Serbest Kürsü Derin Kaşıkçı 24 Mart 2025
Girdiğimiz işlerde çoğunlukla kadın çalışanlarla karşılaştığımızda yüzümüze oturan bir gülümsemenin olmasını normal karşılıyorum. Beraber çalışacağınız insanların Türkiye gibi bir ülkede zorlukları aşıp gelmiş, eğitim almış, kendi ekonomik gücüne kavuşmak için iş hayatına girmiş kadınlar olduğunu görmek tüm kadınları mutlu eder tabii ki. Peki ya işverenin kadın çalışanları neden tercih ettiğini anlamaya başladığınızda sizin yüzünüzdeki gülümseme de siliniyor mu?
Anadolu Ajansı’nın haberine göre kadın istihdamı 2023’ün ilk 6 ayında yüzde 31,3 iken 2024’ün ilk yarısında yüzde 32,61‘ya çıktı. Özellikle iş hayatına yeni atılacak genç bir kadınsanız bu tür artışlar sizi heyecanlandırabilir. Belki de iş görüşmesine gireceğiniz şirketin size “sadece bir kadın olduğunuz için” aksi ve soğuk davranabileceğini düşünürken “sadece bir kadın olduğunuz için” size çok daha farklı ve hevesli davranacağını düşünmeye başlayacaksınız. Zaten öyle de olacak. “Sadece bir kadın olduğunuz için” sizi işe almaya daha meyilli patronlar karşınıza çıkacak. Ama bunun sebebi her zaman kadın istihdamını artırmak isteyen yöneticiler olmayabiliyor.
Kadınların daha esnek koşullarda daha ucuza çalışması sebebiyle iş hayatında kadın istihdamının artmış olması işgücünün feminizasyonu olarak tanımlanmakta.2 Bu, benim gibi 30’larının henüz başlarındaki kadınların, bir önceki kuşaktan gelen ve çalışma hayatına halihazırda girmiş olan kadın akrabalarımızdan duyduğumuz cümleler olduğu için belki de şaşırmıyoruz. Onlar sık sık işyerlerinde sadece kadın oldukları için daha ucuza çalıştıklarını, erkeklerin daha yüksek maaş aldıklarını, sadece kadın oldukları için erkeklerle aynı sendikal haklara bile sahip olmadıklarını, tacize maruz bırakıldıklarını, susturulduklarını, aynı zamanda eş/anne olanların ücretsiz emeklerini sürdürmek zorunda kaldıklarını sık sık bizlere aktardılar. Biz yeni kuşak kadınlar ise belki de daha bilinçli ve örgütlü olduğumuz için veya belki de bu konuları artık daha sık konuştuğumuz için mücadele refleksimizi geliştirmiş durumdayız. Ancak bugün bu konuda yeni bir bakış açısı katmayı umuyorum çünkü yeni bir reflekse ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum: bizi genç, işsiz, yalnız ve elbette ki kadın olarak gördüğü için işe özellikle alan, bir de üzerine bizleri reklam aracı olarak gören patronlara karşı bir refleks.
İlk profesyonel iş görüşmemde işyerinin yüzde 90’ının kadın ve queer olduğunu fark ettiğimde çok heyecanlanmıştım. Türkiye’de görülmeyecek, eşine neredeyse hiç rastlanamayacak bu durum beni elbette ki cezbetmişti. Şöyle düşünün, Capital dergisinin her sene yayınladığı ve kadın istihdamını inceleyen “Kadın Dostu Şirketler” araştırmasında bu sene, her ne kadar düşük ücretli, esnek ve emek-yoğun sektörlerden olsa bile, en yakın oranda olan sadece 1 büyük şirket var.3 Bu sebeple görüşmeye hevesle girmekle kalmayıp, birçok şeye aldanarak bir yıl boyunca orada çalıştığımı da sizlere bu noktada açıklamakta beis görmüyorum. Ama maymunun kendi gözünü kendi deneyimleriyle nasıl açtığını da açıklamanın tam sırası.
