Background

Haklarımızda Israr Ediyoruz

Artık “hukuksuzluk” demek hukuka saygısızlık etmek anlamına geliyor, çünkü hukukun hâlâ varolduğunu ama buna uymayan bazı durumların olduğunu kabul ediyor. Oysa biz, artık hukuk denen bir ortak toplumsal sözleşmenin var olmadığı koşullarda yaşıyoruz. Tanıma göre hukuk birey, toplum ve devletin hareketlerini, birbirleriyle ilişkilerini, kamusal olarak ortaklaşılan normlarla düzenleyen, yetkili organlar tarafından da usulüne uygun yürütülüp yürütülmediği denetlenen bir toplumsal sözleşme. Yani, toplumsal adalet ve güvenin sağlanmasını, yurttaşın haklarını -bazen devlete de karşı olmak üzere- güvence altına alması gereken kurumsal bir yapı.

Bu tanımlara göre, öncelikle çok uzun süredir hukukun mevcut olmadığı bir toplumsal kaosun içinde yaşadığımızı kabul etmemiz gerekiyor. Bu kaosun düzeni, adeta orman kanunu ile sağlanıyor: Gücü gücüne yetene. 

Sokaklarda eski kocalar kadınları öldürüyor ve serbest kalıyor. Kadınlar balkonlardan “şüpheli” şekilde düşüp ölüyor ve kimse “sanık” olmuyor. Sabahın alacakaranlığında sokak arasında bir kadın, cinsel saldırıdan, o sırada ordan geçen birileri olduğu için kurtulabiliyor ve birileri olayı kameraya çekip yayınladığı için suç kanıtlanabiliyor.

Alacaklı, borçlunun mekanını basıp ortalığı tarıyor, sosyal medyaya cinayetin videosu düşüyor.

Sokak köpekleri katlediliyor, hayvan dostlarının çabasıyla bazıları kurtarılabiliyor, ölen canların ardından ağlanıyor ve hiçbir yetkili hiçbir şey yapmıyor.

Yürütmeyi durdurma kararına rağmen kesilen ormanlar; çölleştirilen doğanın üzerine sürülen beton mikserleri, vinçler ve iş makinelerinin karşısına çıkıp yasal kararı gösteren avukatları ve direnen yerel halkı herkes görüyor ama yasal karara rağmen “iş” devam ediyor.

Eğer “hamili yakinimdir” kartına sahipseniz bütün kapılar açılıyor, bütün yasalar yok sayılıyor. Yok, eğer iktidarın yakın/uzak çeperinde değilseniz, yasa sizi korusa da siz kendinizi koruyamıyorsunuz! 

Kaosun düzeni bu. 

Hukuk Yerine Siyaset

Hukukun bir norm olarak tamamen ortadan kalktığı; güçlünün güçsüze, erkeğin kadına, patronun işçiye, yandaşın muhalife, Sünni’nin Alevi’ye, siyasal İslamcının laik yurttaşa, türcünün hayvanlara dilediği gibi eziyet ettiği bu kaos toplumunda siyaset, ortak toplumsal sözleşme demek olan hukukun yerini almış durumda. Siyasi gücün, yukarıda saydığımız her şeye, bütün toplumsal sorunlara, yasaların yerine karar verdiği bir düzenden söz ediyoruz. Buna siyaset tarihinde verilen adlar var; otokrasi, monarşi, despotizm, diktatörlük, nepotizm, totaitarizm… Her ne ad verirsek verelim, “demokrasi” olmadığı açık.

