Mart Müjgan Tekin 22 Mart 2025
Nazlı, Servet, Yıldız, Fosforlu*
Reşat Enis’e, Suat Derviş’e, Füruzan’a sonsuz minnet ve saygıyla…
“Burası” diye sert bir sesle bağırdı iri elli, geniş omuzlarını yağ bağlamış göbeğinin gölgelediği adam; “işte burası Hafıza Silme Merkezi, biz kendi aramızda Öğütme Odası da deriz buraya, makinelere yabancı değilsin ne de olsa tanıdık gelmiştir sana, yoksa yanlış mı biliyorum? Bugün bir de saraylı gelecekti, saraylıymış, bildiğin konak beslemesi, yoksa o kadın sen misin?” Elindeki listeye baktı, alay eder gibi güldü, “Öğütme Odası’na senden önce almışız o erkek kuvvetli, iri ayaklı, civitli sularda elleri nasır tutmuşu. Adı da Servet’miş. Mülksüz Servet, sırtına vur, ekmeğini ağzından al Servet. Birinci Cihan Harbi’nden sonra Dizdar Hanım ile Rusihi Bey’in Horhor’daki konağına besleme verilen Servet”. Servet’i tanıdı mı acaba diye göz ucuyla Nazlı’ya baktı. “Hani şu Füruzan’ın Parasız Yatılı’sının Haraç’ı var ya onun başkarakteri, çıkaramadın mı yosma?” Nazlı, cevap vermedi. Öğütme Odası Baş Müdürü, elindeki listeye dikkatlice bir kez daha baktı ve gözleri parıldadı, düşük bıyıklarını başparmağı ve işaret parmağı arasında zevkle ovuşturarak “Bildim şimdi kız seni. Sen şu şeytan tüyü olan olmalısın, dedikleri kadar da varmışsın cinsi şahane, neydi senin ismin?”
Vücudu ayakta duramayacak kadar yorgun olan, bedeni desteği alınmış körpe bir fidan gibi bükülen genç kadın Öğütme Odası Baş Müdürü’nü yanıtladı.
– İsmim Nazlı…
Öğütme Odası Baş Müdürü, yılışık bir gülümseme ile iştahı kabarmış, ağzının suyunu tutmakta zorlanan bir azgınlıkla Nazlı’ya baktı. Bildiği halde, Nazlı’dan duymak istediğini belli eden, imalı bir sesle sordu:
– O kadarcık mı kız? Sadece Nazlı mı? Kimlerdensin, kimin kaleminden döllenmesin, hangi öykünün karakterisin de seni Hafıza Silme Merkezi’ne yolladılar?
– Ben Nazlı, Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır’ın Nazlı’sı! Suat Derviş’in Nazlı’sı…
Kısa bir sessizlikten sonra Öğütme Odası Baş Müdürü, biçimsiz kocaman kafasını Nazlı’nın kiraz dudaklı yüzüne doğru iyice yaklaştırıp kemikli, iri burnunu Nazlı’nın yanaklarına sürterek:
– Vay vay vay! Takunyalı Nazlı. İplik fabrikasında çalışan bedbaht genç kız Nazlı. Çamurdan çamura yuvarlanan Nazlı. Patronunun verdiği ile yetinmeyip babasına da başkaldıran, sonra da gidip üç çocuklu tahıl tüccarına metreslik yapan Nazlı. Yoksa Suna mı demeliyim kız sana hııı, metresi olduğun tüccar gibi?
Nazlı, gözlerini sımsıkı yumdu. Öğütme Odası Baş Müdürü’nün nefesinin kokusu midesini kaldırıyordu. Öylesine tanıdık bir nefes kokusuydu ki Öğütme Odası Baş Müdürü’nün ağzından yayılan koku… Kazandığı üç kuruş parayı kendine harcayamayan, Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır’ın tüm kadınlarının üstüne sinen o kaba saba, sömürücü, kan emici koku. Yooo açlığın kokusu değil, aç-tok fark etmeksizin güçlünün, gücü elinde bir kırbaç gibi tutan vahşiliğin kokusu. Sabriye’nin, Çopur Emine’nin, Çakır Adviye’nin, Gülizar’ın, Sadberk Teyze’nin, Fatma Kadın’ın, Fazilet’in, annesi Huriye’nin ve kardeşi Melek’in, yoksul mahallelerin, yoksul kadınlarının üstüne üflenen o kaba saba koku. Öğütme Odası Baş Müdürü, bir iki adım geri çekildi. Elinde tuttuğu Hafızadan Silinmesi Gereken Öykülerin Kadınları Listesi’nden Nazlı’nın ismine gözlerini dikti, ismin karşısında yazılanları tepeden bakan bir ses tonuyla okumaya başladı.