İşçileri işçi değil “çalışan” olarak görmeye alışkın olan işverenlerin kaçırdığı en büyük nokta, öğle arasında, kısa kahve sohbetlerinde ve hatta tuvalet sırasında bile kişilerin birbirleriyle konuştuğu gerçeği. İstediğiniz kadar işçilerinizin yakınına yöresine kameralar koysanız da, her birinin peşine birer orta düzey yönetici atasanız da işçiler birbirleriyle iletişim kurar, özellikle kadın işçiler! Duvarsız ve hesapsız bir şekilde, birbirlerine karşı duydukları güven ve dertlerinin benzerlikleri sayesinde daha sık ve yoğun iletişim kurarak birbirlerine şikayetlerini dillendirirler. İşte ben de tam da böyle bir sohbette işyerinde çalışan kadınların birçoğunun hikayesinin benzerlik taşıdığını fark ettim. Bir kısmı henüz yeni evlenmiş ya da evlenme arifesindeydi, ya borç içinde ya borçlanmak üzereydi. Bir kısmı ise yeni mezundu, bir grup kadın arkadaşı ile beraber aynı evde yaşıyordu, iş tecrübesi yoktu ve sendikanın ne demek olduğundan bile bihaberdi. En önemlisi ise neredeyse hepsi 30 yaş altıydı. Herhangi bir işe kabul edilmiş olmak bile onlar için bu ekonomide ve bu ülkede büyük bir şans olarak görülüyordu. Hepimiz ya asgari ücret ya da biraz daha fazlasını kazanıyorduk, daha fazlasını değil. Bütün bu bilgileri, kameraların ses de aldığını bile bile mutfakta, balkonda, bahçede yaptığımız fısır fısır konuşmalar la çözmüştüm.
Neden Biz Seçilmiştik?
Ardından performans görüşmelerimizi birbirimizle paylaşmaya başladık. Hepimizin hayatını bilen işveren ve yöneticilerin bizim kişisel, psikolojik, maddi ve manevi özelliklerimizden yola çıkarak her birimizi teker teker manipüle ettiğini keşfettik. Büyükşehirde bir evi iki kadınla paylaşıp hayata tutunan arkadaşımızın görüşmede sözü kesilerek “fazla neşeli olması”nın bir problem olduğu söylenmiş, bir başka kadın arkadaşımızın bir ay sonrası için izin istemesi “işvereni bilgilendirmeden plan yaptığı için” sorun çıkartmış, benim ise iş arkadaşlarımın derdini dinliyor olmam “onların annesine dönüştüğüm için” işverenin gözüne batmıştı! Genç kadınlar ve queerler olarak hem suçlandığımız hem de yetersiz hissettirildiğimiz noktalarda birbirimizin gözlerine bakıp çözümsüz hissetmemizin en önemli sebebi, varoluş ve yaşayış biçimimize dayanan ortak sorunlarla karşı karşıya kalmamızdı. İş hayatında sadece kadın olduğumuz için eksi birdeydik, bir de üstüne gençtik! Yapmak istediklerimizden öte hayatta kalabilmek için çalışmamız, ailemizin ya da çevremizin yönlendirmelerinden uzaklaşmak için kendimize ait odalarımıza sahip çıkacak ekonomik gücü kaybetmememiz gerekiyordu. Bunu biliyorduk, ama işveren de biliyordu.
Müşterilerle toplantılara girerken her birimizin kadın oluşundan nasıl faydalandığını başka açılardan da çok net gözlemleyebiliyorduk. Elimizi yüzümüzü yıkamanın yanı sıra kendimiz için giyindiğimiz güzel kıyafetler ve bakımlı cildimiz genelde erkeklerde karşılaşılmayan özellikler olduğu için müşterilerin görür görmez “Bravo!” dediği o prezantabl görüntüyü otomatik olarak veriyorduk. Aynı zamanda müşterilerin çok büyük bir çoğunluğunun erkek olduğu da düşünüldüğünde bizlerin, yani sadece hoş bir koku ve seda bırakacağı düşünülen kadınların onların etraflarında oluşunun nasıl hoşlarına gittiğini de düşünmek gerekir! Üç-beş kuruş paraya büyükşehirde ayakta kalmaya çalışan ve bunun için türlü çeşit mobbing yiyen kadın arkadaşlarımın nasıl bir reklam panosu haline geldiği de tam bu noktada ortaya çıkmıyor mu? Eğitimimizin, birikimimizin, yeteneklerimizin asla konuşulmadığı bu toplantılarda genellikle sessizce oturmamızın, angarya olarak görülen notları tutmamızın, işveren ve yöneticisinin müşterilere şovunu izlemememizin en önemli sebebi, güzel birer reklam panosu olarak göz alıcı olmamızdan başka bir şey değildi. Bir de tabii “kadın ve queer” olarak reklam panosu olmamız var, ona şimdi geleceğim.
