Background

Rosa’dan bize kalan: Özgürlük nedir?

“Egemen ‘marksizmimiz’ maalesef her dönüşüm rüzgârından aynı gut hastalığına yakalanmış bir amca gibi korkuyor.”

1913’te, yaklaşmakta olan savaşın çığırtkanlarıyla uzlaşacağı belli olan “yoldaşları” ile mücadele ederken böyle diyordu Rosa. Aslında onu, pek çok devrimciden ayıran yanı da, bu cümlede içkindi; dönüşüm rüzgârından korkmamak…

Rosa, sosyalizm geleneği içinde her zaman bağımsız düşünceden ve dönüşümden korkmayan bir figür olarak yer aldı ve bunun bedelini hem yaşamında hem ölümüyle ağır biçimde ödedi. Alman Sosyal Demokrat Partisi SPD, ilk dünya savaşının eşiğinde Alman işçi sınıfına, milliyetçi rüzgârın peşine takılmasını önerirken Rosa, politik olarak tecrit edilmesi pahasına partiye karşı çıktı ve sonucunda devletin cinayet planını uygulamasını kolaylaştıran bir “yalnızlığa” itildi.

Politik olarak doğru bildiğini dile getirme konusundaki bağımsız tutumuna duyulan nefret, onu ölümünden sonra da rahat bırakmadı. Rosa bu kez, işçi sınıfı adına kurulan ülkede resmi komünist parti tezlerinin hedefi oldu. Partinin merkezi rolünü güçlendireceği gerekçesiyle Sovyetlerin kapatılmasına karşı çıktığı için “Menşevik ve ütopyacı” anlamına gelen “Luxemburgculuk” diye bir deyim geliştirildi ve Rosa tarihsel olarak etiketlendi.

Rosa Luxemburg, teoriden çok sıcak politikadaki polemik ve tutumlarıyla anılan bir devrimciydi ve dogmatik paradigma için tehlikeli olan da buydu. Çünkü Rosa, parti içi demokrasinin, şeffaflığın ve şablonlara sığmayan özgürlük düşüncesinin olmadığı her yapıda bütün bunların sembolüydü.
Bugün Türkiye sol geleneğinde de, halen Rosa’nın adının pek anılmaması, tarihsel öncüler arasında yer alarak anmalara pek konu edilmemesi, muhtemelen dünyadaki ezberci sol geleneğin bir yansıması olsa gerek.

“Özgürlük her zaman farklı düşünenin özgürlüğüdür”

Solun tarihe daha geniş bir perspektifle baktığı, kimlik politikalarının özgürlüğün farklı açılarına işaret ettiği bugün, Rosa’nın özgürlük üzerine söylediği bu sözler, bize doğal gelebilir. Ancak Avrupa’dan Rusya’ya büyük altüst oluşların yaşandığı, anbean acil ve doğru kararlar almanın hayati önem taşıdığı bir dönemde eleştirilmeyi, hatta suçlanmayı göze almadan bu ilkeyi sonuna kadar savunmak çok zordu.

Rosa’nın ortaya koyduğu bu özgürlük tanımı, bugüne kadar en çok alıntılanan ve aynı zamanda en çok suçlanan cümlelerden biri oldu. 21’inci yüzyılın ilk çeyreğine vardığımız bugünlerde, kendimize yalan söylemeyeceksek eğer, Rosa’nın özgürlük tanımının halen solun mevcut yapısını aştığını itiraf etmemiz gerekiyor. Programların içinde yer alan bir cümle olmaktan öteye, “başkalarının özgürlüğü” ne anlama geliyor, biliyor muyuz gerçekten?

Aynı yazıda şöyle diyordu Rosa:“Genel seçimler, engelsiz basın ve toplantı özgürlüğü, özgür düşünce mücadelesi olmaksızın, her kamu kurumundaki yaşam, içinde sadece bürokrasinin işleyen tek unsur olarak kalacağı biçimde ölür, yalancı yaşama dönüşür. Kamu yaşamı yavaş yavaş uykuya dalar, birkaç düzine parti önderi tükenmez enerjileri ve sınırsız idealizmleri ile yönlendirir ve yönetirler. (…) Bu bir diktatörlüktür, ancak proletaryanın değil, bir avuç politikacının diktatörlüğü, yani burjuva anlamında, Jakoben egemenliği anlamındaki bir diktatörlük .”

Aradan geçen onca yıkım ve altüst oluştan sonra, bu sözlere hak vermemek mümkün değil ama tarihin ilk muzaffer işçi devrimi karşısında, bu hatırlatmayı yapabilmek çok zordu. Rosa, özgürlükçü ruhuna ihanet etmemek için çok büyük bedeller ödemeyi göze almıştı. Rosa’nın büyük bir devrimci olduğunu teslim eden Lenin dahi, ““Yanıldı, yanıldı, yanıldı ama… O bir kartaldı ve hep öyle kalacak” diyordu.

Peki neydi Rosa’nın yanılgısı? Tarihsel arka plana ve bugünün dünya resmine bakıldığında yanılgı denebilir miydi buna?