– “Kuru fasulyeden, yağ kokusundan, yırtık, siyah önlükten bıktım. Yaşamak istiyorum ben… Yaşamak… Öteki insanlar gibi yaşamak istiyorum. Kurtulmak… Yatalak kardeşten, sarhoş babadan, açlıktan, yorgunluktan, on üç saat makine başında it gibi didinmekten kurtulmak istiyorum.” Demek kurtulmak istedin hıııı? Demek “çiçekli şapka alacağım” diye isyan edip babandan yediğin dayakla da akıllanmayıp yollu oldun ha?..
Nazlı yutkundu, cesaretini topladı. Cebinde sakladığı, iplik pavrikası patronunun kızının atölyeden geçerken düşürdüğü lavanta kokulu mendili çıkardı. Gönlünün öğürtüsünü alsın diye bir nefes kokladı.
– Beş saat değil, on saat değil, tam on üç saat durmamacasına… Gözümü açıp makinenin başına geçiyordum. Akşama kadar… Eve güç geliyordum. Ölü gibi döşeğe seriliyordum. Verdikleri de bir şey olsaydı bari… Kırk kuruş! Bana mı yeter, anama mı, yatalak kıza mı yoksa moruğun zıkkımına mı? Kimse bize acımıyordu, kimsede insaf yoktu! Hele pavrikada hiç yoktu. On üç yaşından beri, anlıyor musunuz on üç yaşından beri… Beni buraya neden getirdiniz?
– Laflara bak laflara. Neyine yetmedi kırk kuruş! Doğurup ana olup oturacağına büyük büyük laflar, tabiat dişiyi ne için yaratıyor? En büyük vazifen ne senin hııı? Do-ğur-mak! Ama sen kalkmış mevcudiyetinin sebebi olan analığı da sorgulamışsın. Seni iyice bir silmeli, hayır sizi dölleyen kalemler gerekirse kırılıyor, ölüp gidiyor ama siz yok musunuz, siz bre zararlı neşriyat artıkları, uğraştırıp durun bizi!
Nazlı, yoksulluğun en koyusunu yaşadığı çocukluğunun bütün hatıralarını bir çırpıda aklından geçirdi. Sonra fabrikadan arkadaşı Çakır Adviye’nin çocuğunun üstündeki yaraları gördüğünde gönlünün nasıl döndüğünü düşündü. Büyük tütün mağazasının kapısında, beraber oynaşarak annelerinin fabrikadan çıkmasını birlikte bekledikleri çocukluk arkadaşı dokumacı Fazilet’in öldüğü geceyi hatırladı. Fazilet’in anası Fatma’nın, parçalar gibi entarisinin önünü açıp ellerini göğsüne sokarak basmanın içinden iki tane içi boşalmış bumburuşuk deri torbasını çıkarıp iki eli ile ovuştura ovuştura feryat edişi kulaklarında uğuldadı. “Beş yaşına kadar emzirdim ben onu, besleyemedim ben onu. Niye verdim pavrikalara… Niye yıprattım ömrümün bir tek gülünü. Pavrikaya başladığında 12 yaşında yoktu. On iki yaşında çocuk dayanır mı? Gün oluyor biz katana kadar kadınlar dayanamıyoruz. Gözlerime perde mi indi? Nasıl görmedim ağzından kan gelinceye kadar onun yıprandığını. Zift yeseydin karı, onun ekmeğini yiyeceğine geberseydin de o yaşasaydı.”
Öğütme Odası Baş Müdürü’ne cevap vermeye tenezzül etmedi. Sadece göz ucuyla yüksek tavanlı, buz gibi ürkütücü binaya bakarak safça sordu.
– Burası da pavrika mı beyim?
Öğütme Odası Baş Müdürü ciddileşti. Kararlı, kendinden çok emin bir ses tonu ile:
– Sene 1937… Senin şimdiye çoktan unutulup gitmen gerekiyordu. Bunun için elimizden geleni de yaptık ama baktık ki unutulmuyorsun… Hadi kadın hadi, daha senden sonra Yıldız var sırada. Mesaim yoğun bugün. Sizin gibilerin aç karnını hala doyuruyoruz ama yetmezmiş gibi gece vardiyalarını bordrolara yansıtmıyoruz diye söyleniyorlar, neymiş Aysel Hanım altı yıl boyunca hiç zam alamamış. Fatma, dolum operatörü olarak 18 bin maaş alıyormuş da erkek işçiler onla aynı işi yaptığı halde 20 bin alıyormuş. Bozulan buzdolabını aylardır yenileyememişmiş. Tonaj lazım diye akşam yedilere kadar mesaiye bırakılıyorlarmış, bu kadar olsa iyi, senede bir gün 1 Mayıs İşçi Bayramları varmış, bak bak sen, resmi tatilmiş ama biz çalıştırıyormuşuz. İyi ya işte buzdolabı istemiyor muydun, yap fazla mesai, biriktir al. Sonra asgari ücrete zam diye çıkıyorlar karşımıza. On bin lira fazladan bile versek harcar bunlar, enflasyonu iyice şişirir, hele kadın kısmısı savruk olur zaten. Çiçekli şapka olmasa, başka şeyin hayalini kurar! Çok soğukta çalışmak zorunda oldukları için de sürekli hasta oluyorlarmış. Bak bir de bu patron düşmanlığının başını kadın işçiler çekiyor haaa. Sendikaymış da, üretimi durdurmaymış da. Çok yüz buldular çok! İnsan ekmeğini yediği adama karşı sadakatsizlik göstermemeli.