Purplewashing ve pinkwashing* ile adı konmamış bir karşılaşma tam da bu işyerinde yaşandı. Kulak misafiri olduğum bir konuşmada işverenin queer iş arkadaşım için “biliyorsun bizde X çalışıyor, bizde farklı yaşantıda insanlar da var” dediğini duymuş oldum. Queer çalışanların, şu baskı ortamında kendilerine ekmek parası kazanabilecekleri bir işyeri bulmuş olmanın rahatlığı ve sevinciyle çalışırken, kendileri hakkında söylenen bu ifadeleri de az çok duyduklarına eminim.
Müşterilerin ise queer çalışanlarla girdikleri iletişimden onları nasıl değerlendirdikleri gayet aşikardı. “Eeee, sizler de tabii farklı şekilde yorumluyorsunuz”, “sizin bakış açınız Türkiye’nin ilerisinde”, “çok farklı bir yorum, evet” şeklinde yapılan yorumların hepsinde, arkadaşlarımın yüzlerindeki gülümsemenin nasıl silindiğini, günlerce uğraşıp hazırladıkları projelerin nasıl çöpe atıldığına bizzat şahit oldum. Projelerine kadın ve queer bakış açısını katan, müşterilere farkındalık oluşturabilecek kampanya örnekleri sunan ve tüm bunları büyük bir gururla önlerine çıkartan işçi arkadaşlarımın her birinin sunum dosyalarının nasıl yok sayıldığını maalesef ki gördüm. Varlığımızın sadece bir pazarlama aracı olarak kullanılması ve iş hayatında fark yaratabilecek adımlar attığımızda aniden yok sayılmaya başlanması tuhaf değil. Ancak bu ikili oyunun devam ettirilmesi, patronların “Biz DEI [diversity-çeşitlilik, equity- eşitlik ve inclusion-kapsayıcılık] ile örülü bir şirketiz” yalanları ve müşterilerin “biliyoruz, biz de önemsiyoruz, o yüzden sizi seçtik” oyunlarının ardından ortaya çıkan sonuç kadınsız toplantılar oluyor. Birgün gazetesinde henüz yeni yayınlanan haberde de belirtildiği gibi4, kadınsız toplantılar tüm dünyada yaygın bir durum ama reklam panosu gibi birtakım toplantılarda var olup ardından diğerlerine çağrılmamanız veya bir noktada sonra -özellikle para ve kararlar konuşulacağı zaman- size “güle güle” denmesi tüm taraflar için gayet açık ve bizler için en basit deyişle sinir bozucu bir durum.
İş Sözleşmesi Hak Değil mi?
Beni en çok yaralayan ve işten kesin olarak ayrılmama sebep olan iki olay meydana geldi aslında. İlk olarak, sözleşme yapılmasını istedim. Özellikle kadın ve hukukçu arkadaşlarımla yaptığım görüşmelerde bana üstüne basa basa sözleşme yapmam tavsiye edildi. İlk işimdi, stajımda sigortasız çalıştırılmıştım ve bunun bile abartılacak bir şey olmadığını sanıyordum. Ayrıca sigorta sahibi olmuştum artık ve bu bile çok büyük bir kazanım gibi geliyordu! Sonuç olarak işverenime sözleşme yapmak istediğime dair attığım mesaj, alelacele bir arama ve ardından gelen “anlamadım” mesajı ile karşılandı. Ertesi gün odasına çağırdığında bana sözleşme yaparsa bunun kendi lehine olacağını vurguladı. Ben yine de istediğimi belirttiğimde hiç kimseyle görüşmeme ve hazırlanıp gelmeme izin vermeden “Şimdi şuradan bir A4 kâğıt çek, doldurayım, olsun” diyerek sıkıştırmaya çalıştı. Kapıdan çıkmadan önce söylediği bir cümle bende tam anlamıyla yeşil ışığı yaktı, “X de istedi, ama yapmadım”. Yalnız değildim! Bir öğle arasında dertleşmemiz sonucu aslında kimseye sözleşme yapmadığını ve yapmak isteyenlere hayır dediğini öğrenmiş olduk. Ama şunu da kavradık, o bize hayır diyebiliyordu ama bizim hayır deme lüksümüz yoktu. Rest çekemiyorduk çünkü işsiz kalmak istemiyorduk. Her ne kadar çevremiz ve ailemiz bizi desteklese de işsiz kalmak şu şartlarda mümkün değildi. Bu sebeple tam anlamıyla bu koşulları kabullenip çalışmayı sürdürdük.
