Çeviri Sabâ Esin 25 Şubat 2026
Silvia Federici’nin Caliban ve Cadı adlı eseri, antikapitalist feminizmin klasikleşmiş bir ürünüdür. Kitap; kapitalizmin cinsiyetçiliğe ve ırkçılığa yaptığı yatırımı incelerken, kapitalist sistemi sağlamlaştırmanın, kadınların boyunduruk altına alınmasına, siyahi ve yerli halkların köleleştirilmesine ve sömürgelerin yağmalanmasına nasıl göbekten bağlı olduğunu gösterir. Federici; özellikle ev içi alana hapsedilen kadınların emeği ve köleleştirilmiş işçilerin emeği olmak üzere, ödenmeyen emeğin, ücretli emeğin var olabilmesi için zorunlu bir dayanak olduğunu kanıtlar.
Federici her ne kadar Marx’tan yararlansa da(kitap temel olarak Marx’ın ilkel birikim kuramını yeniden ele alır) kapitalizmin herhangi bir ilerici özelliği olduğu yönündeki Marksist-Leninist fikri reddeder. Federici; ne sanayi ve üretkenlik artışının, ne teknolojinin, ne de merkezileştirici ve örgütleyici kapasitesinin kapitalizmde özgürleştirici bir tarafı olmadığını savunur. Tarihe kadınların perspektifinden bakmanın bunun nedenini açıkladığını iddia eder. Kurtuluş; kapitalizmin açığa çıkardığı dinamiklerle herhangi bir şekilde bağlantılı olmaktan ziyade, bu dinamiklerden bağımsız olarak, mücadele ve direnişten doğar. Bu makale; söz konusu iddiaları incelerken Federici’nin Marksizm’den ne ölçüde ayrıldığını, onu nasıl eleştirdiğini veya üzerine ne inşa ettiğini sorgular ve bunun siyasi sonuçlarını ele alır.
Marx’ın Yanında mı Karşısında mı?
Federici analizini, Marx’tan eleştirel bir kopuş ve onun en ciddi eksikliklerini gideren bir müdahale olarak sunar. Marx’ı, kadınları ücretli işten dışlayan ve onları erkeklere tabi kılan ataerkil düzenin ortaya çıkışını görmezden gelmekle suçlar. Marksizm’in, kadınların emek gücünün yeniden üretimindeki rolünü dikkate almadığını ve kadın bedeninin “yeni işçiler üreten bir makineye”1 dönüştürülmesini görmezden geldiğini ifade eder. Ve ona göre, eğer Marx tarihe kadınların perspektifinden bakmış olsaydı,kapitalizmi asla kurtuluşa doğru bir adım olarak nitelemezdi çünkü kadınların hiçbir zaman erkeklerin elde ettiği özgürlük kazanımlarına ulaşamadığını görürdü.
Federici, “kadın sorunu” üzerine klasik Marksist çalışmaları reddetmek yerine onları genişlettiğini kabul etseydi analizi daha güçlü olabilirdi. Zira Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde, tarihteki belirleyici faktörü “gündelik yaşamın üretimi ve yeniden üretimi”2 olarak sunar. Çalışmasına, tarihsel materyalizmin; geçim araçlarının üretimi ile insan neslinin üretiminin, yani iş ile aile örgütlenmesinin, bir toplumun gelişmişlik düzeyini belirlediği varsayımından yola çıktığını belirterek başlar.Yeniden üretim ile üretim arasındaki iç içe geçmiş bağlara yakından bakan Engels, özel mülkiyetin ve değişim değerinin ortaya çıkışını “kadın cinsinin dünya ölçeğindeki tarihsel yenilgisi”3 ile ilişkilendirir. Erkekler; sürüler, silahlar ve üretim araçları üzerinde mülkiyet iddia eder. Baba soylu miras ve otorite konusunda ısrarcı olup ev üzerinde kontrol kurarlar.Engels, kadınların ataerkil ve ardından tek eşli ailedeki ikincil konumunun, onları hizmetkârlığa indirgediğini açıklar: Kadın, erkeğin şehvetinin kölesi ve “sadece çocuk üretme aracı”4 haline gelmiştir. Dolayısıyla Federici’nin kadın bedenini yeni işçiler üreten bir makine olarak sunması, aslında Engels’in bir yüzyıl önce dile getirdiği bir anlayıştır.