Nazlı, Öğütme Odası Baş Müdürü’nün bahsettiği yer bir pavrika olmalı diye düşündü. Son sözleri o kadar tanıdık gelmişti ki. Tabii ya, iplik fabrikasında çalışan 70’indeki kapıcı Hilmi Amca, pavrikada ayağını kaybeden köylü Arif’in hakkı için birlikte mücadele etmeyi savunan Namık Ağabey’e böyle demişti: “Efendisine ne kadar sadık olursa insan, o kadar adam olur. İnsan ekmeğini yediği adama karşı sadakatsizlik göstermemeli.” Öğütme Odası Baş Müdürü, paydoslarda ve paydos dönüşlerinde çalan düdük gibi bir düdük çaldı.
– Dütttttttttttttttttttt!
Düdüğün sesi Nazlı’ya iplik fabrikasının kocaman devlere benzeyen çarklarını, yağlı geniş kayışlarını, günün bazen on bazen on iki, hatta on dört saatini durup dinlenmeden çalıştıkları atölyeyi hatırlattı. Makineden adamlara, kadınlara benzeyen insanların, insan olduklarını unutuşunu hatırlattı. Makine ile insanı ayırt etmenin mümkün olmadığı fabrikalarda bir de kadın olmak, hem makine çarklarının dişleri hem patronların dişleri arasında olmayı gerektiriyordu. Şimdilerde de öyle miydi acaba? Öğütme Odası Baş Müdürü, düdükle birlikte açılan devasa demir kapıdan içeriye doğru ittirdi Nazlı’yı. Suat Derviş’in Nazlı’sını.
***
– Sözleşme hakkımız engellenemez. İş, ekmek yoksa barış da yok!
– Sendika anayasal haktır!
Çatalca’da hava buz gibiydi. İnsanın nefesini donduran, güneşin bile ısıtamadığı ayazı, kadın işçilerin türküleri, haykırışları, tüplerin üstünde demledikleri çayların dumanları ısıtıyordu. İçlerinden biri; kırmızı, ucu gül oyalı yemenisini başının arkasından bağlayan, elma yanaklı, elli-elli beş yaşlarında olanı “kaçak çay da koysaydın, imamın abdest suyu gibi oluyor sonra kız” diye mırıldanıyordu. Gerekirse kazan kazan mercimek kaynatırlar da ayaza yenik düşmezlerdi. Öylesi bir dirayet ile yoktan var eden hünerleri ile apak bir kavga veriyorlardı. Erkekler iyi örgütlenmişti de iş eylemlere gelince pek pratik oldukları söylenemezdi. Eeee, ne de olsa çekip çevirmeyi kadınlara yüklemişti ataların kanunları. İşte o hünerle direniş alanında kadın hâkimiyeti fazlaca hissediliyordu. Kırmızı, ucu gül oyalı yemenisini başının arkasından bağlayan, elma yanaklı, elli-elli beş yaşlarındaki kadın işçi, çay demleyen kadına laf attıktan sonra elindeki megafonla bağırdı, ardından alanda bulunan diğer işçiler ve onları ziyarete gelen örgütlerin, partilerin, sendikaların dayanışmacıları da onun söylediğini tekrar etti:
– Korku ölüme, cesaret zafere götürür!
– Korku ölüme, cesaret zafere götürür!