İkinci olay ise bir arkadaşımızın, bir müşterinin ayırdığı bütçeyi aşması sebebiyle oldu. Tamamen yanlışlıkla yapılan bu harcama, kontrol etmesi gereken yöneticilerin sorumsuzluğu sebebiyle ortaya çıkmış olsa da işverenin işçiler üzerinde yeni bir baskı aracı kurması için bir koz haline dönüştü. Bu hatayı sehven yapan kadın arkadaşımız, büyükşehirde tek başına ve uzak bir noktada yaşayan, yalnız ve yeni mezun, haklarından bihaber bir kişi olmasından dolayı işverenin hedefi haline geldi. Müşteri bu hatadan şikayetçi olmadı, getirisi oldukça yüksek olmakla birlikte işveren için kaçırılmayacak bir fırsat ortaya çıkmıştı. Bu harcamanın yarısı işçi arkadaşımızdan geri istendi. Maaşının yüzde 150’si kadar olan bu miktar müşteriye verilmeyecekti, bunu hepimiz biliyorduk ama burada çalışmaya devam etmek istiyorsa her ay maaşının bir kısmını geri vermek zorunda kaldığı söylendi. Arkadaşımıza her ne kadar haklarını ve kanıtlarını hatırlatsak bile ay ay ödeme yapmak zorunda kaldı.
Beni en çok etkileyen bu iki olaydı ancak neredeyse her gün sinir bozukluğu ve duygusal dengesizlikle eve gelmeye başlamıştım, en sonunda işten ayrıldım. Yerime gelen kişinin içerden bir kadının kadın arkadaşı olduğunu öğrenince hiç şaşırmadım. Ancak işten ayrıldıktan sonra bile bu paternin bir başka kolunun olduğunu daha çözmüş oldum. İşe alınacak kişilerin kadın/queer olması, genç/yeni mezun olması, tek başına yaşıyor, evlenecek ya da bir ev tutacak olması gibi şartlar arandığını çözmüştüm. Ama bu tip kişilerin “isyan” edecek tipler olmaması da önemliydi. Aynı zamanda şartlar ne kadar kötü olursa olsun kendilerini işyerine bağlı tutmaya devam edecek bir “kurum kültürüne” de ihtiyaç duyuyorlardı. Bu sebeple, çalışanların bir kısmı zamanla bir başkasının arkadaşı, eşi, dostu olmaya başladı. Böylece hem işveren hedef kitlesine daha yakın kişileri hızlıca bulabiliyor hem çalışanların o işyerine daha çok bağlı kalmak için sebepleri oluyor. Kadın ve queerlerle dolu, yakın arkadaşınızın da çalıştığı, bir şekilde kabul edildiğiniz bir ortamda tutunabilmek, tam olarak varoluşunuza saldırı yapılan bir zaman ve yerde tutunabilmek müthiş bir şey! Daha fazlasını talep etmek ve haklarınızı bilmek ise bir lüks haline geliyor.
Yalnız Değiliz
Ama ben bu yazıyı sadece bir iyileşme seansı ve deneyim aktarımı olsun diye yazmadım. Daha derin analizler, yorumlar, eleştiriler, bu durumun neden ve nasıl ortaya çıktığına dair araştırmalar mutlaka yapılır, yapılıyor da. Bu yazıyı çözümler sunmak için yazdım, hedefe doğru nasıl ilerleyebileceğimizi anlatabilmek için yazdım.
