Serbest Kürsü Ravza Bölükbaşı 8 Şubat 2026
Son zamanlarda kent ve kentli kavramlarını sıkça görüyoruz. Ancak bu kocaman, hiç durmadan işleyen kentler ne kadar biz kadınlara “aitlik hissi” uyandırıp kentli hissettiriyor? Öncelikle “kentli” nasıl hissedilir diye düşündüğümde o kenti seyretmek aklıma geliyor. Bu seyri gerçekleştirmek içinse yürümek, oldukça keyifli bir tercih. Tam da bu noktada yapılan eylem, bir kavrama dönüşüyor. Hem de cinsiyetli bir kavram; şayet erkeksen “flanör”sün, kadınsan flanöz.
Flanör kavramı 19. yüzyılın ilk yarısında “amaçsızca dolaşan kişi” anlamıyla Paris’te kullanılmaya başlanmıştı. Bu amaçsızca dolaşabilen kişi, elbette kadın değil ancak bir erkek olmalıydı. Gel gelelim bu kavram uzun yıllar boyunca dişilleştirilmedi çünkü böyle bir ihtiyaç olduğunun bile kimse farkında değildi. Ayrıca Avrupalı erkekler flanörün aynı zamanda “görünmez” olması gerektiğini iddia ediyordu. Bir kadın ise onlar için görünmez olamazdı; kadın zaten erkeğe görünmek için sokağa çıkıyor, süsleniyor ve sosyalleşiyordu. Kadın görünmez olmayı istiyorsa evde kalmalıydı. “Erkeklere has” olan bu kelimenin dişil hali sözlüklerce hala tam olarak kabul edilmedi.1 Ancak flanözlüğün kendisi, eylem halinde kendi gerçekliğini doğurdu ve nihayet lügatımıza da eklendi. Her ne kadar cinsiyetli ve sınıfsal engellerle çevrili olsa da biz artık sokakta aylak dolaşan kentli kadınlara aşinayız; büyük kentler, çeşitli koşullarla da olsa, sokakta olma fırsatını bize verdi. Fakat bir çoğumuz evden işe/işten eve gitmek için sokakları kullanırken ve eril gözler her an bizi izlerken kentte ne kadar aylak gezebiliyoruz?
İçinde yaşadığımız ülkenin kocaman kentlerinde soluk alıp aylaklık yapabilmek için cinsiyet gözetmeksizin, oldukça uzun çalışma süreleri, tek bir güne düşen izin günleri ve ekonomik kaygılar barikat olup karşımıza çıkıyor. Bu kaygılara ek olarak kadınlar için emeğin görünmeyen yüzü olarak ifade edilen çeşitli bakım sorumlulukları da yeni bir barikat oluşturuyor. Her barikatı teker teker aşan kadınlar ise ancak “makul” saatlerde sokağa çıkıp kentin gözlemleyici bir parçası olabiliyor. Kadınlar, kendileri için “uygun bulunmayan” saatlerde ise, bu barikatı da aşmak için yıllardan beri 25 Kasım ve 8 Martlarda gece yürüyüşleri yapıyorlar. Sokakta tek başına, gece vakti yürümek için önünde yüzlerce engelle karşılaşan kadınlar “asla yalnız yürümeyeceksin” deyip, kız kardeşinin elini tutup binlerce kadın olup yürüyorlar yani.
Kendime ve kız kardeşlerime soruyorum. İçimizin bunaldığı, sorunlarımızla baş edemediğimiz veya heyecanımızın uyutmadığı gecelerde sokağa çıkıp yürüyüş yapmayı ya da bir parkta oturup soluklanmayı istedik mi? Dostlarımızla geçirdiğimiz keyifli bir akşamın sonunda evimize giderken kendimizi güvende veya görünmez hissediyor muyuz? Akşam vardiyası sonrası evine dönmeye çalışan bizler sokağı adımlarken kent ne kadar bizim kentimiz oluyor?
Kent biz kadınlar için tam olarak hiçbir zaman hiçbir saat huzurlu değil. Ne gün doğarken ne gün batarken ne de gün bittiğinde. Günümüzde şehirler büyüdükçe büyüdü ve semtler bir ilçe kadar oldu. Bir nebze merkezden uzak oturup şehrin başka bir mahallesine gidip orayı keşfetmek istiyorsak, zor olanı seviyoruz demektir. Çünkü oldukça gelişmiş büyükşehirlerimizde toplu taşıma gün sona ermeden bitmiş oluyor. Şanslıysak ve seferler bitmediyse zaman zaman kıyafetimizin gölgesinden korkarak, tacize uğramadan eve gitmeye çalışıyoruz. 19. yüzyılın başında, her şeye laf yetiştiren erkekler bir konuda ne yazık ki haklıydı. Sebebi ise bizim görünür olmayı tercih etmemiz değil, istesek bile görünmez olamayışımız ve tacizin kol gezdiği sokaklarda görünüş fark etmeksizin her kadının tetikte hissetmesidir.