İşlenmiş et ürünleri üreten ve çalışanlarının yarısından fazlası kadınlar olan fabrikada artık çarklar patronun istediği gibi dönmüyordu. İşçiler sendikalaşma hakkını kullanınca patronun aklına diğerlerine hemen gözdağı vermek gelmişti. En iyi bildiği gözdağı elebaşlarını işten çıkarmaktı. O da öyle yapmıştı. 13 işçiyi işten attı. Eeee böyle yaparsa diğerleri ekmeğini yediği adama karşı sadakatsizlik göstermenin bedelini iyice bellerlerdi. Öyle olmadı. Fabrikadaki işçiler arkadaşlarının işe geri alınması ve sendikal özgürlüklerinin tanınması için iş yavaşlatma ve iş durdurma eylemleri yapmaya başladılar. Patron düşündü taşındı, tekrar düşündü, “13 işçi gözlerini korkutmadı, ben yapacağımı bilirim” dedi. Direniş, kapı önünde ve fabrika bahçesinde devam ederken, iş durdurma eylemlerine katılan 100 işçiyi daha işten attı. Sendikaya geçit vermeyecekti. Ekonomi bu haldeyken ne eksikleri vardı? 18-20 bin lira nelerine yetmezdi ki işçi sınıfının; doktor, mühendis, öğretmen ne alıyordu da bunlara ne oluyordu!
Patron, ne yaparsa yapsın fabrikada direniş büyüyordu. Bu direniş “bir hürriyet, onur, haysiyet mücadelesi”ne dönüşmüştü. Onu böylesi tarihi bir mücadeleye dönüştürenlerin başında da emekçi kadınlar geliyordu. Kimi zaman türküler söylüyor, moraller tükenmeye başladığında halaya duruyor ama direnmekten vazgeçmiyorlardı. Direnişteki kızlarını anneler, direnişteki annelerini ise kızları destekliyordu en çok. Kırmızı, ucu gül oyalı yemenisini başının arkasından bağlayan, elma yanaklı, elli-elli beş yaşlarındaki kadın işçinin kızı edebiyat fakültesinde öğrenciydi ve bir sabah eli kolu kitaplarla gelmişti direniş alanına. “Bakın size kimleri getirdim. Suat Derviş’in Nazlı’sını, Füruzan’ın Servet’ini, Reşat Enis’in Yıldız’ını… Tanımalısınız onları, tanımalısınız ki kadını Afrodit buhurdanından çıkarasınız!
***
Hafıza Silme Merkezi Öğütme Odası Baş Müdürü, odasında merkeze yeni getirilecek kadın karakteri beklerken kapısı çaldı.
– Gel!
Hafıza Silme Merkezi İstihbarat Birimi Subayı, telaşla içeri girdi. Elindeki fotoğrafları, Öğütme Odası Baş Müdürü’nün masasına bıraktı. Selam verdi ve son derece kaygılı bir sesle:
– Efendim, durum maalesef iyi değil.
Öğütme Odası Baş Müdürü, masasına bırakılan fotoğrafları eline aldı.
– Cık cık cık! Şu hale bak. Bu zararlı neşriyatları et ürünleri fabrikasına da soktular demek!
İstihbarat subayı:
– Evet efendim. Edebiyat fakültesi öğrencisi bir kadın, Zübeyde getirmiş. Bir yandan bize karşı mukavemet gösteriyorlar, yorgun düştüklerinde de bu zararlı neşriyatları okuyup birbirleri ile tartışıyorlar.
– Anlaşıldı, anlaşıldı. Bu kadınlara bu fırsatı vermeden silme işlemini başlatmalıyız.
Masasının üstünde duran Hafızadan Silinmesi Gereken Öykülerin Kadınları Listesi’ne bakıp tekrardan subaya döndü:
– Yıldız, Afrodit Buhurdanında Bir Kadın’ın Yıldız’ını hala getirmediniz mi? Nazlı ve Servet içerde. Onu da alınca silme işlemi için öğütmeyi derhal başlatacağız.
***
Nazlı; yüksek tavanlı, duvarları rutubetten yosun tutmuş, nemli soğuk bir esintinin içerde cirit attığı, loş ile karanlık arasında bir yerlerde gidip gelen Öğütme Odası’nda kendine verilen numaraya ait ranzayı buldu. Ranzanın üst katına çıkmak için merdivene yöneldi fakat alt katta paçavraya bürülü, üstüne tozlu denk çuvalları örtülmüş bir insan bedeni gördü. Duraksadı. Başını alt kattaki ranzaya doğru iyice uzattı. Yatan kişinin sadece burnuyla bir tutam saçı açıktaydı. Ne kadar çok şey örtünmüştü üstüne. Soğuktu içerisi ama kar da yağmıyordu. Uyuyor muydu acaba? Çekinerek dürtmeye başladı. Kıpırtı olmadı. Nazlı, Öğütme Odası Baş Müdürü’nün söylediklerini anımsadı: “Öğütme Odası’na senden önce almışız o erkek kuvvetli, iri ayaklı, civitli sularda elleri nasır tutmuşu. Adı da Servet’miş. Mülksüz Servet, sırtına vur, ekmeğini ağzından al Servet. Birinci Cihan Harbi’nden sonra Dizdar Hanım ile Rusihi Bey’in Horhor’daki konağına besleme verilen Servet.” Bu kıpırtısız yatan kadın Servet olmalıydı.
