Köşe Yazıları Hatice Özbay 16 Şubat 2026
Bölüm 2 — Türkiye Bağlamı: Sessizlik, Seçici Denetim, Kurumsal Kör Noktalar
Bu bölüm, Epstein vakasının Türkiye’deki “yankısızlığını” pasif bir ilgisizlik olarak değil; medya, hukuk ve siyaset alanlarında işleyen seçici görünürlük ve seçici denetim pratikleriyle açıklamayı amaçlar.
Epstein vakasının Türkiye’de sınırlı bir kamusal yankı bulması, yalnızca siyasal ve hukukî alanlarla değil, medya yapısıyla da yakından ilişkilidir. Ana akım medyada dosyaya ilişkin haberlerin sınırlı kalması, konunun süreklilik arz eden bir tartışma alanına dönüşmesini engellemiştir. Bu sessizlik, sosyal medyada da güçlü ve sürdürülebilir bir gündem üretilememesiyle pekişmiştir. Söz konusu durum, cinsel istismar ve erkek failli suçlara dair yapısal suskunluğun Türkiye bağlamındaki sürekliliğiyle uyumludur.
Konuya ilişkin entelektüel değerlendirmeler sınırlı sayıda alternatif medya platformunda gündeme gelmiştir. Örneğin, Alan TV’de yayınlanan bir programda Doğan Ergün, Epstein vakasının Türkiye’de neden sınırlı bir yankı bulduğunu; medya sahipliği yapısı, siyasal iklim ve hukukî denetim mekanizmalarının sınıfsal bağlamı üzerinden değerlendirmiştir. Bu tür yorumlar, olgusal iddialar üretmekten ziyade, Türkiye’de kamusal gündemin nasıl şekillendiğine dair yapısal bir okuma sunmaktadır.
Bu örnek, Epstein vakasının Türkiye’de tamamen yok sayılmadığını; ancak tartışmanın kurumsal ve ana akım düzeyde sistematik biçimde etkisizleştirildiğini göstermesi bakımından önemlidir.
Jeffrey Epstein vakası, küresel ölçekte elit ağlar içinde gizlenen cinsel istismar pratiklerini görünür kılarken; Türkiye bağlamında benzer bir yapısal sorun, farklı bir toplumsal ve siyasal zemin üzerinde ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de çocuk istismarı ve cinsel şiddet vakalarının önemli bir kısmı, dinî-siyasal yapılar içinde ya normalleştirilmekte ya da etkisizleştirilen hukukî süreçler aracılığıyla kamusal denetimin dışına itilmektedir. Bu iki bağlam arasında doğrudan bir özdeşlik kurmak mümkün olmasa da her iki bağlamda da ortak bir eksen açık biçimde belirginleşmektedir: iktidar ilişkileriyle beslenen patriyarkal yapıların ürettiği cezasızlık rejimi. Bu rejim kimi zaman dinî yapılar üzerinden, kimi zaman sermaye ve devlet ilişkileri üzerinden işler; biçimleri değişir ama sonuç değişmez.
Hukukî Süreçlerin Askıya Alınması ve Seçici Denetim
Türkiye’de tarikat ve cemaat yapıları içinde yaşanan cinsel istismar vakaları, çoğu zaman bireysel “suç” anlatılarıyla sınırlandırılmakta; bu yapıların kurumsal sorumluluğu sistematik biçimde tartışma dışı bırakılmaktadır. Oysa basına yansıyan ve yargıya intikal etmiş vakalar, sorunun münferit olmadığını; aksine belirli örgütlenme biçimleri içinde tekrar eden bir örüntüye işaret ettiğini göstermektedir. Bu örüntünün görünür olmasına rağmen, kurumsal denetim mekanizmalarının işletilmemesi, hukukî sürecin fiilen askıya alındığı ve fail lehine işleyen bir alan yaratmaktadır.
