Background

Kadın Cinayetleri Politiktir

Hatice Özbay

Gerçeği Bilmek İstiyoruz

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2026 ilk altı ay raporu, ailelerin tanıklıkları ve kadın cinayetlerinin politik arka planı

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, 13 Temmuz 2026 Pazartesi günü saat 11.00’de Beyoğlu’ndaki Bilim Beyoğlu’nda düzenlediği basın toplantısında 2026 yılının ilk altı ayına ilişkin kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümleri veri raporunu kamuoyuyla paylaştı. Toplantıda platformun altı aylık araştırmasının sonuçları açıklanırken, yakınlarını şüpheli kadın ölümlerinde kaybeden sekiz aile de adalet arayışlarını anlattı.

Salona girdiğimde irkildim. Boş sandalyelerin her birinde bir fotoğraf vardı. Sanki her koltuk, “Benden önce burada bir kadın oturuyordu” diyordu. İzleyicilere ayrılan koltuklara, ölümleri hâlâ aydınlatılamamış kadınların fotoğrafları bırakılmıştı. Rojin Kabaiş, Gülistan Doku, Aysun Yıldırım, Mekiye Akyel, Ceren Ünal… Dijital ekrana yansıyan veriler okunurken platform temsilcileri raporun bulgularını aktardı. Ardından aileler söz aldı. Soruşturma süreçlerini, delillerin toplanması sırasında yaşadıkları sorunları, yıllara yayılan yargı süreçlerini ve adalet arayışlarını anlattılar. Sesleri zaman zaman titredi, gözleri doldu. Gerçeğin ortaya çıkması için mücadeleyi sürdüreceklerini aynı kararlılıkla söylediler.

Bu toplantıda açıklanan rakamlar 2026 yılının ilk altı ayına aitti. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ise benzer raporları uzun yıllardır düzenli olarak yayımlıyor. Her rapor; yeni isimler ekliyor, yeni dosyalar açıyor, yeni aileleri adalet arayışının parçası hâline getiriyor. O halde şu soruyu yeniden sormak gerekiyor: Her yıl benzer verilerle karşılaşıyorsak, bu tablo bize ne anlatıyor?

Salondaki kısa bekleyişin ardından ilk sözü Av. Gülsüm Kav aldı.

“Bugün burada çok ağır bir nedenle bir aradayız.

Ölümden ötesi yok denirdi ama varmış; şüpheli ölüm… Kızlarını, kardeşlerini, annelerini, yakını kadınları şüpheli biçimde kaybetmiş, gerçeği arayan ailelerle birlikteyiz. Yıllardır tek bir sorunun peşindeler: “Çocuğuma ne oldu?”

Normal bir hukuk devletinde bu sorunun cevabını aileler aramaz. Devlet bulur, savcılık bulur, etkin soruşturma bulur. Oysa bugün Türkiye’de aileler hem evlatlarını toprağa veriyor hem de gerçeği ortaya çıkarmak için devletin sorumluluğunda olan mücadeleyi vermek zorunda bırakılıyor. Yas tutmaya bile başlayamıyorlar. Şairin bir sözü vardır:

“Daha yavuz bir belge var mıdır ha

Gerçeği ararken parçalanmayı göze almış yüzlerden?”

İşte o yüzlerimizle karşınızdayız.

Bir kadın şüpheli biçimde yaşamını yitirdiğinde zamanla yarışılır. Delil beklemez. Gerçek beklemez. Adalet beklemez. Ama birçok dosyada ilk saatlerde yapılması gerekenler günler sonra yapılıyor; deliller eksik toplanıyor, önemli ihtimaller araştırılmıyor.

Bu yüzden yıllardır şüpheli kadın ölümlerinin görünmez bırakılmasına karşı mücadele ediyoruz. Çünkü şüpheli kadın ölümü yalnızca ölüm nedeninin bilinmemesi değildir; gerçeğin karanlıkta kalması ve adaletin yok olması demektir.”

Kav, konuşmasının devamında İstanbul Sözleşmesi’nin ve 6284 Sayılı Kanun’un uygulanmasının önemini yeniden hatırlattı. Kadınların yaşam hakkını korumanın devletin en temel yükümlülüklerinden biri olduğunu söyledi. “Gerçeği bilmek istiyoruz” diyen ailelerin talebini ise şu sözlerle özetledi: “Bu talep ne fazladır ne de ulaşılamazdır; hukuk devletinin en temel yükümlülüğüdür.”

Ardından söz Platform Genel Sekreteri Fidan Ataselim’e geçti. Ekrana bu kez 2026 yılının ilk altı ayına ait veriler yansımaya başladı. Rapor, yılın ilk yarısında erkekler tarafından 150 kadının öldürüldüğünü, 151 kadının ise şüpheli şekilde ölü bulunduğunu ortaya koyuyordu. Daha önce şüpheli ölüm olarak kayıtlara geçen 12 dosyada kadın cinayeti bulgularına ulaşılmıştı.

