Serbest Kürsü Çağla Aydın 19 Şubat 2026
Neoliberal politikaların yaygınlaşması ile birlikte emeğin yeniden üretildiği ve toplumsal bağların kurulduğu mekanlar önce çatırdamaya sonra giderek yok olmaya başladı. Bu parçalanan mekanlardan biri olarak konut sadece dört duvar değil; eğitimden sağlığa, mahalleden komşuluğa, aidiyetten güvenlik hissine kadar hayatın her alanına uzanan bir zemin. Ancak konut, barınma hakkının temel unsuru olmaktan çıkarılıp rant ve yatırım aracına dönüştürüldükçe, sadece kentler değil, hayat kurma koşullarımız da sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden şekilleniyor. Dolayısıyla barınma hakkımız da yaşamı ve özgürlüğü merkezine alan bir mücadele alanına dönüşüyor.
Barınma mekanı, yalnızca başımızı soktuğumuz bir yer değil; bakımın ve görünmeyen emeğin örgütlendiği, hayatın her gün yeniden üretildiği temel alanlardan biridir. Bu yeniden üretim emeğinin tarihsel ve toplumsal yükü büyük ölçüde kadınlara yüklenmiştir. Bu nedenle barınma koşulları, biz kadınlar açısından yalnızca fiziksel bir ihtiyaçtan öte yeniden üretim emeğinin kim tarafından, nasıl ve hangi güvencelerle taşınacağını belirleyerek şiddetsiz ve bağımsız bir yaşam kurma imkanlarımızı doğrudan şekillendiren yapısal bir zemindir.
OECD verilerine göre, Türkiye’de kiralar son 10 yılda %1.462 oranında arttı. Bu oran, OECD ülkeleri ortalamasında %48, Avrupa Birliği’nde ise %19 düzeyindedir.1 Asgari ücret ve gelir artışlarının çok üzerinde seyreden bu kira artışları, tüm yoksulların konuta erişimini zorlaştırırken biz kadınlar için çok daha derin ve çok katmanlı sonuçlar yaratıyor. 2025 TÜİK verilerine göre Türkiye’de kadınların işgücüne katılım oranı %31,7’dir.2 Buna rağmen tek ebeveynli hanelerin yaklaşık %76’sı kadınlar tarafından sürdürülmektedir.3 Ev içi ücretsiz bakım emeğinin yükü, düşük istihdam oranları, güvencesiz ve düşük ücretli işler ile birleştiğinde, barınma krizi kadınlar için çoğu zaman bağımsız yaşamın fiilen imkansızlaşması anlamına geliyor.
Şiddetten kaçarken nereye sığınacağız?
Kadınlar için barınmak yalnızca ev bulmak değil; güvenceli bir yaşam sürdürebilmek anlamına geliyor. Kira yükü, bizi sadece daha kötü ve güvensiz konutlara değil, aynı zamanda güvensiz ilişkilere de mahkum ediyor. Şiddet gördüğümüz yaşam alanlarını terk etme hakkımız, mevcut barınma koşulları tarafından sınırlandırılıyor.
Bakanlık verilerine göre 12 yılda yaklaşık 1,5 milyon kadının ŞÖNİM’lere başvurduğu ülkemizde, biri feminist sığınak olmak üzere sayısı yalnızca 143 olan kadın sığınaklarının toplam kapasitesi 3.444 kişidir.4 İktidarın şiddetle mücadele etme(me) üzerine kurulu sığınak politikası, şiddet döngüsünden çıkmak isteyen kadınların en temel yaşamsal ihtiyaçlarını nicelik ve nitelik açısından karşılamalarını engelliyor. Feminist sığınaklar dışındaki sığınma evleri çoğu zaman geçici, denetimli ve belirsiz alanlar olarak işliyor; kadınların iyileşmesini ve özgür bir yaşam kurmasını desteklemekten çok, kısa süreli bir bekleme alanına dönüşüyor. Dolayısıyla şiddetten uzaklaşmayı, kalıcı bir özgürleşme sürecine dönüştürmek zorlaşıyor.
Şiddetin üretildiği alanlardan uzaklaşma cesaretini gösteren kadınlar içinse en büyük engellerden biri, barınacak güvenli bir mekana erişememek oluyor. Sığınak sayısının azlığına ek olarak, yüksek kiralar ve sınırlı gelir kaynakları, kadınları çoğu zaman şiddet ortamına geri dönmeye mecbur bırakıyor. Şiddet ortamından çıkmak isteyen bir kadın çoğu zaman ya süreli kalabildiği sığınaklarda kendini geçici ve denetimli bir alana sıkışmış hissediyor ya da hayatını yeniden kurmaya çalışırken ağır kira yükleri altında eziliyor. Şiddetten uzaklaşmanın maddi ve mekansal koşulları sağlanmadığında, barınma sorunu ekonomik bir engelin ötesine geçerek şiddetin sürekliliğini sağlayan yapısal bir mekanizma haline geliyor.
