Serbest Kürsü Buse Ceren Hazır 6 Mart 2026
8 Mart bir direniş günü olmakla beraber hafızamızı tazelediğimiz ama aynı zamanda geleceğe sözümüzü bıraktığımız bir gün. Ama önce takvimin sayfalarını geriye doğru çevirerek 8 Mart’a neler taşıdığımıza ve hangi yüklerle geldiğimize bir dönüp beraber bakalım.
Çilem Doğan’dan tutun da geçtiğimiz sene 25 Kasım’a katılan ve haklarında iddianame hazırlanarak hapis cezası istenen kadınlara kadar hukuk, AKP rejiminin gözdağı ve korku vermek için başvurduğu en kolay aygıtı oldu. Karşımızdaki siyasal aklın sürekliliği hız kesmeden devam ederken AKP’nin yargı aparatı Akın Gürlek de tam bu noktada kendini gösterdi. Çok yakın zamanda eski İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olarak atandığına şahit olduk. Akın Gürlek son yıllarda muhalefete yönelik yargı pratikleriyle özdeşleşmiş birisi olmuştu. Kadın hareketi açısından durum yalnızca yargının bağımsızlığının yok olmasıyla sınırlı değil; aynı zamanda toplumsal muhalefetin en dinamik hareketlerinden biri olan kadın hareketinin önümüzdeki süreçte yoğun bir kriminalize ve itibarsızlaştırma söylemleriyle savaşacağını söylemek mümkün. Ancak bu pek de yeni bir tablo değil. Türkiye’de yargı kadınlar için hiçbir zaman soyut bir hukuk polemiği olmamıştır. Mahkeme salonlarında tanık olduklarımız kadınlar için hep iki işlev görmüştür. Bir yandan erkek şiddetini sistematikleştiren, iyi hal indirimleriyle cezasızlık politikalarını yürüten kararlar verilmişken diğer yandan feministler, LGBTİ+lar, gazeteciler ve muhalif siyasetçiler soruşturularak ve tutuklanarak toplumsal muhalefetin her kesimi baskı altına alınmaya çalışılmıştır.
2026 8 Mart’ına geldiğimizde yalnızca Türkiye’ye bakmıyoruz, bakamıyoruz. Küresel ölçekte gündem olan Epstein Dosyaları bize aslında hiç de gizlenmeye çalışılmayan ve her gün yaşadığımız bazı gerçekleri gün yüzüne çıkardı. Epstein Dosyaları bir skandal olmanın ötesinde erkek egemen güç ağlarının siyasetin içinde nasıl geliştiğini ve devlet katında örgütlendiğini, sermaye grupları ile medya elitlerinin nasıl patriyarkal akla hizmet ettiğini gösteren bir örnek oldu. Demokrasi satan bu ülkelerin arka yüzünde erkek egemenliğinin en örgütlü hali ile karşı karşıyayız. Devlet koridorlarında, şirketlerin yönetim kurullarında, üniversitelerde ve her yerde kadın düşmanlığı örgütlü bir hal almış… Bu sebeple kadın mücadelesi duygusal bir öfkeyle çıktığımız bir yol değil, içinde bulunduğumuz yapısal bütünlüğü anlayarak hareket etmemiz gereken bir alan.
Kafamızı biraz doğuya çevirdiğimizde bir başka baskı rejimi gördük. Mahsa Amini’nin öldürülmesiyle başörtüsü yasağına karşı çıkmaya cesaret eden kadınların tarihsel sesini bugün de duyuyoruz. Bir yandan ocak ayında İran’daki protestolarda başörtülerini çıkaran kadınlar, bir yandan direnişin simgesi haline gelen saç örgüsü… Yine ocak ayında HTŞ’nin Kürtlere yönelik saldırısında internete düşen bir videoda hayatını kaybeden bir kadının saç örgüsünün gösterilmesi bize kadın düşmanlığının bir başka yüzünü gösterdi. Bu görsel kadına yönelik yalnızca fiziksel olmayan aynı zamanda sembolik unsurlarla kadını aşağılayan bir tehdit içeriyordu. “Askerler fethedilen bölgelerin kadınlarına sanki kadın bedenleri bu bölgelerin uzantılarıymış gibi tecavüz ederler.”1 Çünkü patriyarkal şiddet kadının bedenini onurun sembolüne dönüştürdüğünde, saldırı da kadın bedeni üzerinden devam eder. Bu yüzden kesilen saç örgüsü patriyarkal savaş siyasetinin yalnızca bir göstergesi oldu.
Türkiye’de de kadınlara ve kız çocuklarına aynı devlet aklı 2025’te “aile yılı” söylemiyle kendini çıplak bir şekilde gösterdi. Aile yılı ilan ettikleri yılda öldürülen kadınların yüzde 61’inin kendi evinde öldürüldüğünü unutmayalım. 2026’nın daha ikinci ayını doldurmadan yarısı ailelerindeki erkekler tarafından olmak üzere 37 kadın öldürüldü. Bu verileri uzatmaya pek de gerek yok çünkü evlerin kadın için güvenli bir alan olmaktan ziyade erkek şiddetinin görünmez kılındığı bir mekâna dönüştürüldüğünü hepimiz zaten biliyoruz.
Günün sonunda yüzümüzü dünyanın batısına ya da doğusuna çevirsek de değişenin yalnızca rejim biçimi olduğunu, kadınlar söz konusu olduğunda aynı erkek egemen tahakküm düzeninin gölgesinde olduğumuzu görüyoruz. İster şeriat rejimi olsun ya da demokrasinin ve özgürlüğün toprakları, ister milliyetçi-otoriter bir devlet; kadınlık kendi üzerinde egemenliğin yeniden üretildiği bir aracıya dönüşüyor. Bu noktada bize düşen de kadın hareketinde uluslararası direniş hattını sahiplenmek. Çünkü patriyarkal düzen ne kadar örgütlüyse kadın mücadelesi de en az o kadar örgütlü olmak zorunda. Geçtiğimiz bir iki ay bize bu gündemleri getirdi, ancak belki de artık odaklanmamız gereken bir 8 Mart’tan sonraki 8 Mart’a nasıl bir direniş zemini bırakacağımızdır.
Mücadeleyi sürekli kılmak demek yalnızca belirli günlerde kitlesel buluşmalar ile yan yana gelmekten öte daha kalıcı bir şey inşa etmekten geçiyor. 8 Mart’ın bir eşik olarak düşünülmesi ve bu enerjinin sürdürülebilir bir mekanizmaya dönüştürülmesine her zaman ihtiyacımız olacaktır. Parçalı ve yalnız biçimde yürütülmeye çalışılan direniş pratiğini kolektif bir güce dönüştürme iradesi de kadınların içinde bulunduğu yapısal yalnızlığı fark etmek ve bu yalnızlığın politik niteliğini kavramakla başlıyor. Bu yalnızlık sistematik bir konumlandırmanın sonucu olarak patriyarkanın kadınların deneyimlerini birbirinden koparmasına karşı en iyi cevap kadınların direnişini kolektif hale getirmektir.
Kaynakça:
Editör: Doğa Uğurel
Düzelti: Doğa Uğurel
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Seda Bedestenci Yegâne
Please login or subscribe to continue.
Üye değil misiniz? Üye olun. | Şifremi Unuttum
✖✖
Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.
✖