Veriler, kadınların en çok en yakınlarındaki erkekler tarafından öldürüldüğünü de ortaya koyuyordu. Öldürülen 150 kadının 64’ü evli olduğu erkek, 17’si birlikte olduğu erkek, 10’u daha önce evli olduğu erkek, 4’ü ise daha önce birlikte olduğu erkek tarafından öldürüldü. Başka bir ifadeyle, öldürülen kadınların 95’i yaşamlarının bir döneminde en yakın ilişki içinde bulundukları erkeklerin hedefi oldu.

Kadınların büyük bölümü evlerinde öldürüldü. Ulaşılabilen verilere göre öldürülen kadınların yüzde 61’i evinde yaşamını yitirdi. Sekiz kadın ise hakkında koruma kararı bulunmasına rağmen öldürüldü.

Araştırmanın bir başka çarpıcı verisi ise geride kalan çocuklardı. Öldürülen kadınların en az 68’inin çocuğu vardı, iki kadın hamileydi. Kadın cinayetleri, geride kalan çocukların yaşamını da doğrudan etkileyen bir toplumsal yıkıma dönüşüyordu.

Şüpheli kadın ölümleri raporun en dikkat çekici başlıklarından biriydi. İlk altı ayda 151 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu. Platform; geçmişte şüpheli ölüm olarak kayda geçen 12 dosyada kadın cinayeti bulgularına ulaşılmasını hatırlatarak, her şüpheli ölümün etkin ve bağımsız biçimde soruşturulması gerektiğini vurguladı. Dosyaların “intihar”, “kaza” ya da “belirsiz ölüm” değerlendirmeleriyle kapatılmasının gerçeğe ulaşmayı engellediği belirtildi.

Altı aylık veriler açıklanmaya devam ettikçe tablo ağırlaştı. Salondaki fotoğraflar o sayılara yüz kazandırıyordu.

Ailelere dönüldüğünde, ekrandaki veriler yerini yıllardır süren adalet arayışının tanıklıklarına bıraktı. Farklı kentlerden gelmişlerdi. Dosyalar farklıydı. Ortak olan ise aynı bekleyişti.

Eda Küçükbaltacılar’ın annesi Nurhayat Küçükbaltacılar, beş yıldır kızının dosyasının peşinden koştuğunu anlattı. Kızının arkadaşına gönderdiği “Başıma bir şey gelirse ben kendime hiçbir şey yapmadım, intihar etmedim” sözleriyle başlayan ses kaydıyla yıllardır adalet aradığını söyledi. Ardından salonda yankılanan şu soruyu sordu:

Adalete sığınamayacaksak kime sığınacağız?”

Mekiye Akyel’in ablası Halime Pirgil, konuşmasında kardeşinin ölümünün ardından yaşadıklarını da anlattı. Kardeşinin öldürüldüğünü, kemiklerinin kırıldığını ve tandırda yakıldığını söyledi. Aradan geçen zamana rağmen Mekiye’nin cenazesine ulaşılamadığını, bu nedenle bir mezarının bile bulunmadığını dile getirdi. Adalet arayışı sürerken tehdit edildiğini de paylaşan Pirgil, bütün baskılara rağmen mücadeleden vazgeçmeyeceğini söyledi. “İstiyorum ki en azından bir mezarı olsun” sözleri salonda derin bir sessizlik yarattı.

Aysun Yıldırım’ın annesi Hüsniye Yıldırım, yıllardır “intihar” denilen dosyada kızının tırnaklarından çıkan DNA’yı hatırlattı.

“Benim kızımın intihar ettiğine dair deliliniz nerede?”

Duygu Bölükbaş’ın annesi Nuriye Bölükbaş ise, aynı soruyu kendi kızının dosyası üzerinden ağlayarak dile getirdi.

“Delil yetersizliği denilerek dosya kapatıldı.”

İzmir’de şüpheli şekilde yaşamını yitiren Havin Aşkan’ın ağabeyi Bedirhan Aşkan, dosyadaki DNA bulgularına rağmen kardeşinin katilinin hâlâ dışarıda dolaştığını söyledi. “Kardeşimin katili dışarıda geziyor, kardeşim mezarda. Adalet istiyoruz.”

Kastamonu’da yaşamını yitiren Elif Özkan’ın ağabeyi Orhan Karadağ da kardeşinin ölümünün “intihar” olarak kayıtlara geçmesini kabul etmediklerini anlattı. Dosyanın yeniden ve etkin biçimde soruşturulmasını istedi.

Ankara’da yaşamını yitiren Ceren Ünal’ın annesi Yurdagül Doğan ise yıllardır bekledikleri adaletin sağlanmasını istedi. Her geçen günün acıyı azaltmadığını, bekleyişi büyüttüğünü söyledi.

Kadın cinayetleri, veri tablolarında bir satır veya bir sayı olarak yer alıyor. Oysa her satırın gerisinde parçalanmış bir yaşam, yarım kalmış bir aile, yıllara yayılan bir adalet arayışı var. Öldürülen kadınlarla birlikte annelerin, babaların, kardeşlerin, çocukların ve geride kalan herkesin hayatı değişiyor. Kimileri yıllarını adliye koridorlarında geçiriyor, kimileri hastalıkla mücadele ediyor, kimileri tehditlere rağmen dosyasının peşini bırakmıyor. Cinayet, işlendiği gün tamamlanmıyor; geride kalanların hayatında her gün yeniden yaşanıyor.