Yalnız yaşamayı tercih ettiğimizde, ev ararken ekonomik engellerin yanı sıra toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılıkla da karşılaşıyoruz. “Makbul kadınlar” olmayarak kendimizi “aile” içinde tanımlamamayı tercih etmek, bizi kamusal ve yarı-kamusal alanlarda sürekli müdahaleye maruz bırakırken, barınma meselesini de başlı başına bir güvenlik sorununa dönüştürüyor. Konut seçimlerimiz, kira bedeline ek olarak –mecburen– o mekanda kendimizi ne ölçüde güvende hissedebileceğimize göre şekilleniyor. Kapı ve pencere güvenliği, sokak aydınlatması, yüksek kat tercihi, ulaşım olanakları, ev sahibinin tutumu ve mahallede tanınma gibi unsurlar, barınma ihtiyacımızın ayrılmaz bileşenleri haline geliyor.5 Fahiş kira artışları, güvenli mekanlara erişim ihtimalimizi daraltırken, hareket alanımızı da görünmez sınırlarla kuşatıyor.
Bu tabloyu derinleştiren temel etken elbette kentsel mekanın hala güçlü biçimde patriyarkal normlarla çevrili olmasıdır. Bu patriyarkal denetim mekanizmaları, AKP iktidarının kadın düşmanı politikalarıyla birlikte derinleşerek kurumsallaşıyor. Kadına yönelik erkek şiddetinin her geçen gün arttığı gerçeği ortada dururken, kendimizi korumak için şehirlerde belirli güzergahları ve alanları bilinçli olarak kullanmaktan kaçınmaya ve mahallenin “ahlak polisi” gibi işleyen müdahaleleriyle baş etmeye mecbur bırakılıyoruz.6 Aynı patriyarkal denetim, konut piyasasında da yeniden üretiliyor. Kadınlar, güvenilir kiracı olarak kabul edilmiyor, gelir süreklilikleri sorgulanıyor. Birçok kız kardeşimiz bu sorunlarla baş edebilmek için erkek bir akraba ile birlikte ev bakma baskısı hissediyor. Bu sürekli denetim hali, düşük ücretler, güvencesiz istihdam ve yükselen kiralarla birleşince, barınma seçeneklerimizi hızla daraltarak bizi ekonomik güvencesizliğe, feodal aile bağlarına ve patriyarkal dayanışma ağlarına itiyor. Böylece barınma, yalnızca konuta erişim meselesi olmaktan çıkıp, şehirde nasıl yaşayacağımızı ve kim olarak var olabileceğimizi belirleyen toplumsal cinsiyete dayalı bir iktidar alanına dönüşüyor.
Afet rejiminde kadın olmak
Barınma krizi, piyasa koşullarının bir ürünü olmaktan ziyade, iktidarın yaşam alanlarımız üzerinde kurduğu denetimin hem aracı hem de bir sonucu. Evlerimiz ve mahallelerimiz, kimlerin kentte kalacağına, kimlerin dışlanacağına karar verilen siyasal alanlar olarak varlık kazanıyor. Afet riski gerekçe gösterilerek meşrulaştırılmaya çalışılan ve kentsel dönüşüm adıyla yürütülen mülksüzleştirme ve soylulaştırma projeleri, bu denetimin en görünür ve süreklilik taşıyan araçları arasında yer alıyor. Bu projeler, güvenli konut üretmekten çok yoksul mahalleleri dağıtmayı hedefliyor. Bu süreç, yaşam alanları daraltılan kadınların kurduğu bakım ve dayanışma ağlarını parçalamakla kalmıyor; borçlanmayı artırıyor, yoksulluğu derinleştiriyor ve toplumsal ilişkilerde dini normlara dayalı bağımlılık ilişkilerini güçlendiriyor. İktidar bu sayede yalnızca evleri değil, hayatı sürdürülebilir kılan yeniden üretim altyapısını da tasfiye ediyor.
Kadınların yaşam alanlarını savunma mücadelesinde öne çıkmaları elbette tesadüf değil.7 Mahalleler, kadınlar için bakım emeğinin paylaşıldığı ve yaşamın örgütlendiği alanlar ve bu yerinden etme politikaları kadınların hem barınma hem de yaşam kurma imkanlarını doğrudan hedef alıyor. Bu nedenle barınma hakkı mücadelesi, kadınlar için yalnızca konutu değil, hayatın tamamını savunmak anlamına geliyor. Yaşam alanlarını savunma deneyimi, kadınların barınma hakkı için mücadele ederken patriyarkanın farklı tahakküm biçimlerine karşı kolektif direnme ve söz üretme kapasitesini de güçlendiriyor.