Sosyal reform ve devrim

Rosa’nın sosyalist politikaya katıldığı dönemde gündemi en çok meşgul eden sorun, devrimin karşısına konulan reform anlayışıydı. Eduard Bernstein sınıf mücadelesi ve devrim perspektifinin terk edilmesi ve SPD’nin bir demokratik reform partisine dönüşmesi gerektiğini savunuyordu. Rosa, parti kurultayında bu düşünceye şöyle karşı çıkıyordu: “Hem reform hem devrim.” Bugün hâlâ çok yaygın olan “çubuğu tersine bükme” inadıyla tartışmanın “ya sosyal reform ya devrim” çıkmazından kurtulmasını sağlayan bir formüldü bu.

“Sosyal demokrasi, sosyal reforma karşı olabilir mi? Ya da sosyal devrimi, yani nihai hedefi olan mevcut sistemin devrilmesini, sosyal reformun karşısına çıkarabilir mi? Kesinlikle hayır” diyor ve devrim perspektifinin reform mücadelelerini de kapsayan yolunu ayrıntılı bir biçimde anlatıyordu. Bu kitap, uluslararası işçi hareketinin devrimci çizgisi içinde reformları bir moment, bir araç olarak formüle eden politik bir kılavuz olarak kabul gördü.

Kitlesel grev

Rosa, yıllardan beri mücadele aracı olarak gördüğü “kitlesel grev” anlayışının doğrulanışını Rus devriminde görüyor; ancak partililer mevcut durumu sürdürme eğilimi taşıyorlardı. Rosa, “istikrar”ı tercih edip hareketten korkan konformizmin örgütü nasıl hantallaştırdığı fikrini bu dönemde olgunlaştırdı. SPD yönetimi politik eylemi, örgütsel yapı için bir tehlike olarak görüyor ve devletin saldırısından korunmaya öncelik veriyordu. Rosa için bu, yolun başında araç olan örgütün, amaç haline gelmesi demekti.

Rosa’nın kitlesel grevin bir araç olarak kabul edilmesine dayanan önerisi, kurultayda reddedildi. Bu yenilgide, o dönemde Alman sosyalizminin öznel iradeyi anarşizm ile eşdeğer görmesinin de etkisi vardı. Marx’ın, Bakunin’in temsil ettiği anarşist iradeciliğe karşı tarihin yasalarını anlattığı polemik, “kendiliğinden gelişmeyi beklemenin” bir kanıtı olarak sunuluyordu. Oysa Marx, söz konusu tartışmada, öznel iradeyi reddetmiyor, irade ile nesnel koşullar arasındaki ilişkiyi gözler önüne seriyordu.
Yani anlatılan hikâye, hepimizinki gibiydi. Elinde kalemle kara kaplı kitabın bir sayfasını işaret edenlere karşı, başka bir kitabın başka bir sayfasını sallayan “sosyalistler” ve “öz-hakiki-sosyalistler”…

Bütün ülkelerin işçileri, savaşta birbirinizi boğazlayın!

Tüm dünyaya yayılma eğilimi olan, dünyayı kapladığı ölçüde içsel çelişkilerini de küresel hale getiren kapitalizmi anlattığı Sermaye Birikimi adlı kitabını yazdığı 1913 yılında Avrupa’da büyük bir savaşın tehlikesi giderek yaklaşıyordu. Rosa Luxemburg, tüm gücüyle Avrupa işçi sınıfının savaşa karşı dayanışmasını güçlendirmeye çalışıyordu.

Kautsky’nin “Savaşta enternasyonal bir silah olamaz” diyerek “Vatanın savunulması” yönünde oy kullanmasına karşı şöyle isyan ediyordu Rosa: “Komünist Manifesto’nun dünya tarihine geçen çağrısına esaslı bir ek yapılıyor ve Kautsky’nin düzeltmesiyle yeni halini alıyor: Bütün ülkelerin proleterleri, barışta birleşiniz ve savaşta birbirinizi boğazlayınız!”

1914 Temmuz’unda Almanya’da savaş karşıtı mitingler zirvedeydi ve bu da savaşa karşı uluslararası işçi sınıfının dayanışmasını örmeye çalışanlar için umut vericiydi. II. Enternasyonal’in acil gündemi de buydu fakat Almanya’da esen milliyetçi hava Avrupa’nın diğer ülkelerinde de hissediliyordu ve sosyalist partiler savaşa karşı barıştan yana kesin tutum alan bir çizgiden uzaktılar.

Fransız işçi hareketi önderi Jean Jaurès’in, Enternasyonal toplantısından sonra evine giderken bir Fransız milliyetçisi tarafından vurulması bu dağınıklığı pekiştirdi ve barıştan yana olan Avrupalı sosyal demokratların sesi, savaş çığlıkları arasında duyulmaz oldu.