Engels, tek eşli aileyi ekonomik bir birim; ilk iş bölümünün, ilk sınıf karşıtlığının ve ilk sınıf baskısının yeri olarak görür. Tek eşlilik; erkeklerin para kazanabildiği, mülk sahibi olabildiği ve miras bırakabildiği, kadınların ise bu haklardan mahrum kaldığı bir özel mülkiyet sistemine dayanır. Burada eş (kadın), bir hizmetçidir; emeği özel aile alanı ile sınırlandırılmıştır. Engels, “modernailenin, kadının açık ya da gizli ev içi köleliği üzerine kurulduğunu”5 vurgular. Ancak bu, tüm eşler için geçerli değildir: Proleter kadınlar, aslında burjuva kadınların mahrum olduğu özgürlüğesahiptir. Fabrikalarda ücret karşılığı çalışan proleter kadınlar, ailelerinin asıl geçim kaynağı haline gelebilir; böylece erkek üstünlüğünün maddi temelini ortadan kaldırarak proleter kadınların bağımsızlığını artırabilir.Engels bu noktada naif değildir. Ev içi işler ile ücretli istihdam arasındaki çatışmayı tam olarak tanır; bir kadının her ikisini birden yapmaya vakti yoktur. Ancak bu soruna, çiftlerin ev içi emeği kendi aralarında paylaştığı özel bir çözüm önermek yerine, meseleyi toplumsallaştırır: Kadınların kurtuluşu, toplumsal üretime katılmalarına ve tek eşli ailenin feshine bağlıdır. Dolayısıyla Federici’nin aksine Engels, özellikle proleter kadınlar açısından kapitalist gelişmede özgürleştirici bir boyut görür. Ücret kazanma imkânı, aynı zamanda ailenin ve topluluk yaşamının dar sınırlarından kopma imkânı da olabilir. Ev içi emeğin angaryasındaki bir azalma, özgürlük olasılıklarını artırabilir.
Federici, Engels’i dikkate alsaydı analizi farklı olur muydu? Muhtemelen hayır. Federici’nin odak noktası Avrupa Orta Çağı ve kapitalizme geçiş sürecidir; çünkü o, ezilen ama görece kendi kendine yeten kölelerin yaşam biçiminde takdir edilecek pek çok yan bulur. Köylü hane halkı içindeki ataerkil ilişkileri ve birbirine sıkı sıkıya bağlı tarım topluluklarının dayattığı kısıtlayıcı beklentileri ise görmezden gelir. Engels’in kendisi, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde Orta Çağ hakkında nispeten az şey söyler; bu dönemi esasen şövalyelik kuralları ve romantik, cinsel aşk ideali üzerinden ele alır. Onun derdi, kapitalizmin doğuşuyla değil, aile ile özel mülkiyet arasındaki bağlarla ilgilidir.