Tüm barikatları ve görünmezlik sorununu aştık diyelim. Kenti adımlıyoruz ve bolca ışıksız ara sokağı geçiyoruz. Böyle durumlara alışık olduğumuz için ya dinlediğimiz şarkının sesini kısıyoruz ya da tek bir kulağımıza takılı olan kulaklıkla idare ediyoruz. Fakat çok da alışık olmadığımız bir durumla karşı karşıya geliyoruz. Kentler artık bildiğimiz gibi değil çünkü suç çeteleri ülkenin her bir semtine ulaşmış ve köşe başları tutulmuş; parklar güvenli değil, oturup dinlenemiyoruz. İşte yeni bir barikat daha.
Yine bir akşam yürüyüşündeyiz ve bu sefer kararlıyız. Sokağa çıktık yürüyoruz fakat bir şeyler ters gidiyor. İlerdeki sokakta ambulans, polis arabaları ve kalabalık var. Anlam veremiyoruz ama yolumuza devam ediyoruz. Yarın sabah telefonumuza baktığımızda ise 11. Yargı Paketi’yle salınmış bir erkeğin mahallemizde yaşayan eski eşini katlettiğini görüyoruz. Barikatlar arttıkça artıyor…
Başka bir gün ve yeni bir akşam, içimiz bunalmış sokağa çıkıyoruz. Nispeten güvenli mahallemizdeyiz ve her zamanki saatinde geçen çöp kamyonu yine yanımızdan geçiyor. Fakat bu sefer bir şeyler ters gidiyor. Çöpten bir kadın bedeni çıkıyor. Önümüze dikilen barikatların en soğuk demirlisi!
Yukarıda geçen anlatılar bir distopya değil; buz gibi gerçeklik. Biz kadınların sokakta, kentte ve hayatta kalma çabası ise tıpkı bizler gibi görünürdür. Her kadın eyleminde söylediğimiz ve dilimize pelesenk olan sloganlar gerçeği yansıtıyor. Tüm yaşananlara rağmen birbirimizden güç alıp sokakların ve hayatın tadını çıkarmak için mücadele ediyoruz. Geceleri de sokakları da meydanları da terk etmiyoruz. Tüm barikatları yıkıyoruz.
Son olarak bu yazıyı yazmama vesile olan bir demeçten söz etmek istiyorum. MİT Başkanı İbrahim Kalın, geçtiğimiz aylarda gittiği bir üniversitede konuşma yaparken “Flanör olmayı önemsiyorum. Flanör olmak bir şehre gittiğinizde plan yapmadan, şehrin akışına bırakarak keşfe çıkmaktır. Flanör olduğunuzda turist değil, seyyah olursunuz. Turizm yolculuğuna değil, sefere çıkmış olursunuz.” dedi ve bu demeç sosyal medyada yayınlandı.2 Paylaşımları gördükten ve biraz araştırdıktan sonra benzer konuşmaları daha önce de yaptığını gördüm.3 Öncelikle İbrahim Bey’e senin ağzına hiç yakşıyor mu “flanörlük” falan deyip konumuza geri dönüyoruz. İbrahim Bey’in kendisi rahatça şehirlerin akışında kaybolup keşfe çıkarken, biz kadınlar yaşadığımız ülkede tüm kaygılarımızı bir kenara bırakıp şehrin akışında kaybolamıyoruz çünkü gerçekten de kaybolmaktan korkuyoruz. Sebebi ise vatandaşı olduğumuz ülkede mafya ve suç çetelerinin kol gezmesi, tek bir kişinin sözüyle bir gecede uluslararası sözleşmelerden çıkılması, uyulmayan yasalar ve cezasızlıktır; ez cümle sebebi politiktir.
Fotoğraf: Mallika Taneja, “Nisan 2023’te Yeni Delhi’de Nelson Mandela Road’da yürüyen bir grup kadın,” 31 Ağustos 2024.
Editör: Sinem Yıldız
Düzelti: Sinem Yıldız
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yagâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Şadan Genç
Please login or subscribe to continue.
Üye değil misiniz? Üye olun. | Şifremi Unuttum
✖✖
Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.
✖