlerini azaltmasa da, adamların kulağına bir miktar kar suyu kaçmasına yol açtı. Uluslararası toplantılara gidiyorlar mesela, işyerinde cinsel taciz, şiddet ILO 190 filan duyuyorlar. Buraya geldiklerinde de hatırlatan birileri varsa kulaklarına takılabiliyor.
Kadınlar sendikalarda güçlenmeli
Ama her yerde olduğu gibi sendikalarda da iktidar sahiplerine pek güvenmemek gerekir. Bizim güveneceğimiz kişiler kadınlar, sendikalarda onların güçlendirilmesine odaklanmalıyız. Sendika içi kadın eğitimleri bu nedenle önemli.
Ayrıca ulusal ve uluslararası toplantılarda kadınların temsilinin yanı sıra farklı sendikalardaki kadın işçilerin birbirleriyle işbirliği ve dayanışması da sağlanmalı. Aynı konfederasyon içinde farklı sendikalardaki kadınlar bile toplumsal cinsiyet temelli işlerde yan yana gelemiyorlar. Küçük olsun benim olsun, benim şanım yürüsün, anlayışı erkeklerden devralınmış bir anlayıştır. Kadınların, LGBTİ+’ların sendikalar içinde yan yana durmaları cinsiyetçiliğe karşı ortak mücadele hattı geliştirmeleri önemlidir.
Sahilde yaptıkları eylem sırasında, “Altı senedir İstanbul’dayım ilk defa sahilde yürüdüm” diyen Polonez işçisi kadın, çalışma koşullarının ağırlığına dikkat çekmiyor yalnızca; sahilde yürümenin bir kadın olarak hakkı olduğuna ve bu sıradan hakka ancak eylem sırasında kavuşabildiğine de vurgu yapıyor. Bu vurgunun tekrar tekrar yapılması, başka alanlara sirayeti bir bilinç türüdür.
Sendikalarda grev ve direnişlerin takibini yapmak gerekiyor. Polonez’de kadınlar direnip kazandıysa, bu kadınların, temsilci delege, şube yönetimi üyesi, şube başkanı, Tekgıda- İş Sendikası Başkanı olması, bunun için yollarının da açılması gerekiyor. Ne güzel değil mi eylemci sendikacı? Ama sendikanın şube yönetiminde de, merkez yönetiminde de kadınların esamesi okunmuyor! Bin yıldır aynı adamlar başkanlık yapmaya devam ediyor. Erkeklerin eylemci, örgütçü kadınları sendika yönetimlerinde de görmek istemediklerini düşünüyorum. Patronlarla zımni bir anlaşma var aralarında. Aman ha, patrona kafa tutuyorsa bize de tutabilir…
Sendikalaşma amacıyla bir grevi yöneten erkeği şube başkanı yapıp, kadınları tazminatını verip göndermek sendika patriyarkalizminin açık göstergesidir.
O veya şu grevde direnen kadınların tazminatlarını alıp işten çıkarılması başarı gibi kabul ediliyor çoğu kez. Kadınların sendikalı olarak o işyerinde çalışmayı sürdürmeleri başarıdır. Grev ve direnişlerde ön planda olan kadınların sendikal yönetimlerde yer alması ise o sendikanın toplumsal cinsiyet eşitliği konusundaki samimiyetini ve katettiği yolu gösterir. Bu konuda hemen hemen tüm sendikaların sınıfta kaldığını söyleyebiliriz. Sendikalaşma amacıyla bir grevi yöneten erkeği şube başkanı yapıp, kadınları tazminatını verip göndermek sendika patriyarkalizminin açık göstergesidir.
İşten atıldıktan, tazminatlar da bittikten sonra kadın işçileri takip edecek siyasi yapılara ihtiyaç var. Sol olayı parlamentoya kilitledikten sonra işçi çalışmalarını bıraktı. Feministlerin de iletişimin yeni bağ ve yeni ağlar kurma yollarını denemesi gerekiyor.
Kadınlar direnişlerde nasıl bir süreç yaşıyor? Kimi örneklerde aileyi, “elalemi” ve hatta tüm bir toplumu karşısına almak durumunda olan kadınlar görüyoruz. Burada aynı zamanda nasıl bir sıçrama yaşanıyor?