Yaklaşımları arasındaki fark, kadınların dikkate alınıp alınmamasından ziyade feodalizme dair değerlendirmelerinden kaynaklanır. Diğer bir deyişle bu bir zamanlama meselesidir: Kadınlar hangi tarihsel noktada ve hangi tarihsel süreçler aracılığıyla boyunduruk altına alınmıştır? Engels, burjuvazi ve kapitalizm öncesi aileyi, özel mülkiyete dayalı ekonomik ve hiyerarşik bir üretim ve yeniden üretim düzeni olarak görür. Ona göre kadınların yenilgisi tarih öncesinde gerçekleşmiştir; üretim ve yeniden üretim arasındaki ilişkiler diyalektik bir etkileşim içindedir, dolayısıyla zaman içindeki değişimler hem özgürleştirici hem de baskıcı boyutlar taşıyabilir. Feodal köylülüğe odaklanan Federici ise dayanışmacı ve kendi kendine yeten düzenlemeler sunar. Cinsiyete dayalı iş bölümü burada bir güç kaynağıdır: Köylü kadınlar eğirme ve hasat işlerini genellikle birlikte yürütürler; mahrumiyet ve izolasyon yerine, toplumsallık ve dayanışmayı deneyimlerler. Federici bu nedenle kapitalizmi, kadının konumunu sarsan gerici bir toplumsal gelişme olarak sunar.
Kapitalizmin Şiddetli Yükselişi
Caliban ve Cadı, Avrupa’da feodalizmin sonunu ve kapitalizmin yükselişini analiz eder. Kitap; 17. yüzyıl felsefesindeortaya çıkan irade, Akıl ve beden hakkındaki yeni anlayışlara dair bir tartışmayı, kapitalist şiddetin yüzyıllar boyunca süregelen devamlılığına dair sayısız düşünceyi ve toplulukları bölmek ve boyunduruk altına almak için tasarlanmış bir terör aracı olan cadı yakma eylemlerine dair eşsiz bir odağı içerir. Kadınlara yönelik (özellikle yaşlı kadınlar, toplumun dışına itilmiş kadınlar, köylü kadınlar ve özgün bilgiye sahip kadınlar) en uç siyasi şiddet biçimlerinden birinin tarihi, kapitalizm tarihinde kadınların konumuna daha fazla dikkat edilmesini arzulayan feminist okurlar için Caliban ve Cadı’nın cazibesini artırmıştır. Cadıların ve cadı avlarının anlatısı kitabın çekiciliği açısından merkezi bir yerde dursa da Federici’nin argümanının teorik özünü kapitalizmin şiddetli yükselişine dair açıklamaları oluşturur.
Federici, farklı zaman ve mekânları birbirine harmanlayan geniş bir perspektifle, kapitalizmi yüzyıllardır süregelen anti-feodal mücadelelere yanıt olarak gelişen bir karşı-devrim olarak sunar. Köylüler; zorunlu askerliğe, emekleri üzerindeki artan taleplere, keyfi vergilendirmeye ve gıda ile yakacak için bel bağladıkları ortak alanların gasp edilmesine karşı direniyorlardı. Kentlerde gündelikçiler ve zanaatkârlar; soylulara ve tüccar burjuvaziye karşı isyan ediyordu. Dine aykırı hareketler sadece Kilise otoritesine kafa tutmakla kalmıyor, cinselliğe ve yeniden üretime dair alternatif yaklaşımlar sunuyordu. Federici, bu topluluklardaki kadın liderliği sayesinde, söz konusu mücadelelerde hiyerarşileri yıkmayı ve eşitlikçi toplumsal ilişkiler kurmayı amaçlayan tabandan gelme bir kadın hareketinin kanıtlarını bulur.Kara Veba’nın nüfusu kırması, hayatta kalan işçi ve köylülerin gücünü artırmıştı; işverenler artık emekleri için rekabet etmek zorundaydı. Köylerin tamamı kira ödemeyi ve hizmet vermeyi reddediyordu. Egemen sınıfın aşağıdan gelen bu güç patlamasına verdiği yanıtlardan biri, sınıfsal dayanışmayı vahşi bir cinsel savaş yoluyla baltalamak oldu. Proleter kadınlara yönelik tecavüz suç olmaktan çıkarıldı ve fuhuş, devlet yönetimindeki genelevlerde kurumsallaştırıldı.