19 Mart, ana muhalefet partisinin “darbe girişimi” olarak adlandırdığı yeni bir kaos silsilesinin başlangıcı oldu.  İBB’nin açık farkla kazanan başkanı ve cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu, önce diploma iptali ve ardından şafak baskınıyla yapılan gözaltı ile karşılaştı. Kaos düzeninin bu yeni hamlesi karşısında ana muhalefet partisi bile daha net bir pozisyon alamamışken öğrenciler sürecin adını koydu ve direnişe geçti. İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin polis barikatını aşıp yürüdükleri an, uzun zamandır yürürlükte olan bu hukuksuz düzene karşı mücadelenin başlangıcı oldu. İstanbul, Ankara, İzmir’de ve Anadolu’nun (AKP tabanının güçlü olduğu iller dahil) birçok şehrinde sokaklara çıkan gençler, yoksulluk ve işsizlikle boğuşan halk kitleleriyle meydanlarda buluştular. Siyaseti bir sindirme ve baskı aparatı olarak kullanan rejim, derhal “eylem yasağı” ilan etti, hatta İstanbul’a giriş-çıkışları kısıtlayacak kadar büyük bir panik yaşadı. Ama eylem yasağı tutmadı ve yasak sokakta aşıldı. 

Mesele gençlik için artık İmamoğlu ve CHP değil, rejim sorunuydu ama kısa sürede sokağa dökülen halk için de mücadelenin kapsamı bir anda genişledi. İmamoğlu’nun maruz kaldığı siyasal cezalandırma bir sembol haline geldi ve insanlar bu haksız düzene isyanlarını sloganlar ve dövizlerle ifade ettiler: Gençliği haybeye yenmiş yorgun nesil birbirini buldukça düşmedi düşmeyecek, Demokrasiye sahip çıkıyoruz,  Bağımsız üniversitede inat ediyoruz, Hakim bey içeri aldığınız arkadaşlarımıza da iyi hal var mı,  Saray sizinse sokaklar bizimdir, Mesele Ekrem değil hak hukuk adalet, Saraya selam direnişe devam, Ölecek değil okuyacak yaştayız…

Açıkça görülüyor ki, doğduğu günden beri mevcut siyasi iktidardan başkasını görmeyen gençlik, yorgun, geleceksiz, özgürlükten yoksun ve gençliğini yaşamak şöyle dursun hayatını sürdüremeyecek kadar yoksul.

“Z kuşağı” diye siyaset dışı bir kategoriye sokulan; aslında neoliberalizmin ezip geçtiği, yarı zamanlı çalışmak zorunda olan öğrencilerden, karanlık atölyelerde ya staj adı altında ya da sigortasız çalıştırılan gençlerden oluşan bugünün gençliği, neye başkaldırdığını çok iyi biliyordu ve bu yüzden geri adım atmadı.

Hükümsüz kalan eylem yasaklarının ardından gözaltılarla yıldırma siyaseti devreye sokuldu. Şafak operasyonlarıyla gençler gözaltına alındı ve adeta otomatik kaşeyle “tutuklu yargılanmak” üzere cezaevine gönderildi. Gerekçe neydi? Yasayla güvence altına alınmış gösteri ve protesto hakkını kullanmak. Ama bu sürece tanık olan herkes biliyor ki, yasa işlemiyor, artık siyasetin kararları yasa yerine geçiyor. Yine herkes biliyor ki, asıl olarak siyasi iktidarın kolluk gücü yasaya aykırı davranıyor: Yakın mesafeden ve maskesini çıkarttırarak biber gazı sıkmak, miting alanından çıkan insanlara plastik mermiyle, tomayla saldırmak, kaçma şüphesi olmayan insanlara ters kelepçeyi bir işkence yöntemi olarak kullanmak, yere düşen gençleri tekmelemek… Bunların hepsi yasa dışı. Yani kolluk gücü yasalarda tarif edilen kuralları çoktan çiğnemiş durumda. Ama yazının başından bu yana vurguladığımız gibi, artık yasalar yerine siyasetin kararları var. Artık ortak toplumsal sözleşme yerine siyasetin tek taraflı dayatmaları var.

Hukuk da Siyasi Mücadeleden Geçiyor

O halde ne yapacağız? Siyaset tarafından araç durumuna indirgenmiş olsa da hukukta ısrarlı olmaya devam edeceğiz. Kuşkusuz hukuk, siyaset üstü, evrensel mutlaklığı olan, özerk bir kurum değil, ama siyasi mücadelenin bir parçası. Tıpkı İstanbul Sözleşmesi’nde, 6284 sayılı yasada ısrar ettiğimiz ve kazanımlarımızın peşini bırakmadığımız gibi, bir yurttaş, bir kadın olarak sahip olduğumuz haklardan da vazgeçmeyeceğiz. Hukukun evrensel ve ulusal normlarını bıkmadan usanmadan hatırlatacağız. 