Sekiz konuşmanın ayrıntıları farklıydı. Ortak olan ise aynı sorulardı. Deliller neden toplanmadı? Dosyalar neden kapatıldı? Etkin soruşturma neden yürütülmedi? Çocuklarımıza, kardeşlerimize ne oldu? Salonda anlatılan her hikâye başka bir dosyaya aitti; adalet arayışı ise ortaktı.

Salondan tek bir ses yükseldi: “Gerçeği bilmek istiyoruz.”

Toplantıdan ayrılırken cebimde yalnızca bir veri raporu yoktu. Gülsüm Kav’ın hukuk devletini hatırlatan sözleri, Fidan Ataselim’in paylaştığı veriler ve yıllardır aynı soruyu sormaktan vazgeçmeyen ailelerin sesleri de benimle birlikte çıktı o salondan. Eve dönerken kafamın içinde dönen tek bir cümle vardı: Kadın örgütleri neden yıllardır aynı cümleyi kuruyor? O gün bu sorunun yanıtını bir kez daha gördüm: “Kadın cinayetleri politiktir.” Çünkü bu bir slogan değil, yaşananların özetidir.

Bu cinayetler rastlantısal değildir. Aynı ilişkiler içinde, aynı toplumsal yapı içinde, benzer biçimlerde tekrar eder. Raporda kadınların en çok en yakınlarındaki erkekler tarafından öldürüldüğünü görüyoruz. Cinayetlerin büyük bölümü evlerde işleniyor. Koruma kararına rağmen öldürülen kadınlar var. Şüpheli kadın ölümleri aydınlatılamıyor. Deliller zamanında toplanmıyor. Dosyalar yıllarca sonuçlanmıyor. Bütün bunlar bize tek tek erkeklerin şiddetini değil, erkek şiddetini mümkün kılan toplumsal ve siyasal zemini de gösteriyor.

İşte bu zeminin adı patriyarkadır. Ataerkil sistem, kadınları yalnızca aile içinde belirli rollerle tanımlayan bir kültür üretmez; aynı zamanda erkeklerin kadınlar üzerindeki tahakkümünü normalleştiren, kurumları da bu eşitsizlik içinde işleten bir düzen kurar. Kadın cinayetleri bu düzenin en görünür ve en ağır sonucudur.

Bu nedenle mesele yalnızca fail değildir. Devletin koruma mekanizmaları, kolluğun yaklaşımı, savcılık soruşturmaları, yargı süreçleri, sosyal politikalar ve eşitlik politikaları da bu tablonun parçasıdır. Bir kadın hakkında koruma kararı olmasına rağmen öldürülüyorsa, bir annenin yıllarca “Çocuğuma ne oldu?” diye adliye koridorlarında dolaşması gerekiyorsa, şüpheli ölümler etkin biçimde soruşturulmuyorsa artık yalnızca bireysel suçlardan değil, kamusal sorumluluktan da söz etmeliyiz.

Tam da bu nedenlerle 2025 yılının “Aile Yılı”, 2026-2035 döneminin ise “Aile ve Nüfus On Yılı” ilan edilmesiyle raporda ortaya çıkan tabloyu birlikte okumak gerekiyor. Kadınların en çok aile içinde ya da en yakın ilişki içinde oldukları erkekler tarafından öldürüldüğü bir ülkede, aileyi güçlendirmeyi hedefleyen politikaların kadınların yaşam hakkını nasıl güvence altına aldığı sorusu yanıtsız bırakılamaz. Kadını korumayan bir aile politikası, aileyi de koruyamaz.

Kadın cinayetleri politiktir. Çünkü bu cinayetler yalnızca kadınların yaşamını hedef almaz; kadınların yaşamı üzerindeki özerkliğini, eşit yurttaşlığını ve özgürlüğünü de hedef alır. Bu yüzden mücadele yalnızca failleri cezalandırma mücadelesi değildir. Aynı zamanda patriyarkaya, cezasızlık kültürüne, eşitsizliği yeniden üreten politikalara ve kadınların yaşam hakkını ikincilleştiren anlayışa karşı verilen bir demokrasi ve eşit yurttaşlık mücadelesidir.

2026 yılı ilk altı ay kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümleri verilerine Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun yayımladığı rapordan ulaşabilirsiniz.

https://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/3187/2026-yilinin-ilk-6-ayinda-erkekler-tarafindan-150-kadin-olduruldu-151-kadin-supheli-sekilde-olu-bulundu

Editör: Telli Kayalar
Düzelti: Telli Kayalar
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Yağmur Kaymakçı

Kadın Vardiyası – 2023
Bize Ulaşın: [email protected]

Login to enjoy full advantages

Please login or subscribe to continue.

Go Premium!

Enjoy the full advantage of the premium access.

Takipten Çık:

Takipten Çık Vazgeç

Cancel subscription

Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.

Go back Confirm cancellation