Kitap / Film / Dizi / Tiyatro Seda Bedestenci Yegâne 26 Temmuz 2026
Hayat bazen en derin hikâyeleri, en zarif kadın dostluklarının elleriyle bırakır kapımıza. Çok sevdiğim bir arkadaşımın fısıldadığı “Her cümlesi o kadar güzel ki, aklıma paylaşmak için ilk sen geldin” notuyla başlayan bu eseri okuma yolculuğum, beni pazar sabahının o güzel sessizliğinde Kıbrıs’ın en derin, en hüzünlü ve ne yazık ki en çok örtbas edilmiş yaralarından biriyle yüzleştirdi: Ülkü Demiray’ın kaleme aldığı Cümbezin Kızı. Bir solukta biten ama ağırlığı boğazımda bir yumru, gözümde yaşlar bırakan bu sarsıcı eser, bitmeyen kadın vardiyamızın tarihsel belleğine çok güçlü bir çentik atıyor.
Bu derin okuma deneyimi; edebiyatın sadece estetik bir kurgudan ibaret olmadığını, aynı zamanda unutturulmak istenen gerçeklerin en sadık koruyucusu olduğunu bana bir kez daha hatırlattı. Dostum Elif’in kapıma bıraktığı bu kitap, aslında geçmişin tozlu sayfalarında kaybolmuş binlerce kız çocuğunun ahını ve sesini bugüne taşıyan kutsal bir emanetti adeta.
Bölücülerin Kesemediği Koca Bir Ağaç: Cümbez Metaforu
Roman; adını Kıbrıs’a özgü, dut inciri olarak da bilinen firavun incirinden, yani cümbez ağacından alıyor. Cümbez, yaprakları dut ağacına benzeyen hem gövdesinden hem de köklerinden meyve veren köklü ve kadim bir ağaçtır. Kitapta bu ağaç, sadece coğrafi bir unsur değil; Kıbrıs’ın sömürgecilikle, sınırlarla ve milliyetçilikle bölünmeden önceki ortak yaşam kültürünü, adanın gerçek insanlarını simgeliyor. İngiliz sömürge yönetimi evlerin ve sokakların arasına o soğuk duvarları örmeden önce, altında nenelerin dikiş makineleriyle herkese bir şeyler diktiği cümbez, adanın ta kendisidir; “bölücülerin kesemediği koca bir ağaçtır”.
Bu ulu ağacın kökleri, tıpkı Kıbrıs’ın ortak belleği gibi zamana meydan okuyarak derine uzanır. Gövdesinden ve köklerinden fışkıran meyveler; tüm baskılara, işgallere ve suni bölünmelere rağmen adanın insanlarının damarlarındaki o koparılamaz bağı simgeler. Siyasetin ördüğü duvarlar yükselmeden önce cümbezin gölgesinde birleşen hayatlar, bugünün parçalanmış, sınırlarla bölünmüş dünyasına çok şey fısıldar.
“Rumca Susmuş, Türkçe Bölüşmüş, Kadınca Konuşmuştu İki İhtiyar”
Kitapta ruhuma en çok dokunan, okurken kalbimi durdurup uzaklara götüren o muazzam cümle, aslında tüm bu coğrafyanın ve kadınlığın özetidir: “Kadın en çok suskunluğunu bölüşür, derdi Nenannem. Rumca susmuş, Türkçe bölüşmüş, kadınca konuşmuştu iki ihtiyar.”
Bu satırlar; erkek siyasetinin, milliyetçi rüzgârların ve sömürgeci akılların adayı haritalardan bölmeye çalıştığı yerde, kadınların diller üstü, sınır dışı o evrensel bağını gözler önüne seriyor. İki kadının yan yana geldiğinde, resmi tarihin onlara dayattığı dillerle birbirlerine susup, acılarını ortak bir dilde –”kadınca”– paylaşmaları, insanı derinden sarsan bir direniş biçimi. Resmi tarihler hep savaşları, sınırları, erkeklerin zaferlerini yazar; kadınlar ise sessizce o sınırların arkasında kalan acıları, paylaşılan mutfakları, dikiş makinelerini ve en çok da uğradıkları haksızlıkların ortak suskunluğunu bölüşür. İşte Hatice’nin içindeki o fırtına, bu evrensel kadın dilinin ve ortak yasın bir parçasıdır.