Federici, kapitalizmin yükselişinin aynı zamanda bir birikim krizine yanıt olduğunun altını çizer. Halkın bitmek bilmeyen isyanları ve çalışmayı reddetmesi nedeniyle, feodal ekonomi artık kendini yeniden üretemez hale gelmişti. Yeni zenginlik kaynakları arayışına giren Avrupalı egemen sınıf; “fethe, köleleştirmeye, yağmaya, cinayete; kısacası zora”6 yönelmişti. Marx, zora dayalı bu yönelimi, Kapital’in sekizinci bölümünde burjuva ekonomi politiğinin ilkel birikim anlayışına getirdiği güçlü eleştiriyle betimler. İlk kapitalistlerin serveti; sıkı çalışmanın, tutumluluğun veya zekânın bir sonucu değil; işçileri topraklarından koparan, onları geçim araçlarından mahrum bırakan ve hayatta kalmak için emek güçlerini satmaya zorlayan devlet yaptırımlarının ve yasa dışı şiddetin bir ürünüydü.
İlkel birikimin bu Avrupa boyutu; sömürgeleştirilmiş topraklardan altın ve gümüş çıkarılmasına, sömürgeciliğe, soykırıma ve Afrika köle ticaretine eşlik etmiş ve bunlara bağımlı kalmıştır. Bu ana fikir bizzat Kapital’den gelse de Federici, Marx’ın analizinin “ücretli sanayi proletaryası” ve “‘özgür, bağımsız işçinin”7 oluşumu perspektifinden yapıldığını savunur. Marx’ı, ilkel birikimin kadınların toplumsal konumu ve emek gücünün yeniden üretimi üzerindeki etkilerini ihmal etmekle suçlar. Eğer Marx bu etkilere odaklansaydı, ilkel birikimin aynı zamanda “işçi sınıfı içinde bir farklılıklar ve bölünmeler birikimi”8 olduğunu fark edecekti. Böylesi bir tanımlama, Marx’ın kapitalizmi herhangi bir şekilde ilerleme ile ilişkilendirmesini engellerdi; zira kapitalizmin her zaman sadece bölünme ve daha acımasız kölelik biçimleri dayattığını anlamış olurdu.
Federici’nin ilkel birikimi yeniden tanımlama çabası, Marx’ın anlatısını derinleştirir ve genişletir. Toprak özelleştirmelerinin ve “çitlemelerin”kırsal yaşam üzerindeki özgün etkilerini açığa çıkarır. Yakacak oduna, meyveye ve şifalı otlara, küçük av hayvanlarına ve otlaklara erişim sağlayan ortak kullanım alanlarından mahrum bırakılan köylülerin beslenme düzeni ciddi şekilde kötüleşti; açlık arttı. Ortak alanların kaybının toplumsal etkileri de oldu; kamusal alanlar yok edildi, aile ve topluluk bağları çözüldü. Bu kayıp, özellikle kadınlar için çok daha ağır oldu; çünkü hem şiddete maruz kalma riskleri hem de bakım sorumlulukları nedeniyle iş aramak için yollara düşme imkânları daha kısıtlıydı. Geçim araçlarına erişememek onları hayatta kalmak için başkalarına bağımlı hale getirdi.Üretken olmadığı gerekçesiyle değersizleştirilen ev içi emek, kadının doğal görevi olarak sunulmaya başlandı. Kadınlar ayrıca ev dışındaki atölye ve zanaat işlerinden de dışlandılar. Bu dışlanma ve eve hapsedilme; kadınların kendi başlarına sözleşme yapmalarının, ücret kazanmalarının veya mülk sahibi olmalarının yasaklanmasıyla hukuki bir statü kazandı. Kısaca, üretim piyasaya ne kadar çok yöneldiyse yeniden üretim emeğinden o kadar çok koparıldı.