Hukukun evrensel normları derken, liberalizmin özerk ve evrensel hukuk tahayyülünden söz etmiyoruz; hukuk da diğer kurumlar gibi içinde yaşadığı sistemin koşullarıyla ve bu koşullara egemen olan siyasi güce bağlı olarak şekilleniyor. Ancak yasa ve uygulamadaki eksiklikler ne olursa olsun, tüm parlamenter demokrasilerde devlet, toplumun rızasını alabilmek için hukuka bağlı bir düzeni korumayı taahhüt etmek ve “adalet” idealini yerine getirdiğine kamuoyunu ikna etmek zorundadır; aksi halde hiçbir rejim salt kaba güçle ayakta duramaz, toplumsal meşruiyetini kaybeder. 
Bu nedenle karşımızda hukuku kendine göre büken, siyasallaştıran bir güç varsa, biz de hukuku ezilenler lehine siyasallaştırarak, herkes için adalet talep ederek mücadele etmek zorundayız.

Bu nedenle siyasi iktidarın kabul edip etmemesinden bağımsız olarak, haklarımızda ısrar ediyor ve adalet talep ediyoruz. Hem bir yurttaş hem de bir kadın olarak.

Gözaltında Cinsel Saldırı

Biz kadınlar, yüzyılların acı deneyimlerine dayanan bir bilgiye sahibiz, o da şu: Kanunsuzluğun kol gezdiği her yerde, her durumda kadınlar, sadece cinsiyetlerinden dolayı ikiye katlanmış bir kötü muameleye maruz kalırlar. 

Yüzyılların kolektif belleğine kazınmış bu bilgi, erkek egemenliğinin böyle zamanlarda dışavurduğu ve adeta içgüdü haline gelmiş kadın düşmanı kodlarına dayanır. Savaşlarda kadınlara tecavüz edilir, işgal ordularının “zaferi” kadınlara tecavüz ederek tamamlanır. Sistemin kendi bekasını korumak için kanunları yok saydığı durumlarda da  savaşın kaos kanunu işler. Kadınlar, “ele geçirildikleri” her durumda sadece sınıflı devletin değil, erkek devletin de “esiri” haline gelirler. Erkeklerden farklı bir muameleye maruz kalırlar.

Yüzyıllardır yaşayarak öğrendiğimiz bu durumun, son dönemde de ortaya çıkması bizi şaşırtmamalı; yıllardır sokaklarda, evlerde cinayete kurban edilen kadınları korumayan bu rejimin kadına düşman yüzünün “tutarlı” bir devamına tanık oluyoruz çünkü.

Hepiniz görmüşsünüzdür o videoyu; genç bir kadın “Canım yanıyor, yalvarırım vurma” diye bağırırken bir polis memuru defalarca “O zaman burda ne işin var” diyor. O kadının oraya gelme hakkının olduğunu, anayasal hakkının sorgulanamayacağını, polisin görevinin yurttaşın güvenliğini sağlamak olduğunu bir yana bırakalım; polisin cevabı tam olarak ataerkil zihniyetin tipik örneği. Erkek egemen kafanın bütün kodları bu soruda gizli: 

Tecavüze uğradım / Ne işin vardı gecenin o vakti orada?
Kocam şiddet uyguladı / Ne söyledin de vurdu sana?
Sevgilim zorla ilişkiye girmek istedi / Ne arıyordun onun evinde?
Beni tehdit ediyor / Ne yaptın da böyle oldu?

Tıpkı bu örneklerdeki gibi, yasal protesto hakkını kullanmaya gelmiş bir genç kadına polisin verdiği cevap aynı: Burada ne arıyorsun o zaman?
Çünkü kadınlar, eğer “makbul kadın” olmaktan çıkıp isyan ederlerse, erkek devlet onu cezalandırır. Bazen kocalar/abiler/babalar yoluyla, bazen de bizzat kendi eliyle.

CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun gözaltı süreçlerine dair anlattıkları, gerek şimdiye kadar devletin sopasıyla karşılaşmamış olanlar için, gerekse kolektif belleğin bu acı bilgisine sahip olanlar için dehşet vericiydi: 

“Polis, genç kadınların özellikle bacak aralarına tekme atıp, kanamaya yol açmış.” 
“Kadınlara küfür ve maalesef taciz, çıplak arama…”
“Genç bir üniversiteli kadın yurttaşımız, kendisine nasıl tacizde bulunulduğunu, nasıl işkenceye uğradığını açık biçimde kendi beyanlarıyla ortaya koymuş. Sonra Sulh Ceza Hakimliği’nde beyanını tekrar etmiş, avukat da tüm bu yaşananları zapta geçirmiş. Sulh Ceza Hakimi’nin ne yapması lazım? Aynı anda suç duyurusunda bulunması lazım ama görmezden gelmiş ve başka kararlar vermiş.” 

Tanrıkulu’nun söz ettiği emniyet ifadesinde genç kadın şunları söylüyor:

Herhangi bir kamu malına ve görevli polis kuvvetlerine yönelik mukavemetim olmadı. Yakalanmam yapılırken çok sert müdahaleye maruz kaldım. Saçımdan çekildim yerde sürüklendim, kelepçe takmaya götürülürken ‘seni dövmeyeceğim tamam’ diyen bir polis beni ambulansın arkasına götürdü ve orada tacize uğradım. Sakallı, bıyıklı, renkli gözlü ve uzun boylu (1.85-1.90) boylarında olan erkek polis ‘Senin göğüslerin mi var’ diyerek göğüslerime dokundu. O anda korku ve baskıdan dolayı altıma kaçırdım. Elbisem hâlâ idrar içindeydi. Daha sonra bir kadın polis geldi ve bana zorbalık ve tacizde bulunan polise, ‘Tamam, yeter, yapma artık’ diyerek beni onun elinden aldı. Ama tacizde bulunan erkek polis yetkili gibi hareket etmeye devam etti. (…) 

Akabinde sağlık kontrolüne giderken, turuncu saçlı bir kadın polis memuruna, erkek polisler tarafından tacize uğrayabileceğimi söyledim. Turuncu saçlı polis, ‘Kesinlikle bunu ifadende söylemen gerekiyor’ dedi. Ancak ilk sağlık muayenesine giderken, aynı kadın polis, ‘Eğer buradan hızla çıkıp işlemlerin çabuk bitmesini istiyorsanız, bizi uğraştırmayın’ dedi. (…) 

Arkadaşım ve ben aynı anda, aynı sağlık doktoruna girdik ve yanımızda turuncu saçlı polis vardı. Bize sadece hemen ifade verip çıkacağımız söylendiği için korktum ve ilk sağlık muayenesinde darp edildiğimi söylemedim. Doktor da muayene etmedi. Daha sonra tekrar gözaltı aracına bindirilerek emniyete götürüldük.

Sarışın bir kadın memura taciz edildiğimi söyledim. Ancak bana alaycı bir şekilde, ‘Hımm, sen taciz mi edildin?’ diyerek güldü. Üst aramam sırasında bileğime ve boynuma ip bağlanarak plastik kelepçeler çıkarılmaya çalışıldı. İnsan haklarına aykırı olduğunu söylediğimde kimse umursamadı.

Nezarethanede dört kadın polisin sürekli baskı ve tehditlerine maruz kaldım, en ağır tehditlerden biri siyah saçlı bir kadın polisten geldi. Kendisi bana, ‘Bizim elimizde kalırsan seni öldürürüz’ dedi. Diğer polisler ise şakalaşıp gülüyorlardı.