İlk olarak, ben işyerimde çözümü konuşmakta buldum. Patronların olmadığı alanlarda yapılan sohbetlerde, öğle yürüyüşlerinde, çok “önemli” toplantılarla eş zamanlı kahve molalarında, asansörde, makyaj tazelerken ve en önemlisi iş çıkışı muhabbetlerinde buldum ara iletişim kanallarını ve ara formülleri. Konuşmak hem beni yalnızlığımdan kurtardı hem de gözümü açtı. İşçilerin bile birbirine kırdırıldığı ve hedef gösterildiği bu güzel yeni Türkiye’mizde birbirimizle dayanışabileceğimiz alanlar keşfetmenin mutluluğunu yaşadık. 20-35 yaş aralığında, konuşmayı seven, dertleşen, işyerinin kapısının dışında aynı nefretle karşılan kadınlar ve queerler olarak birbirimizle iletişim kurduk ve bu birçok şeyin başlangıcı oldu.
İkincisi, hukukçularla görüştüm ve bilgi sahibi oldum. Sahip olduğum bu bilgiler beni güçlü yaptığı gibi başkalarını da güçlendirmemi sağladı. “Kafa tutmayı” öğrendim çünkü cebimde hazır cümlelerim vardı. Bilgisizliğin sadece cahil değil aynı zamanda nasıl zayıf hissettirdiğini, bilgiyi edinince keşfettim. Bu sebepten, benim gibi faniler için yazılmamış olsa bile, o uzun ve anlaşılmaz kanun maddelerini ve benim hayatımı şekillendiren yönetmelikleri artık okumaktan hiç sıkılmıyorum.
Üçüncüsü, sendikalıyım. E-devlet başvurusundan 24 saat sonra gelen “Merhaba, hoş geldin” aramasıyla bile yalnız olmadığımı, benimle aynı sektörde insanların nasıl dayanıştığını ve telefonun ucunda benimle her an iletişime hazır birisinin olduğunu bilmek bana bir kat daha fazla güç verdi.
Dördüncüsü, kaçmadım ve yılmadım. Beni her ne kadar kötü hissettirmeye çalışsa da işverenimin mobbinglerine göğüs gerdim. Arada tökezlesem bile, işyerinden her çıktığım akşam eve gelip daha büyük bir şevkle iş başvurularında bulundum ve en sonunda yeni bir işyerinde çalışmaya başladım. O kadar zor olmadığını, bir çıkış yolunun olduğunu ve kimsenin beni kimliğimle, hayat şartlarımla, gençliğimle yani kısacası her halimle ve varlığıma dayalı özelliklerimle zincire vuramayacağını anladım.
Tabii ki bu metin birileri tarafından başka bir açıdan okunduğunda kadınların ve queerlerin çalışma hayatında varlık göstermesinin sanki “zor, sıkıntılı, eksik hissettirecek” bir şeymiş gibi yorumlanmasına sebep olabilir, biliyorum. Ama bize dayatılan “süper kadın” algısını da kabul etmek zorunda olmadığımızı düşünüyorum. Sırf her zorluğa göğüs gerebiliyoruz diye kadın ve queer olarak var olduğumuz alanlarda her yaftayı ve zorluğu kabul etmek zorunda olmadığımızı düşünüyorum. Bizi biz yapan özellikler ve varlığımız üzerinden pazarlanmaya, “pozitif ayrımcılık” gibi görünen yalanlarla “daha kolay sömürülebilir” görünmeyi reddediyorum. Çalıştığımız yerlerde sendikal haklarımızı talep etmekten güvencesiz işlerde dayanışma ağları kurmaya; kadın ve queer işçilerin yaşadığı özgün sömürü biçimlerine karşı sınıf dayanışmasını güçlendirmekten her alanda bir araya geldiğimiz o küçük “kahve molalarına” kadar birbirimize sıkı sıkı sarılmaya inanıyorum. “Aile Yılı” ile kadınları makbul kadınlık ve aile kavramlarına sıkıştıran, LGBTİ+ bireyleri “sapkınlık” diyerek toplum dışına iten bu rejimle el ele çalışan, hatta sözde muhalif geçinen ve “farklılıklara” açık patronlarımızın aslında tam da bu rejim tarafından istenen makbul kapitalistler olması bizi şaşırtan bir durum olmasa da belki de farkında olmadığımız bir durum. Ancak bizim gibi kadınlar ve queerler, özellikle büyükşehirde yaşayan ve beyaz yakalı olanlar, karşılarında bulunan dev kapitalist patronlara karşı daha gözü açık olmak ve safları sıklaştırmak zorundalar diye düşünüyorum. Mücadelemiz politik zeminden ayrı düşünülemeyeceği gibi, ofislerimizden (uzaktan çalışıyor olsak bile), kahve molalarımızdan, öğlen yürüyüşlerimizden ve iş çıkışı birer kadehlik sohbetlerden de ayrı düşünülemeyecek kadar geniş bir zemine sahip. Bunun böyle olmadığını düşünen her patron tarafından zayıf ve kullanışlı görünmeye devam edecek olsak bile, küçük muhabbetlerimiz sonucu oluşan dayanışma ağlarımız önce işyerlerimize, ardından sokaklara, tüm özel ve kamusal alanlara taşacaktır, eminim. Sendikalı olmanın anayasal bir hak olduğunu, neredeyse tuvalet girişlerine kadar takılan ve ses kaydeden kameraların birer mobbing cihazı olduğunu, ne kadın ne queer olarak birilerine “hoş bir seda” olmak için var olmadığımız gerçeğini, bizi kendince müşkül durumlarımızda ödüllendirdiğini zanneden patronların bu sistemin bir parçası olduğunu unutmamamız gerektiğine inanıyorum.