Federici, kadınların “tarihsel yenilgisini” bu yeni cinsiyete dayalı iş bölümünde konumlandırır.9 Özellikle proleter kadınların, el konulan ve çitlenen toprakların yerine geçen ortak alan haline geldiğini savunur. Kadın emeği; rıza ya da tazminat gerektirmeyen, serbestçe erişilebilir bir “doğal kaynak” gibi görülmüştür. Kadınların ortak alana dönüştürülmesini “ücretin patriyarkası”ile ilişkilendirir. Proleter kadınların kocalarına olan özgün bağımlılığı, sadece ücretli işten dışlanmalarından değil; ücretli işe dâhil olduklarında bile ücretleri üzerinde kocalarının hak sahibi olmasından kaynaklanıyordu.
Federici bu noktayı Marx’ın görüşünün açık bir genişletmesi olarak sunmasa da Marx Kapital’de makineler üzerine yaptığı tartışmada benzer bir tespitte bulunur. Makinelerin devreye girmesinin,bir kapitalisti, kadın ve çocukların daha ucuz emeğine nasıl aç hale getirdiğini not eden Marx şöyle yazar: “Önceden işçi, özgürce elden çıkardığı kendi emek gücünü satardı. Şimdi ise karısını ve çocuğunu satıyor. O artık bir köle tüccarıdır”.10 Kadının kendi ücreti üzerindeki hakkının yokluğu, proleter kocanın neden karısını ve çocuğunu “sattığını” açıklar: Kadının kazandığı ücrete erkek el koymaktadır. Dolayısıyla Marx, kadınların konumunu bir ortak alan analojisiyle analiz etmemiş olsa da (her ne kadar burjuva evliliğini ortaklaşa eşler sistemi olduğu için eleştirmiş ve “burjuvanın, karısını salt bir üretim aracı olarak gördüğünü” belirtmiş olsa da), kapitalizmin kadınlar üzerindeki zalim, aşağılayıcı ve yoksullaştırıcı etkilerini görmezden gelmemiştir.11
Dahası Marx, Kapital’deki göreli artı-nüfus üretimi ve sanayi yedek ordusunun çeşitli kesimlerine dair tartışmalarının yanı sıra “İrlanda sorunu” üzerine yazılarında; sermayenin toplumsal kolektif işçiyi üretirken, aynı zamanda proletarya içinde nasıl yeni bölünmeler yarattığını ve var olanları derinleştirdiğini belgeler. Marx’ın Kapital’deki amacı, iş gücüne dâhil olmayan “tehlikeli sınıflar” da dâhil olmak üzere, işsizlerin veya işi olmayanların bile hâlâ işçi sınıfının üyeleri olduğunu göstermekti. Marx, “ücretli sanayi proletaryasını” kapitalizmi yenmenin tek sonucu ve yegâne devrimci gücü olarak ayrıcalıklı kılmak yerine; sermayeye bir bütünlük olarak bakıldığında, “işçi sınıfının, doğrudan emek sürecinde yer almadığı anlarda bile, tıpkı sıradan iş araçları gibi sermayenin bir eklentisi”12 olduğu konusunda ısrar etmiştir. Bu haliyle, işçilerin ve ezilenlerin bu kapsamlı sınıfı, kapitalist sömürüyü ortadan kaldırma çıkarına ve kapasitesine sahip muazzam bir karşı-gücü temsil eder.