Afet riski gerekçesiyle yerinden etme politikaları yürütülürken, depreme karşı gerçek önlemler alınmamasının sonuçlarını 6 Şubat depreminde çok ağır ve acı bir biçimde yeniden yaşadık. Binlerce insanın hayatını kaybettiği, kentlerin yerle bir olduğu, yaşamın fiziksel, toplumsal ve duygusal olarak çöktüğü bu büyük yıkımın ardından ortaya çıkan barınma krizi, kadınlar ve çocuklar açısından çok daha ağır, güvencesiz ve kırılgan biçimlerde yaşandı, yaşanmaya devam ediyor.
Deprem sonrası barınma koşulları kadınlar açısından ekonomik meselelerin yanı sıra güvenlik ve toplumsal cinsiyet normlarıyla iç içe geçen bir süreç olarak yaşanıyor. Deprem sonrası kurulan barınma alanları — çadırlar, konteynerler ve geçici yerleşimler — kadınlar için ciddi güvenlik riskleri barındırıyor. Bu alanlarda kadınlar, yalnız kalma, gece hareket etme veya ortak tuvalet ve banyoları kullanma gibi durumlarda taciz ve şiddetle karşılaşma kaygısı taşıyor. Bu durum, kadınlar için barınmanın yalnızca bir yerde kalmak değil, aynı zamanda güvenli bir ortamda bulunmak anlamına geldiğini açıkça ortaya koyuyor.
Depreme dayanıklı, güvenli bir konutta oturamadığı için hayatı alt üst olan kadınlar için deprem sonrası süreçte de cinsiyete dayalı iş bölümü ortadan kalkmıyor. Aksine kadınlar çocuk, yaşlı ve hasta bakımını üstlenmeye devam ederek hem fiziksel hem de duygusal yeniden üretim yükünü taşıyor. Buna karşın kadınların sağlık ve psikososyal ihtiyaçları büyük ölçüde karşılanmıyor; travma, stres ve destek eksikliği derinleşiyor. Yardım ve kaynaklara erişimde erkek egemenliğinin sürmesi, bu çaresizlik ve sıkışmışlık hissini artıran nedenler olarak ekleniyor. Böylece barınma krizi, yalnızca ekonomik eşitsizlikle sınırlı olmayan; güvenlik kaygısını, toplumsal cinsiyet rollerini ve psikososyal yoksunluğu birlikte üreten yapısal bir eşitsizlik alanı olarak belirginleşiyor.8
Bir kadın, bir çatı, bir dünya
Bugün Türkiye’de barınma krizi, biz kadınlar için doğrudan hayatlarımızın sürdürülebilirliğini belirleyen bir yaşam krizine dönüşmüş durumda. Kira artışları bizi yoksullaştırmanın yanı sıra, ya güvensiz mekanlara ve ilişkilere ya da gelirimizin çok üzerinde bir yaşam maliyetine mahkum ediyor. Barınma, bu koşullarda hayatı sabitleyen bir zemin olmaktan çıkıyor; belirsizlik, kaygı ve bağımlılık üreten bir mekanizma haline geliyor.
Bir mekanın nasıl kurulduğu, hangi koşullarda sürdürülebildiği ve ne kadar güvenli ve güvenceli olduğu, şiddetten uzaklaşabilme kapasitemizi, bağımsız bir yaşam kurma ihtimalimizi ve güçlenme deneyimlerimizi doğrudan etkiliyor. Güvenli bir konuta kaygı duymadan ulaşabilmek, bizim için yalnızca fiziksel bir ihtiyaç değil, hangi hayatın mümkün olduğunun her gün yeniden sınanması anlamına geliyor.
Tam da bu yüzden, barınma hakkı mücadelesini feminist mücadeleden ayrı düşünemeyiz. Bizim için güvenli ve güvenceli barınma hakkımıza sahip olmadan şiddetten özgürleşmek, bağımsız bir hayat kurmak ya da eşitlikten söz etmek mümkün değildir. Barınma güvencemiz ortadan kalktığında, özgürlük gündelik hayatlarımızın en kırılgan anlarında sarsılmaya başlar.
Barınma hakkı bizim için yalnızca bir çatı talebi değil, kendi hayatlarımız üzerinde söz söyleme, karar alma ve bu kararları sürdürebilme hakkımızı savunmaktır. Güvenli bir konut mücadelesi, yaşamın yeniden üretildiği alanları piyasa ve erkek egemen düzenin baskısından kurtarma, hayatlarımızın hangi koşullarda ve kimin belirleyiciliğinde şekilleneceğine dair sözümüzü büyütme mücadelesidir.
Hiçbir kız kardeşimizin “gidecek yeri” olmadığı için güvensiz alanlarda ve ilişkilerde yaşamak zorunda kalmadığı bir dünyayı kurana dek, barınma hakkımız ve özgürlüğümüz için mücadele etmeye devam edeceğiz.
Dipnotlar:
Editör: Arzum Yalçın Düzelti: Arzum Yalçın Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Sinem Yıldız, Seda Bedestenci Yegâne Seslendirme: Hâle Çağlayan
Please login or subscribe to continue.
Üye değil misiniz? Üye olun. | Şifremi Unuttum
✖✖
Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.
✖