– Servet Hanım, Servet, Servet, Servet, hanımefendi, Servet…
Nazlı’nın seslenişlerine önce yanıt gelmedi. Birkaç saniye sonra alnına yapışmış kara gür saçları ile bir kadın çıktı çuvalların, çaputların altından. Korku dolu gözlerle Nazlı’ya baktı.
– Siz Servet olmalısınız. Ben Nazlı. Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır’dan. Bilir misiniz o romanı?
– Ben, ben aslında bilmiyorum. Ama ben ölmüştüm efem. Fatin Bey, benim kocam, o bulmuştu evde benim cesedimi, hem de söylene söylene.
Nazlı, Servet’e gülümsedi.
– Siz Füruzan’ın Parasız Yatılı’sındaki Haraç öyküsündenmişsiniz. Az önce o adam söyledi, nefesi kötü kokan o adam. Daha bir sürü lakırdı da etti. Siz öyküde ölmüşsünüz ama belli ki o bile sizi bunların öfkesinden kurtaramamış. Bizi buraya neden getirdiklerini biliyor musunuz?
Servet, Nazlı’yı baştan aşağı iyice bir süzdü. Güvendi. Olduğu yerde doğruldu, Nazlı’ya denk çuvallarının altında yer açtı. Gözüyle “gel, otur” dedi. Sonra içini çekerek sordu:
– Senin anan var mıydı?
Nazlı, anasını, Huriye’yi düşündü. Babası üstüne kuma getirdiğinde tek ses etmeyen anasını. Başıyla yanıtladı, Füruzan’ın Servet’inin sorusunu. Servet yeniden çok daha güçlü bir iç çekti:
– Ben anama dair tek bir an hatırlarım efem. O da varla yok arasında bir ses. “Ben kızımı vermem. Aç çıplak olsa da. … Nereden çıktı İstanbul’a çocuk taşımak? Parası da batsın bunun.” İşte bu cümle kadar benim anam. Evlatlık vermişler beni İstanbul’a, Horhor’a Dizdar Hanım ile Rusihi Bey’in konağına. Yedi ya da on yaşındaymışım, şimdi altmış ya da altmış üç olmam lazım. Sahi sene 1970 değil mi?
– Bilmem o kadar olmuş mudur? Ben 1937’yi bilirim. O tarihlerde döllenmişim Suat Derviş’in kaleminden. Öyle dedi Öğütme Odası Baş Müdürü. Sen benden epey sonra döllenmişsin belli ki Füruzan’dan. Baksana Servet Abla, iyi değil mi işte, konak diyorsun, ben hayatımda hiç konak görmedim.
– İyi ki görmemişsin yavrum. Konak neymiş biliyor musun benim gibiler için? Boğaz tokluğuna çalıştırılmak, konağın en ağır işlerini yapmak, ama en kötüsü nedir efem biliyor musun? Ah ben böyle efemli konuşuyorum, o yüzden hep saraylı hanım dediler arkamdan, konağın beslemesi olmama rağmen efem. Hay Allah, Çerkez Gülendam kalfadan öğrenmişim böyle efem demeyi konakta. Ne diyordum efem, en kötüsü diyordum değil mi? En kötüsü ne Dizdar Hanım’ı hamamda keselemek, ne çamaşır günü kazanların altını yakmak ne de kirliler kaynamaya atıldığında sopalarla çevirmek efem, en kötüsü…
Servet duraksadı. Sanki söyleyeceği şeyden ötürü Nazlı onu suçlayacakmış gibi savunmaya geçti:
– Bana kimse demedi bir şey karşısına alıp, ben konağın bahçesine bile çıkamazdım ki. Demedi kimse bana karşısına alıp bir şey. Ben hayır demesini hiç bilmedim ki efem… Üstelik evin beyine hayır demek nankörlük olur sanırdım. Gülendam kalfa “Servet kızım, beyefendi, hanımefendi bizim velinimetimizdir. Sebeb-i hayatımızdır. Onlara şükranını her an göster” demişti. Ben hiç bilmezdim ki hayır demesini.
İki göz iki çeşme ağlaya ağlaya anlatmayı sürdürdü Servet:
– En kötüsü de konağın beyinin daha çocuk yaştayken koynuna girip seni kızken kadın yapmasıymış. Bunu da sonradan öğrendim efem. Konak satılınca beni yaşlıca Fatin Bey’e verdiklerinde, onunla evlenince öğrendim. “Sen kız değilsin rezil, seni bana yutturdular” diye bağırınca kızlığımı kaybettiğimi anladım da içim kıyım kıyım kıyıldı.