Bu noktada mesele, yasal düzenlemelerin yokluğu değil; mevcut hukuk araçlarının seçici biçimde uygulanmasıdır. Epstein vakasında görülen savcılık anlaşmaları ve yargısal istisnalar, ABD bağlamında elit suçluluğun nasıl korunabildiğini gösterirken; Türkiye’de benzer bir koruma, dinî-siyasal yapılarla kurulan ilişki ağları üzerinden işlemektedir. Her iki durumda da hukuk, eşitlik iddiasını yitirmekte; belirli aktörler için esneyen, diğerleri için sertleşen bir mekanizma haline gelmektedir.
Türkiye’de tarikat ve cemaat yapıları içinde ortaya çıkan istismar vakalarının ortak özelliklerinden biri, patriyarkal normlar aracılığıyla üretilen güçlü bir suskunluk rejimidir. İtaat, mahremiyet, aile bütünlüğü ve “fitne” söylemleri, mağdurların konuşmasını engelleyen ideolojik araçlar olarak işlev görmektedir. Bu söylemler, yalnızca topluluk içi baskı üretmekle kalmamakta; aynı zamanda hukukî süreçlerin başlamasını da fiilen zorlaştırmaktadır.
Bu bağlamda patriyarka, yalnızca kültürel bir arka plan değil; istismarın sürekliliğini sağlayan siyasal bir işlev üstlenmektedir. Epstein vakasında gizlilik ve güç ilişkileri nasıl mağdurların korunmasını engellediyse, Türkiye’de de dinî meşruiyet ve erkek egemen hiyerarşi, benzer bir örtme işlevi görmektedir. Farklı bağlamlarda ortaya çıkan bu mekanizmalar, istismarın değil, failin korunmasının sürekliliğini sağlamaktadır.
Tarikat ve cemaat yapılarının siyasal iktidarla kurduğu ilişkiler, bu alandaki cezasızlık rejimini derinleştiren temel unsurlardan biridir. Bu ilişkiler, çoğu zaman doğrudan bir “koruma” biçiminde değil; denetimden geri çekilme, soruşturma açmama veya süreci zamana yayma gibi dolaylı mekanizmalar üzerinden işlemektedir. Böylece siyasal iktidar, görünürde tarafsızlığını korurken, fiilen hesap verebilirliği bilinçli biçimde askıya alan bir konumda yer almaktadır.
Daha önce kamuoyunda tartışılan ve “tarikatlar kapatılsın” çağrılarının gündeme geldiği süreçlerde, bazı vakıf ve cemaatlere ilişkin vakaların bu bağlamda ele alınmış olması, meselenin sürekliliğini göstermektedir. Burada önemli olan, belirli bir kurumun adı değil; bu tür yapıların siyasal dokunulmazlık alanı içinde konumlandırılmasıdır. Bu dokunulmazlık, Epstein vakasında küresel elit ağları üzerinden nasıl kuruluyorsa, Türkiye’de de dinî–siyasal ittifaklar üzerinden benzer biçimde inşa edilmektedir.
Ortak Yapısal Sorun
Epstein vakası ile Türkiye’deki tarikat ve cemaat istismarı vakaları arasında kurulan bağ, ahlaki bir karşılaştırmadan ziyade, yapısal bir analiz üzerinden anlam kazanmaktadır. Her iki bağlamda da istismar, güçlü aktörlerin yer aldığı kapalı ya da yarı kapalı ağlar içinde gerçekleşmekte; hukukî ve siyasal denetim mekanizmaları bu ağların dışında bırakılmaktadır. Sonuçta ortaya çıkan tablo, bireysel suçların ötesinde, iktidarın patriyarkal biçimlerde örgütlenmesi ve cezasızlıkla tahkim edilmesidir.
Bu nedenle mesele, yalnızca “skandal” olarak adlandırılabilecek olaylar zinciri değildir. Asıl sorun, çocukların ve kırılgan grupların sistematik biçimde korunmadığı; buna karşılık failin ve onu mümkün kılan yapıların korunabildiği bir siyasal ve hukukî düzenin sürekliliğidir. Epstein vakası bu düzenin küresel ölçekteki bir örneğini sunarken, Türkiye’deki deneyim, aynı yapısal sorunun yerel ve dinî-siyasal biçimler altında nasıl yeniden üretildiğini göstermektedir.