Coğrafyanın Ayırdığı, Dile Gelmeyen Bir Sevda: “Senin İçin Geldim…”
Bazen en büyük sevdalar avaz avaz bağırarak değil, derin bir sessizlikle ve geç kalmışlıkla yaşanır. Kitabın en can yakıcı katmanlarından biri de Hatice ve çocukluk aşkı Süleyman’ın hikâyesidir. Hayatın hoyratça savurduğu, yurdundan koparılan Hatice’nin karşısına yıllar sonra çıkan Süleyman’ın itirafı, insanın kalbine bir ok gibi saplanıyor: “Ben sana tutundum. Senin için geldim. Sana geç kaldım…”
Bu cümle, sadece iki insanın birbirine olan özlemini değil; sömürgeciliğin, kıtlığın ve ataerkil pazarlıkların paramparça ettiği gençlik hayallerini, çalınmış bir geleceği anlatıyor. Aşk bazen zamanın acımasızlığına karşı koyamaz, coğrafyanın sınırlarını aşmaya gücü yetse bile kadere geç kalır. Sevginin dile gelmediği, yaşanamadığı, hep “geç kalındığı” bu satırlar, adadan koparılan o genç kızların neleri feda etmek zorunda kaldığının en duygusal kanıtı. Süleyman’ın bu hüzünlü itirafı, ataerkil sistemin ve yoksulluğun yıktığı hayatların arasında açan mahzun bir çiçek gibi kalıyor belleğimizde.
Sömürgecilik, Kıtlık ve Patriyarkanın Kıskacında “Satılan” Kızlar
1920’li ve 1930’lu yıllarda, İngiliz sömürge idaresi altındaki Kıbrıs’ta yaşanan derin yoksulluk, kıtlık ve ekonomik buhranın bedeli –tarihin her döneminde olduğu gibi– yine kadınlara ödetilmiştir. Roman, başlık parası karşılığında hiç bilmedikleri topraklara; Filistin’e, Ürdün’e, Suriye’ye gönderilen ve bir daha yurtlarını, ailelerini göremeyen binlerce genç kızın trajedisini Hatice’nin iç dünyasından, onun gözünden sarsıcı bir dille aktarıyor.
Bu hikâye, patriyarka ile sömürgeciliğin nasıl el ele yürüdüğünün edebi bir vesikası niteliğinde. Kadın bedeni ve emeği, ailelerin ekonomik kurtuluşu için bir meta gibi pazarlanırken; sömürge düzeninin yarattığı çaresizlik, kız çocuklarının hayatları üzerine ipotek koyuyor. Dilini, kültürünü, yolunu bilmedikleri coğrafyalarda yapayalnız kalan bu kızlar, sadece yurtlarından değil, kendi kimliklerinden ve geleceklerinden de koparılıyorlar. Hatice’nin iç sesi, adeta o dönem sessizliğe mahkûm edilmiş 9000 kadının ortak çığlığına dönüşüyor.
Anlatılmayan Hikâyelerin Kalemi: Ülkü Demiray
Bu sarsıcı coğrafyanın, tarihin sessiz bıraktığı kadın çığlıklarının izini süren yazar Ülkü Demiray, aslında bir Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni. Eserlerinde çoğunlukla Türk mitolojisinden, toplumsal hafızanın unuttuğu insan ve kadın hikâyelerinden beslenen Demiray; tarihin kuru sayılarla geçiştirdiği anne, nene, çocuk ve sevgili öykülerini edebi birer anıta dönüştürüyor. Yazarın bu derinlikli ve titiz çalışması karşılıksız kalmamış; Cümbezin Kızı, edebiyat dünyasının prestijli ödüllerinden biri olan Emine Işınsu Roman Ödülü’ne layık görülmüştür. Demiray, kadınları sadece birer kurban olarak değil; birbirlerine “değer ve dayanışma diliyle” konuşan, köklü ve güçlü figürler olarak edebiyata taşımayı seçiyor. Hatice’nin hikâyesindeki o nahif ama sarsılmaz güç de tam olarak bu bakış açısının bir ürünü.
Belleğe Sahip Çıkmak
Cümbezin Kızı, sadece geçmişte kalmış bir acıyı anlatmıyor; bugünün kadın mücadelesine, hafızanın ve dayanışmanın ne kadar hayati olduğunu hatırlatıyor. Sınırların, savaşların ve erkek egemen sistemlerin kadın hayatlarını nasıl paramparça ettiğini yüzümüze çarparken, unutturulmak istenen bir kadın tarihini yeniden gün yüzüne çıkarıyor.
Boğazımızda bıraktığı o düğümle bizlere düşen görev; Hatice’nin ve onun gibi nice kadının hikâyesini anlatmaya, aktarmaya ve kadın belleğinin bir parçası kılmaya devam etmektir. Çünkü biliyoruz ki kökleri derinde olan cümbez ağaçlarını ve o ağaçların gölgesinde büyüyen, “kadınca” konuşup acıyı ve suskunluğu bölüşen kadınların hikâyelerini hiçbir bölücü tamamen kesip yok edemez. Bizler paylaştıkça, sustuklarımızı seslendirip bölüştükçe bu ortak bellek hep taze kalacaktır.
Künye: Cümbezin Kızı, Ülkü Demiray, Bilge Kültür Sanat Yayınları, Şubat 2026, 136
Editör: Telli Kayalar
Düzelti: Telli Kayalar
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Şadan Genç
Please login or subscribe to continue.
Üye değil misiniz? Üye olun. | Şifremi Unuttum
✖✖
Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.
✖