Kadınların ve queerlerin yoksulluğunu, güvencesizliğini fırsata çeviren patronların varlığını biliyoruz ve susmuyoruz. Bizi düşük ücretlerle çalıştırmaya, haklarımızı gasp etmeye, itiraz ettiğimizde kapının önüne koymaya alışmış bu düzenin çarklarına çomak sokuyoruz. Kadınları ve queerleri daha da savunmasız bırakan bu sistemde, örgütlenmenin ve dayanışmanın en büyük silahımız olduğunu biliyoruz. İşyerlerinde birbirimizi tanıyor, dertlerimizi paylaşıyor, farkında olmadan içine çekildiğimiz rekabeti reddediyoruz. Bizim düşmanımız birbirimiz değiliz, bizi yalnızlaştırmaya çalışanlar.
Ofislerde, fabrikalarda, plazalarda, atölyelerde yan yana gelip konuşmaktan korkmuyoruz. Bilinçlenmek için el altından birbirimize en sevdiğimiz feminist kitapları veriyor, okuduğumuzda patronların gözünün içine daha dik bakıyoruz. Haksızlıkları konuşmak, karşı çıkmak, birlikte güçlenmek için her fırsatı değerlendiriyoruz. “Sesi çok çıkan kapının önüne konur” diyenlere inat, yan yana durduğumuzda kimseyi kapının önüne koyamayacaklarını biliyoruz. Krizlerin faturasını bize kesmeye çalışan patronlara, sessizce kabullenmeyeceğimizi gösteriyoruz. Ev kiralarımız artacak diye nefret ettiğimiz işverenlere ses çıkartmadığımız zamanlar da oluyor, biliyorum. Ancak yalnız değiliz. Çünkü kiraların da, queer olduğumuz için bizleri görünce doğrudan “hayır” demeyi düstur edinmiş emlakçıların da, üç kadın beraber eve çıkmak istediğimizde bizi seks işçisi kabul ettiği için ev vermeyen yaşlı hetero erkek ev sahiplerinin de sorumlusu biz değiliz. Sorumluluğu bize ait olmayan bu sistemin içinde ezilmek zorunda hiç değiliz. Zorunda olduğumuz şey, kendi alanlarımızı ve anlarımızı yaratarak iletişim kanallarımızı açık tutmak. Bizi ittikleri rekabet dehlizinden çıkıp bir arada hareket etmeye ve el ele tutuşmaya söz vermek. Bu düzeni değiştirecek olan biziz ve ancak birlikte kazanabiliriz.
*Purplewashing, ayrımcı veya zararlı uygulamaları maskelemek için feminist veya LGBTQ+ meselelerini kullananlar için kullanılan terim. Pinkwashing ise, LGBTİ+ haklarıyla ilgisi olmayan amaçlar için LGBTİ+ topluluğuna sempati duyan mesajlar yayma stratejisi.
Editör: Şöhret Baltaş
Düzelti: Şöhret Baltaş
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Sinem Yıldız
Please login or subscribe to continue.
Üye değil misiniz? Üye olun. | Şifremi Unuttum
✖✖
Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.
✖