Rixos Yazışmaları, Burak Oğraş Dosyası ve Kurumsal Kör Noktalar
Türkiye’de çocuk istismarı ve cinsel şiddet vakaları çoğu zaman tarikat ve cemaat yapıları üzerinden tartışılsa da cezasızlık rejimi bu yapılarla sınırlı değildir. Aynı patriyarkal ve siyasal dokunulmazlık mekanizmaları, sermaye ağları, turizm sektörü ve uluslararası ilişkiler içinde de benzer biçimlerde işlemektedir. Rixos yazışmaları ve Burak Oğraş dosyası, bu sürekliliğin tarikat dışı ama aynı ölçüde kapalı ve denetimsiz alanlarda nasıl yeniden üretildiğini göstermesi bakımından çarpıcıdır.
Türkiye’de Epstein dosyasının “yankısızlığı” yalnızca ilgisizlikle değil; bazı başlıklarda kurumsal denetimin devre dışı kalması ile de ilgilidir. Bunun çarpıcı örneklerinden biri, Epstein belgelerinde Rixos otelleriyle ilgili yazışmaların gündeme gelmesinin ardından, 16 yaşındaki Burak Oğraş’ın 2011’deki şüpheli ölümünün yeniden hatırlanmasıdır.
Burak Oğraş, Tekirdağ’da Turizm ve Otelcilik Meslek Lisesi öğrencisiyken, 2011 yılında zorunlu staj kapsamında Rixos Lares Hotel’e gönderilmiş, stajyer öğrencilerin kaldığı ifade edilen “Family Pansiyon” da barındırılmıştır. Stajının bitmesine 15 gün kala, 9 Eylül 2011 sabahı pansiyonun boş havuzunda ölü bulunmuştur. Cep telefonunun kaybolduğu ve olayın kayıtlara “şüpheli ölüm” olarak geçtiği belirtilmiş; Adli Tıp raporlarında darp ve kırık bulgularının yer aldığı aktarılmıştır. Dosyanın, uzun yıllardır soruşturma aşamasında kaldığı ifade edilmektedir.
Bu ölümün yeniden gündeme gelmesi, ABD Adalet Bakanlığı’nın Jeffrey Epstein’e ilişkin belgeleri kamuoyuna açmasının ardından, belgelerde Rixos otellerinin patronu Fettah Tamince ve çevresiyle ilişkilendirilen bazı yazışmaların basına yansımasıyla birlikte gerçekleşmiştir. Basına yansıyan yazışmalara göre, Epstein’in asistanı Lesley Groff’un, Antalya’daki bazı Rixos tesislerinde “masaj terapisi eğitimi” ifadesiyle anılan bir düzenleme üzerinden otel yönetimiyle iletişim kurduğu; ayrıca 2017 tarihli başka bir e-posta trafiğinde Dubai merkezli DP World CEO’su Sultan Ahmed bin Sulayem’in, Epstein’in özel spa’sında çalışan bir kişinin Rixos’ta “deneyim kazanması/eğitim alması” yönünde bir talepte bulunduğu ve bu talebin otel tarafına iletildiği aktarılmıştır.
Bu belgeler gündeme geldikten sonra, Burak Oğraş’ın babası Murat Oğraş, oğlunun kız arkadaşının “orada tuhaf şeyler oluyordu” ifadesini hatırlatmış; ailenin avukatının savcılığa dilekçe verdiği belirtilmiştir. Burada kritik olan nokta, iddiaların doğruluğuna dair kesin bir hüküm vermek değil, bu iddiaların ve belgelerin kamuoyuna yansımasına rağmen etkin ve şeffaf bir soruşturma mekanizmasının işletilip işletilmediği sorusudur. Çünkü böyle dosyalarda asıl mesele çoğu zaman “ne oldu?” kadar “neden aydınlatılmıyor?” sorusudur.