Marx, ilkel birikim ve çitleme hareketi üzerine tartışmalarında, köylülerin topraklarından mülksüzleştirilmesinde devlet gücünün rolüne değinir. Federici de devletin rolüne bakar ve kadınların yenilgisindeki iki temel müdahale biçimini vurgular. Devletin nüfus artışına dair saplantısı, yeniden üretimi kontrol altına almaya ve kadınları doğurmaya zorlamaya yol açmıştır. Doğum kontrolüne, kürtaja ve bebek katline karşı ağır cezalar getirilmiştir. Ebeler, erkek doktorların denetimi altına alınmıştır. Devlet ayrıca, düşkünler evlerine hapsedilmiş yoksul insanlara yiyecek dağıtılan kamu yardımı biçimlerini hayata geçirmiştir. Federici, bu yardımların “sadece açlık ve terör yoluyla hüküm süren bir kapitalist sistemin sürdürülemezliğinin ilk kabulü”13 olduğunu savunur. Devlet, kapitalizm tarafından yoksullaştırılan insanlara asgari düzeyde yardım sağlayarak sınıfsal ilişkileri güvence altına alma ve kapitalistler için bir yedek işçi ordusunu hazır tutma işlevi görmüştür. Böylece devlet, bir sistem olarak kapitalizmin yeniden üretiminin sorumluluğunu üstlenmiştir.
Kadınlara yönelik devlet terörü, kadın düşmanlığının tırmandırılmasıyla desteklendi. Kadınlara dair kültürel temsiller giderek daha olumsuz bir hal aldı. Kadınlar cadı görülerek şeytanlaştırıldı; çeşitli suçlar ve ahlaksızlıklarla itham edildiler ve genel olarak aşağı, tahakküm altına alınması gereken varlıklar olarak konumlandırıldılar.
Kadınların boyunduruk altına alınmasına, sömürgelerin boyunduruk altına alınması eşlik etti. Marx’ın da kabul ettiği üzere sömürgeci yayılma hem Afrikalı kölelerin ticaretini hem de yerli halkların fethini ve soykırımını beraberinde getirdi. Bölünmeyi derinleştirmek için kültürel kaynaklar bir kez daha seferber edildi: “Yukarıdan aşağıya ayrıştırılmış, ırkçı bir toplum inşa edildi”.14 Tıpkı devletin kadınları mülkiyet ve sözleşme haklarından mahrum bırakması gibi, yeni yasalar da siyahi ve yerli halkları daha önce sahip oldukları haklardan mahrum bıraktı ve sonuç olarak köleliği miras kalan bir durum haline getirdi. Doğurganlık ve yeniden üretim konusundaki saplantı, bu kez köleleştirilmiş bir iş gücünün zorla üretilmesine odaklanarak şiddetlendi.Burada önemli olan nokta; Federici, sömürgeleştirilmiş ve köleleştirilmiş işçilerin maruz kaldığı koşullardan dolayı beyaz Avrupalı işçileri suçlamaz. Haklı olarak egemen sınıfı kusurlu bulur ve egemen sınıfın ücreti, emeği bölmek ve disipline etmek için bir araç olarak kullanmaya nasıl devam ettiklerini gösterir. Atlantik’in iki yakasındaki işçiler küresel bir montaj hattıyla birbirine bağlanmıştı. Şeker, pamuk ve tütün gibi hammaddeler; ekim emeği ile fabrika emeğini, ücretsiz olanla ücretli olanı birbirine bağlıyordu. Ortak ezilme deneyimleri; hizmetçileri, borçluları, suçluları ve köleleri direniş topluluklarında birleştiriyor; egemen sınıf ise bu birliği ırksal kategoriler ve ırkçı ideolojiler inşa ederek kırmaya çalışıyordu.
Federici, köleleştirilmiş Karayipli kadınların yaratıcılığına özel bir dikkat çeker. Sömürgelerdeki yapay düzeyde düşük üreme oranları, bu kadınların, köle sahiplerinin kendilerini damızlık gibi kullanma çabalarına rağmen çocuk doğurmayı reddettiklerini gösterir. Bazı adalarda, köleleştirilmiş kadınlar, sadece evlerin bahçeleriyle ilgilenmekle kalmamış; hane halkını doyurmaya yetecek ve hatta takas için pazara götürülecek miktarda ürün yetiştirmişlerdir. Ekim ve satış yapmaları yasaklandığında dahi bu emeklerini sürdürmüş; böylece hem birbirleriyle hem de bazı beyaz proleter kadınlarla bağlarını derinleştirmişlerdir. Federici, köleleştirilmiş Karayipli kadınların “hayatta kalma stratejilerine ve kadın ağlarına dayanan bir özgüven siyaseti”15 geliştirme biçimlerine hayranlık duyar. Onların, yasal olarak özgürleşmeden çok daha önce, aslında bir anlamda özgür olduklarını öne sürer. Federici, Avrupa kölelerine dair anlatısında olduğu gibi burada da emeğin biçimsel olarak özgür olup olmamasından ziyade geçim koşullarını ön plana çıkarır.