Ben o anı hiç düşünmek istemem efem ama hep düşünürken bulurum kendimi. Hele o iş olduktan sonra, el öpmek ayrı dert olmuştu bana. Rusihi Bey, tıpkı eskisi gibi el uzatmasıyla karşılardı beni. Elini dudağıma götürürken bedenimi iten karanlık sürtünmeler açıkta yeniden oluyormuş gibiydi. Bayramları, o iş olduktan sonra hiç sevmedim ben efem, çok zordu Rusihi Bey’in elini öpmek. Fatin Bey de ona bakmam için almıştı zaten beni. O görevimi de yerine tam getiremedim. Adamdan önce ölüverdim efem.
Nazlı, Servet’in elinden tuttu.
– Bak Servet Abla, senin suçun değil. Sen neden var olmuşsun biliyor musun, seni, beni neden yaratmışlar? Bu sömürüyü gözler önüne sermek için. İşe de yaramış belli ki. Beni buraya getirirlerken “ev içi kadın emeği diye de azdı bu kadınlar iyice” diyordu subaylardan biri. Demek bak, şimdi hangi tarihteyiz bilmiyorum ama belli ki kadınlar mücadele ediyor. Pavrikadan da bahsetti. Et ürünleri üreten bir pavrikada kadınlar patronlara karşı başkaldırmış.
– Hiyyyy! Patrona karşı başkaldırmak mı, olur mu ki öyle şey? Bak ne diyeceğim Nazlı sana, haraç olmaz mı işçinin isteyecekleri. Konakta bir Şemsitap vardı. Aslında beni verdikleri Fatin Bey ile evlendirecekti hanımım onu ama sevdiği adama kaçtı. Sonra çeyizini almaya gelen kocasını kovdu Dizdar Hanımım. Gülendam Kalfa da “Vermezler bir şey, bunlar haraca alışık” dediydi, sonra da “Haraç nedir bilir misin? Bir insanın diğerinden hakkı olmayanı almasına haraç denir. Şemsitap’ın bu evde ne hakkı var? Karnını doyurmuş, ısınmış, barınmış” diye söylenmişti. Aslında o haraç değil hakmış efem, hakmış yavrum, öyle mi diyorsun sen şimdi!
Nazlı, başını Servet’in omzuna yasladı. Servet’in civitli sularda nasır tutmuş elini aldı sımsıkı kavradı.
– Öyle diyorum saraylı hanım. Öyle diyorum Servet Abla! Hakmış ve o hak tek başına dövüşerek değil, ötekilerle beraber olarak alınıyormuş. Babamı istemeyerek öldürdüğüm o gece anlamıştım asında bunu. İmdat diye bağırırken o gece! Bizi işte bu yüzden buraya getirmişler. Şimdi daha iyi anladım. Birlikte dövüşmesinler, unutsunlar yüz yıldır sürüp gidenleri, hatırlamasınlar diye.
O sırada Öğütme Odası’nın devasa kapısı büyük bir gürültü ile açıldı. Öğütme Odası Baş Müdürü’nün sesi yükseldi.
– Gir içeri bakalım Afrodit Buhurdanında Bir Kadın’ın Yıldız’ı.
Kapı kapanırken Müdür’ün sesi bir kez daha duyuldu:
– Servet, Nazlı ve Yıldız. Tamamız, öğütme işlemine birazdan başlayacağız. Bu defa sileceğiz hafızlardan bu üç kadını, anlaşıldı mı?
Maden ocaklarının karası gibi siyahlar içinde bir kadın, Nazlı ve Servet’in yanına doğru geldi. Tuhaf bir şekilde kömür karasını hatırlatan siyahlı kadın Öğütme Odası’nın koyu loşluğuna şafak vakti aydınlığı kattı. Nazlı, çekinerek:
– Hoş geldiniz, siz Yıldız olmalısınız. Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, Reşat Enis’in kaleminden döllenme… Bizi tanıyor musunuz? Neden buraya getirildiğinizi biliyor musunuz?
Yıldız, onları Hafıza Silme Merkezi’ne getirilirken tanımıştı. Subayların kendi arasında konuşmalarından biliyordu.