Aynı tarihlerde, Fettah Tamince’nin Halk TV’den İsmail Saymaz’a yaptığı açıklamalar da kamuoyuna yansımıştır. Tamince, Epstein’i tanımadığını, spa eğitimi için gelenlerin çocuk olmadığını savunduğunu, e-posta trafiğinden ve eğitim sürecinden haberinin olmadığını öne sürdüğünü, ayrıca eğitime gelenlerin isim ve yaşlarına ilişkin otel kayıtlarına erişemediklerini söylediğini ifade etmiştir. Bu açıklamada dikkat çeken unsur, bir yandan “normal prosedür” vurgusu yapılırken, diğer yandan kayıt ve arşiv eksikliğinin dile getirilmesidir. Bu tür “kurumsal hafıza boşlukları”, istismar ve şüpheli ölüm gibi ağır başlıklarda, yalnızca bir yönetim sorunu değil; hesap verebilirliği fiilen imkansızlaştıran bir yapı işlevi görebilmektedir.
Bu örnek, Epstein dosyasının Türkiye’deki yankısızlığını yalnızca “gündem olmadı” basitliğine indirgemeyi imkânsız kılar. Çünkü burada, hem uluslararası belgeler üzerinden tartışılan yazışmalar hem de Türkiye’de yıllardır soruşturma aşamasında olduğu belirtilen bir şüpheli ölüm dosyası, aynı kurumsal kör noktada buluşmaktadır: şeffaflık eksikliği, kayıtların muğlaklığı, soruşturmanın uzaması ve kamuoyuna güven veren bir hesap verme mekanizmasının üretilememesi.
Ve tam da bu nedenle, Epstein gibi vakaları “deccal bir sapık” diye şeytanlaştırmak, yalnızca failin “anormalliğini” konuşmak, asıl düzeni görünmezleştirir. Çünkü istismarın ve cezasızlığın asıl taşıyıcısı, tek tek kişiler değil; onları koruyan erkeklik dünyası, çıkar ağları, PR katmanları ve kurumsal suskunluktur.
Rixos yazışmaları etrafında yeniden gündeme gelen Burak Oğraş dosyası, Türkiye’deki cezasızlık tartışmasının yalnızca medya ve yargı ile sınırlı olmadığını; yasama denetiminin de aynı kör noktada takıldığını göstermektedir. Çünkü bu başlık, Meclis’e taşınmış; ancak kurumsal olarak karşılık üretmemiştir.
CHP Milletvekili Sevda Erdan Kılıç, 16 Ocak 2024 tarihinde, Jeffrey Epstein dosyasının Türkiye bağlantılarının araştırılması amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bir Araştırma Önergesi vermiştir. Kılıç’ın kamuoyuna yansıyan açıklamalarında vurguladığı üzere, söz konusu önerge uzun süre Meclis gündemine alınmamış; herhangi bir araştırma süreci başlatılmamıştır. Burada kritik olan nokta, önergenin işaret ettiği iddiaların doğruluğundan bağımsız olarak, araştırma talebinin dahi işletilmemesidir.
Bu durum, Burak Oğraş dosyasıyla birlikte okunduğunda daha da çarpıcı hale gelmektedir: Bir yanda, yıllardır soruşturma aşamasında kaldığı belirtilen bir şüpheli ölüm dosyası; diğer yanda, uluslararası belgelerde adı geçen bir otel zinciriyle ilgili yazışmalar ve kamuoyuna yansıyan açıklamalar bulunmaktadır. Normal işleyen bir demokratik denetim mekanizmasında, bu tür başlıkların Meclis araştırması yoluyla şeffaf biçimde incelenmesi, iddiaların doğrulanması ya da çürütülmesi beklenir. Oysa burada karşılaşılan tablo, kurumsal suskunluğun sürekliliğidir.