Farklılıkların Birikimi
Caliban ve Cadı’ya yönelik bir dizi eleştiri getirilebilir: Federici’nin Marx’ı yanlış tanıttığı, argümanının yeterince diyalektik olmadığı, tarihsel anlatısının Orta Çağ boyunca Avrupa genelindeki aşikârfarklılıkları tasvir edemeyecek kadar geniş ve belirsiz olduğu ve hatta üzerinde durulan yılları ve bölgeleri bile açıkça belirtmediği söylenebilir. Bu eleştiriler; haksız sayılmamakla birlikte, kitabın antikapitalist feminizm açısından taşıdığı önemi gözden kaçıracaktır. Federici, kapitalizmin farklılıkların üretilmesine ve yoğunlaştırılmasına yaptığı yatırıma odaklanan bir analiz modeli sunar. Kapitalizmin, güçlü kadınları etkisiz hale getirmek ve işçi sınıfı birliğini bozmak için erkekler ve kadınlar arasındaki farkları nasıl körüklediğini ortaya koyar. Aynı sürecin sömürgecilikte de işlediğini; beyazlar ile siyahi ve yerli halklar arasındaki teması yasaklamak, hatta şeytanlaştırmak için ırkçılığın yukarıdan aşağıya nasıl dayatıldığını gözler önüne serer. Federici, kendini liberal kesişimsellik teorisine sabitlemek yerine, ezilenlerin ve dışlananların mücadelesinin, yani kapitalizmin her zaman yok etmeye çalıştığı dayanışma bağlarının izini sürer.
Federici, Marx’ın, kapitalizmin emekçi halklara getirdiği ve getirmeye devam ettiği sefalete karşı ilgisiz kaldığına işaret eder.Ancak bu, gerçeklikteno kadar uzaktır ki! Marx, kapitalist sistemi canavarca ve vampirik olarak betimleyerek, “gözü kara bir terörizm” içeren bu düzenin dehşetini ve sefaletini durmaksızın dile getirmiştir. Diğer yandan Marx, işçilerin enerjilerini hem üretimde hem de siyasette birleştirdiklerinde ortaya çıkan o muazzam kapasiteyi de görmüştü. Bu geniş tabanlı ve hatta uluslararası dayanışmanın koşullarını yaratan bizzat kapitalist üretim biçimiydi.Kapitalizm altında bu üretken kapasite; kâra ve sermayenin kapitalistlerin elinde birikmesine yönlendirilirken, işçi sınıfı içindeki bölünmeler bu ihtiyaçlara hizmet etmek için derinleştirilir. Sosyalizm altında ise işçilerin yaratıcı ve üretken kapasiteleri, tüm canlıların büyüyüp gelişebilmesi için halkın ve gezegenin ihtiyaçlarını karşılamaya yönlendirilecektir.
* Bu yazı 10 Kasım 2020 tarihinde Liberation School web sitesinde yayınlanmıştır.
Yazar: Jodi Dean
Erişim: https://liberationschool.org/silvia-federici-women-and-capitalism/
Dipnotlar:
Editör: Telli Kayalar
Düzelti: Telli Kayalar
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sâba Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Su Efsane Akpınar
Please login or subscribe to continue.
Üye değil misiniz? Üye olun. | Şifremi Unuttum
✖✖
Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.
✖