Servet, saflıkla:
Yıldız, kendi numarası yazan ranzaya doğru ilerleyip oturdu. Yüzündeki siyah dantelli örtüyü kaldırdı. Ayağındaki kömür karası iskarpinleri çıkardı. Sahi kimdi Yıldız? Kendi sütünü kendi evladına emziremeyen bir anne mi, yavrusunu fahişenin çocuğu demesinler diye başka bir kadına bırakan kadın mı? Anasız-babasız akraba yanlarında büyüyen bir kız çocuğu mu? Erenköy Kız Lisesi’ni bitirdiği gün oysa ne başka yazgılar düşlemişti kendisine ama amcasının evinde izzeti nefsine dokunulduğunda kaçtığı gün yıkılıp gitmişti o düşler. 16’sında bir avukat bürosunda işe başladığında anlamıştı bu dünyaya kız çocuğu olarak gelerek çok büyük hata yaptığını! Çoluk, çocuk, ev bark sahibi avukat, evet torunu yerindeki çocuğa tutulmuştu! İhtiyar, porsumuş vücudu ile taptaze kızın keyfini yerine getiremeyeceğini de biliyor, cömert davranıyordu: Yıldız, gönlünün çektiği delikanlı ile oynaşabilecekti! Hayat iğrençti. Yıldız, hayata atılışının daha ilk günlerinde yaşamaktan tiksindi, insanlardan korktu. O korku ile kaçtı avukatın yanından. Günlerce iş aradıktan sonra dokuma fabrikasında buldu bir iş. Sonra da yaşça kendinden büyük, aynı fabrikada çalışan Osman’a vardı. Gençliğini bekâr geçiren Osman ile evlenen Yıldız, onun erkeklik isteklerini yerine getiren bir dişi olmaktan çok, söküklerini yamayan, çamaşırlarını yıkayan, yemeğini pişiren, dertlerine ortak bir arkadaştı. İyi insandı Osman. Osman’ın bir akşam fabrikada bir işçiden duyduklarını telaşla anlatışını hatırladı. Yüksek sesle tekrarladı, hatırladığı sözleri:
Servet dizlerine vura vura:
Nazlı ve Servet anlamıştı Yıldız’ın ödediği bedelleri. Kendilerine de aynı bedeller ödettirilmişti. Kalkıp karalar içindeki Yıldız’ın ranzasına gittiler. Hem emekleri hem bedenleri sömürülen kadınlardı onlar. Yıldız’a sımsıkı sarıldılar. Üç kadının gözyaşlarının tuzu birbirine karışıyordu. Farklı öykülere yazılmışlardı, şimdi yolları Hafıza Silme Merkezi’nde kesişmişti. Onlar Afrodit Buhurdanına hapsedilmeye çalışılan kadınlardı.
***
Çatalca’da direniş alanında dinlenme vaktiydi. İşçi kadınlardan görece daha genç olanlardan biri yüksek sesle elindeki romandan bir pasaj okuyordu:
Genç işçi kadın, romanı okurken aniden çok tuhaf bir şey oldu. Şaşkınlık içinde:
Diğer işçi kadınlar, telaşla Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır ve Parasız Yatılı kitaplarının sayfalarını açmaya başladı.
Direniş alanındaki şaşkınlık yerini aynı hızla ciddiyete bıraktı. Kırmızı, ucu gül oyalı yemenisini başının arkasından bağlayan, elma yanaklı, elli-elli beş yaşlarında olan işçinin edebiyat fakültesinde okuyan kızı:
Kalabalıktan “Şimdi ne yapacağız, silinmelerini izleyecek miyiz?” sesleri yükseliyordu. Kırmızı, ucu gül oyalı yemenisini başının arkasından bağlayan, elma yanaklı elli-elli beş yaşlarında olan işçi kadın eline megafonu aldı:
***
Öğütme Odası Baş Müdürü, Silme İşlemi Teknolojik Birimleri Başkanı ile birlikte Öğütme Odası’nı yukarıdan gören camlı odada, Suat Derviş’in Nazlı’sının, Reşat Enis’in Yıldız’ının ve Füruzan’ın Servet’inin silinme işlemini yakından takip ediyordu. Öğütme Odası’nda çarkların çıkardığı gürültü, erkeğin kadına mutlak hâkimiyetinin zevkine sürüklüyordu Baş Müdürü. Musibetlerin, zararlı neşriyat artıkları kadın karakterlerin yok edilişinin hazzı ile kendinden geçiyordu Baş Müdür, düşük bıyıklarını başparmağı ve işaret parmağı arasında zevkle ovuşturuyordu. İçeriye telaşa giren güvenlik birimi subayı Baş Müdürün tadını kaçırdı:
Baş Müdür telaşla, Silme İşlemi Teknolojik Birimleri kapısını sıkıca kapatırken dışarıdan bir ses yükseldi, naralı bir ses:
İki bileği de kelepçe dövmeli Fosforlu, sağ elini gül memelerinin arasına soktu. Gül memelerin arasından bir şey çekti. O sırada Öğütme Odası Baş Müdürü, korkudan ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı, gözlerini kıstı. Fosforlu kahkahayı bastı. Gül memelerinin arasından çıkardığı tırnak törpüsü ile kırılan tırnağını törpülemeye başladı.