Spartaküst Birliği

4 Ağustos 1914 Rosa için hayatının dönüm noktalarından biriydi. Alman sosyal demokrasisi teslim olmuş, Alman Parlamentosu savaş kredilerine onay vermiş, II. Enternasyonal dağılmış ve işçiler milliyetçi rüzgârı arkalarına alıp sınıf kardeşleriyle savaşmaya gitmişlerdi.

Rosa Luxemburg ve Karl Liebnecht savaş kredilerine red oyu verdiler. Dünya işçilerinin kardeşliğinden yana olanlarla birlikte mücadeleye devam ettiler. Bu, SPD içinde ciddi bir bölünmeye yol açtı. Almanya sokakları, savaş sırasında da grev ve protestolara sahne olurken SPD, kitlelerin direncini kıran bir tutum aldı.

Rosa ve Liebnecht’in kurucuları arasında olduğu Spartaküst Birliği Almanya’da ikili iktidar yaratmanın eşiğine geldiğinde, devletin saldırısı ve SPD’nin ihanetine, o çok sözü edilen “yanılgı” eklendi: İktidarı almak üzere ayaklanan kitlelerin elinde işçi konseyleri vardı ama onları alıp devrime taşıyacak bir önderlik yoktu. Devrimci durum sosyalist önderliği tam sırtından hançerlendikten sonra gücünü toplamaya zaman bulamadığı bir anda yakalamıştı, bu yenilginin ilk nedeniydi. Ama diğer ve belki daha belirleyici olan nedeni ise önderliğin kendi varlığını, halk konseyleri içinde eritme yönünde kullandığı tercihti.

Rosa’nın, yenilgiden sonra “Berlin’de düzen hâkim” başlığıyla yazdığı makaledeki şu cümleler bu tercihin bir ifadesi olarak okunabilir: “Yönetim başarısız oldu. Ama yönetim kitlelerden ve kitlelerin içerisinden yeniden yaratılabilir, yaratılmalıdır. Belirleyici olan kitlelerdir,onlar, devrimin son zaferinin üzerine kurulacağı kayadır. Kitleler zirvedeydi, bu ‘yenilgiyi’, uluslararası sosyalizmin gururu ve gücü olan tarihsel yenilgiler zincirinin bir parçası haline getirdiler. Ve bu nedenle bu ‘yenilgiden’ geleceğin zaferleri yeşerecektir.”

Rosa’nın “yanılgısı” kitlelerin kendi deneyimlerini aşan bir önderliği reddetmesiydi. Bu bağlamda onun bütün politik önerilerini “işçi sınıfı adına” kurulan bürokrasilere duyduğu nefret ve mutlak/doğrudan demokrasiye duyduğu inanç şekillendirdi. Bunun nedeni belki de , Rusya’daki Bolşeviklerden farklı olarak, uzun yıllar boyunca Alman işçi sınıfının temsilcisi olan partinin çürüyüp hantallaştığı ve statükoya teslim olduğu bir toplumsal arka plana sahip olmasıydı. Rusya’da henüz çocukluk dönemini yaşayan öncü-kitle ilişkisi, onun rol aldığı sahnede çoktan yaşlanmaya doğru evrilmiş, hatta yozlaşmıştı. Bu anlamda Rosa, gözünü öncüden çok sınıfa çevirdi ve sınıf’ı salt politik ve kuramsal bir kategori değil, hareketin kendisi olarak algıladı. İşçi sınıfının kendiliğinden değil, ancak hareket içinde deneyim kazanarak devrimci olabileceğini savundu ve devrimin ezilenlerin kendi eseri olması gerektiği fikrine duyduğu sarsılmaz bağlılığı hiç kaybetmedi.

Bugün dünyada partiler ve sendikalar dahil tüm sınıf örgütlerinin hantallığına, donmuş bürokrasilerine bakarak, yeni bir adım atma olanağı için tarihe yeniden bakabiliriz diye düşünüyorum. Sosyalizmin tarihine dair ezberlerimizi bozabilir, geçmişten bugüne süregelen tanımları bugünün projektörlerini tarihe çevirerek sorgulayabiliriz. Kendisini amaç olarak gören parti/sendika bürokrasilerinin elimizden aldığı “devrimci özü” yakalama şansını yeniden yaratabiliriz. Ancak böyle bir yeniden inşa ile tarihi, gerçekten ayakları üzerine oturtabilir ve Rosa’nın vahşice katledilmesine yas tutmaktan öteye geçip, çok uzun olduğu anlaşılan bu yolda elimizi tutmasını sağlayabiliriz.

Hatırlamak zorundayız, özgürlük yalnız bizim değil, başkasının özgürlüğü de olduğunda gerçekten özgürlüktür.

Editör: Şöhret Baltaş
Düzelti: Şöhret Baltaş
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sâba Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Filiz Kılıç

Kadın Vardiyası – 2023
Bize Ulaşın: kadinvardiyasi@gmail.com

Login to enjoy full advantages

Please login or subscribe to continue.

Go Premium!

Enjoy the full advantage of the premium access.

Takipten Çık:

Takipten Çık Vazgeç

Cancel subscription

Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.

Go back Confirm cancellation