Bu olayı, milletvekili tarafından ifşa edildiği için hepimiz duyduk; bu muamelenin daha az bilinen başka örnekleri de var:

Saraçhane’deki platformda arkadaşlarıyla slogan atmadan oturan bir genç kadın, polis tarafından yere yatırılarak gözaltına alındı, kolunu kırmakla tehdit edildi, iki gün boyunca avukatıyla dahi görüştürülmedi. 
Nezarette regl olan kadına avukatın gönderdiği kıyafet ve hijyenik ped verilmedi, polise tuvalet ihtiyacını söylediğinde “ahlaksız” diye hakaret edildi.

Susadığını söyleyen kadınlara, “su yok, tuvaletten için” denildi.

Adliyeye götürülürken polis, “Sesiniz çıkarsa kafanızı kaldırıma yapıştırır, ayağımla ezerim” diye tehdit etti.

Tacize Değil İddiaya Soruşturma!

Bu ifade ortaya çıktıktan sonra, yurttaş haklarını korumakla yükümlü siyasi güç ne yapar? Eğer ortada eser miktarda da olsa hukuk varsa, ifadeyi inceler, soruşturma başlatır.
Peki bizde ne oldu? Siyasi iktidar soruşturma açmadığı gibi, böyle durumlarda hep kullandıkları “münferit” kelimesine bile gerek duymadı. Ama başka bir soruşturma açtı: Gözaltında cinsel taciz iddiasında bulunanlar hakkında soruşturma açtı!

Oysa bırakalım tacizi, 8 Mart gece yürüyüşü gözaltılarında da gündeme gelen çıplak arama konusu dahi yasaya aykırı. Çıplak arama diye bilinen madde, 2021 yılında yeniden düzenlendi. Yapılan düzenlemeyle “üst ve beden aramalarının insan onurunu zedelemeyecek şekilde uygulanmasına yönelik” eğitimler verilmesi ve “detaylı arama” ibaresi getirilmesi kabul edildi. Detaylı arama ise “aranan kişinin beden çukurlarında bir şey bulunduğuna dair makul ve ciddi emarelerin bulunduğu durumlarda, eldivenle ve bedene  dokunmamaya özen göstererek yapılır” şeklinde tarif edildi. Ama hepimiz biliyoruz ki, kağıt üstüne yazılanlar ancak demokrasilerde bir “şey” demektir, yoksa raflardaki (veya masaüstündeki) lüzumsuz bilgiler klasörü içinde çöp sepetine gidecekleri günü beklerler. 

Gözaltında cinsel taciz ciddi bir konudur. Kendisini ciddiye alan herhangi bir siyasi iktidar, bu iddiayı sümen altı yapmaz, araştırır, sorumluları bulur, kamuoyuna bilgi verir. “Münferit” kelimesini kullanmak için bile böyle bir soruşturmanın yürütülmesi gerekir. İfade daha “iddia” durumundayken, bu iddiayı araştırmak yerine, iddiayı ileri sürenlere soruşturma açmak, mağdurun değil suçlunun yanında yer almayı baştan kabul etmek anlamına gelir.

Biz kadınlar, her ne olursa olsun mağdur edilen genç kadınların yanında olmaya devam edeceğiz. Örgütlü veya örgütsüz, partili veya bağımsız tüm kadınların sosyal medyada kampanya haline getirdikleri gibi: Gözaltında cinsel saldırıya uğrayan kadınları her gün konuşacağız. Bu taciz yetkili kurumlar tarafından ortaya çıkarılıp sorumlulardan hesap soruluncaya kadar.

Son söz yerine: Yıllardır bildiğimiz o güzel slogan, geçtiğimiz hafta genç kadınların yazıp gururla havaya kaldırdığı kartonlardaydı: Kadının direnişi kadına mirastır.

Editör: Ebru Pektaş
Düzelti: Ebru Pektaş
Tasarım ve Sosyal Medya: Elif Karçık, Melike Çınar, Sabâ Esin
Seslendirme: Seda Bedestenci Yegâne

Kadın Vardiyası – 2023
Bize Ulaşın: [email protected]

Login to enjoy full advantages

Please login or subscribe to continue.

Go Premium!

Enjoy the full advantage of the premium access.

Takipten Çık:

Takipten Çık Vazgeç

Cancel subscription

Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.

Go back Confirm cancellation