Onu ilk yakalayan, şişman ve yaşlı komiser koymuştu ona Fosforlu adını. O gece ona doğru çevirdiği elektrik ışığı saçlarına çarpıp böyle bin bir ışık yaratınca: “Burada bir fosforlu var…” demişti. “Kalk bakayım oradan Fosforlu!..” İşte o gün bugün ismi Fosforlu Cevriye’ydi. Fosforlu Cevriye, kırmızı, ucu gül oyalı yemenisini başının arkasından bağlayan, elma yanaklı, elli-elli beş yaşlarında olan işçi kadına başı ile işaret etti. Ardından kadınlar Silme İşlemi Teknolojik Birimleri Başkanını kollarından tutup Öğütme Odası’nı çalıştıran makinelerin başına getirdi. “Hangisi?” diye sordular. Silme İşlemi Teknolojik Birimleri Başkanı ürkek, sesi içine içine kaçan bir tonla “şu” dedi. Kırmızı, ucu gül oyalı yemenisini başının arkasından bağlayan, elma yanaklı, elli-elli beş yaşlarında olan işçi kadın, başkanın gösterdiği düğmeye bastı ve Öğütme Odası’nın çarkları bir anda durdu.
Öğütme Odası’nın kapısının kilidini açan kadınlar, Nazlı’yı, Yıldız’ı, Servet’i aralarına aldı. Kollarına girdiler. Nazlı, Servet ve Yıldız’a bakıp:
Fosforlu Cevriye, Nazlı’yı, Servet’i, Yıldız’ı görünce coştu. Kanı kaynadı. Darbukayı aldı, ellerinde defleri tutan kadınlara seslendi:
Kadınlar güldü, birbirine baktı ve bir ağızdan haykırdı:
Fosforlu’nun neşesi iyice demleniyordu. Kendisine eşlik eden kadınlardan birine daha döndü bir yandan darbukasını tıngırdatırken:
Önce Sinem başladı, ardından diğer kadınlar:
Ardından geldi bir zılgıt, bir alkış kıyamet. Fosforlu iyice coştu. Kolunun altındaki darbukaya vura vura, gül memelerini sallaya sallaya hem şarkısını söylemeye hem de gecenin kararttığı sokakları aydınlatmaya doğru yürümeye başladı. Ardında Nazlı, Yıldız, Servet ve sayısız kadınla. Gece Fosforlu’nun sesi ile çınlıyordu:
* Bu yazının kısacık hikâyesini paylaşmalıydım. Canım kadın Ebru Pektaş, “Vardiyamız için 8 Mart dosyası hazırlıyoruz, sen de Türk edebiyatında kadın emeği ile ilgili yazar mısın?” diye sorduğunda heyecanlandım, “seve seve denerim” dedim. Türk edebiyatında kadın emeğini duyunca aklıma ilk gelen isimler; Nazlı, Yıldız, Fosforlu Cevriye ve Füruzan’ın kadınları oldu. Onları nasıl anlatmalı diye düşünürken kendi kalemimce deneyeyim diye oturdum yazmaya ve bu yazı çıktı. Yazıda italik olarak kullanılan yerler romanlardan birebir alıntıdır. Beni yazmaya cesaretlendiren hem de yazma sürecinde cesaretime cesaret katan sevgili Ebru’ya sonsuz teşekkürler.
Editör: Ebru Pektaş
Düzelti: Ebru Pektaş
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Sinem Yıldız
Seslendirme: Füsun Özgeç
Yazar Hakkında Bilgi
12 Eylül 1980’de İstanbul’da doğdu. Gazetecilik eğitimi aldığı fakülte yıllarında, mesleği yerinde öğrenmeli diyerek çalışma hayatına atıldı. Yeni Binyıl Gazetesi Kültür Sanat sayfasında başladığı staj eğitiminin ardından 2002 yılının sonunda TV8 belgesel bölümüne geçti. Vildan Tekin ile birlikte yazdığı ¨Karadut¨ isimli romanın yanı sıra ¨Ağıt: Ararat'tan ve Ağrı'dan Yükselen Çığlık¨, ¨Çöldeki Balıklar¨ ve ¨Raman Petrol Kartalları¨ isimli üç kitabı bulunmaktadır. Yazıları çeşitli haber sitelerinde yayımlandı ve hala yazmaya devam ediyor.
Please login or subscribe to continue.
Üye değil misiniz? Üye olun. | Şifremi Unuttum
✖✖
Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.
✖