Grevci kadınların kocaları izin vermediği halde onlara rest çekerek Ankara’ya yürüdüğünü biliyoruz. Eylem güçlendiriyor ve dünyaya açılmalarını sağlıyor kadınların. Destek bulacaklarını biliyorlar ve bu desteğe güveniyorlar. Bu her zaman sendika olmuyor. Direnişler sırasında birlikte oldukları kadın arkadaşları, orayı ziyaret eden feministler, sol partiler içinde kadın politikası yapan kadınların kendileriyle aynı sorunları paylaştıklarını, dolayısıyla kendilerini destekleyeceğini görüyorlar.
Kadın İşçi sitesi için direnişçi kadınlarla yaptığımız tüm söyleşiler “ Kadın örgütlerini dayanışmaya çağırıyoruz” ile bitiyor. Novamed’den bugüne bu konuda bir deneyim biriktirdik. Kadın dayanışması ile birkaç grevin seyri değişti, grevin toplu sözleşme ile sonlanmasında kadınların büyük rolü oldu. Ayrıca daha geniş bir kamuoyuna duyurulmasında da kadın dayanışmasının katkısı oldu. Bir grev ve direnişte böyle bir deneyim yaşanması, başka direnişlere örnek oldu, onlar da kendi deneyimlerini kattılar havuza. Her alanda küçük küçük biriktirdiklerimiz hayatımızın değişmesine de yardım ediyor. Grev alanında öncülük eden kadınlar evde koca otoritesi karşısında da eskisi gibi baş eğmiyorlar.
Örgütlü kadın evde de güçleniyor
Kadınların sendikalar içinde görev almaları da evdeki erkek egemenliğinin kırılmasına yardım ediyor. Normal şartlarda ev -iş arasında giden rutin sekteye uğruyor. Sendika yönetimlerinde yer alan kadınlar pazarlık masalarında erkeklerle kıran kırana mücadele edip güçlendikçe evdeki erkeğin güç gösterilerine pabuç bırakmıyor. O nedenle de kadınların partilerde, sendikalarda temsiliyetinin önüne geçiliyor, bu şekilde patriyarkal yapıları biraz sarsmak mümkün çünkü. Erkek iktidarı derken bu küçük küçük iktidar alanlarını da kastediyoruz, buralara sızmak o nedenle önemli.
Yine adalet mücadelelerinin de öncülüğünü büyük oranda kadınlar üstlenince sürekliliği ve kararlılığı daha da büyüyor. Belki de kaybedecek hiçbir şeyi kalmayanların konformizme daha uzak olmaları etken midir, ne dersin?
Buna katılıyorum, kaybedecek bir şeyin olmaması insanı daha radikal kılabilir. Fakat Türkiye’de kadınların cesaretini ben biraz da feminist hareketin başarısına bağlıyorum. Gerçekten de 80’li yılların ikinci yarısından itibaren süreklilik gösteren, yeni ihtiyaçlara göre taleplerini ve mücadelesini yeniden şekillendiren güçlü bir feminist hareket var Türkiye’de. AKP iktidarının kadın düşmanı politikalarına karşı hemen bir araya gelip kampanyalar düzenliyorlar, dışarı çıkıyorlar. Kürtaj eylemlerini, İstanbul Sözleşmesi eylemlerini düşünün. Adam bir günde sözleşmeyi iptal etti ama İstanbul Sözleşmesinin kadına yönelik şiddetle mücadele etmedeki önemini herkes biliyor ve kabul ediyor artık. Sözleşme daha fazla bilinir, görünür hale geldi. İyi Parti ve CHP’nin bile “İstanbul Sözleşmesi yaşatır” sloganını atması feministlerin bir başarısıdır.
*Görsel, 7 Aralık 1964’de başlayan Berec Grevi’ndendir. Petrol-İş’in ilk grevidir; erkekler tarafından yönetilen ancak kadın ağırlıklı bir grevdir. Berec fabrikasında çalışan 1100 işçinin 900’ü kadındı.
Kaynak: Özkal Yici(2010), Kırkbir Uzun Gün – Berec Grevi, Yayıma Hazırlayan: M. Hakan Koçak, Sosyal Tarih Yayınları
Editör: Şöhret Baltaş
Düzelti: Şöhret Baltaş
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Sinem Yıldız
Seslendirme: Filiz Kılıç, Seda Bedestenci Yegane
Yazar Hakkında Bilgi
Ortaokul yıllarında başlayarak öğrenci hareketi içinde yer aldı. Kamu çalışanlarının sendikal mücadelesi yanında insan hakları ve kadın mücadelesi içinde yer aldı. Hala sendikal, insan hakları ve kadın mücadelesi vermektedir.
Please login or subscribe to continue.
Üye değil misiniz? Üye olun. | Şifremi Unuttum
✖✖
Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.
✖