Meclis araştırma önergeleri ceza yargılamasının yerine geçmez; ancak kamu adına soru sorma, bilgi ve belge talep etme, idari süreçleri görünür kılma işlevi görür. Bu işlevin devreye sokulmaması, yalnızca tekil dosyaların değil; istismar ve şüpheli ölüm başlıklarının da sistematik biçimde görünmezleştirilmesine yol açmaktadır. Böylece cezasızlık, yalnızca yargısal bir sonuç değil; yasama eliyle de yeniden üretilen bir duruma dönüşmektedir.
Tam da bu nedenle Epstein dosyasının Türkiye’de “yankısız” kalması, pasif bir ilgisizlik değil; aktif bir askıya alma pratiği olarak okunmalıdır. Belgeler vardır, talepler vardır; ancak bu talepleri kurumsal olarak ele alacak mekanizmalar işletilmemektedir. Bu askıya alma, patriyarkanın istismarı “bireysel sapkınlık” olarak paketleyip düzeni aklayan diliyle iç içe ilerlemekte; yapısal sorumlulukları görünmez kılmaktadır.
Patriyarka ve İstismarın Normalleştirilmesi
Epstein vakasının “sapık birey”, “olağanüstü kötülük” ya da “şeytanlaştırılmış bir figür” üzerinden ele alınması, çocuk istismarını mümkün kılan yapısal ilişkilerin görünmezleşmesine yol açmaktadır. Bu noktada, çocuk istismarını bireysel patolojilere indirgemeyen; patriyarka, erkeklik sistemi ve güç ilişkileri üzerinden ele alan değerlendirmeler özellikle önemlidir. Psikolog Kıvılcım Kıran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlarda bu yapısal çerçeveye doğrudan işaret etmektedir.
Aşağıda, Kıran’ın konuyla ilgili değerlendirmelerinden bir bölüm;
“Pedofili kavramının bu kadar rahat kullanılması, çocuk istismarını bireysel sapkınlıklara indirgerken, erkek egemen sistemin bu istismarı nasıl normalleştirdiğini gizliyor. Epstein’i ‘şeytanlaştırmak’, onu mümkün kılan erkeklik, güç ve cezasızlık ilişkilerini sorgulamaktan kaçmanın bir yolu.
‘Gençlik’ merakı bireysel bir sapkınlık değil, erkeklik sisteminin kültürel kabulü olan bir arzu örgütlenmesi. Erkek egemen sistem, dişiyi mümkün olduğu kadar genç, daha kolay tahakküm edilebilir, daha uzun süre ‘kullanılabilir’ ve doğurgan olarak kurgular. Yapabilen de gücünü kullanıp ergenliğe girdiği anda ‘en tazesini’ alıyor.
Epstein gibi vakaları sadece ‘ahlaksız birkaç sapkın’ olarak ele almak, istismarı mümkün kılan sistemi perdelemekten başka bir işe yaramıyor.
—–
“Epstein gibi vakaları yalnızca ‘ahlaksız birkaç sapkın’ olarak ele almak, istismarı mümkün kılan sistemi perdelemekten başka bir işe yaramıyor. Ritüel, ayin ya da olağanüstü kötülük anlatıları, sıradan ama örgütlü erkeklik şiddetini görünmez kılıyor.”Kıvılcım Kıran@kivilcimgen
Bu değerlendirme, Epstein vakasının neden yalnızca bireysel suç ya da ahlaki sapma anlatılarıyla açıklanamayacağını açık biçimde ortaya koymaktadır. Burada söz konusu olan, tekil bir failin “anormalliği” değil; erkek egemenliğinin, sermaye ilişkileriyle birleşerek istismarı sistematik hale getiren bir düzen kurmasıdır. Epstein’in adası, bu düzenin istisnai bir örneği değil; kristalize olmuş halidir.
Türkiye Bağlamı: Görünürlük, Medya ve Çıkar Ağları
Bu yapısal ilişki ağı, Türkiye’de de farklı biçimler altında uzun süredir mevcuttur. Güzellik yarışmaları, modellik ajansları, şov dünyası, medya, pazarlama ve PR sektörleri; kadın ve çocukların bedenlerini metalaştıran, bu metalaştırma üzerinden erkekler arası çıkar ilişkilerini birbirine bağlayan katmanlı bir yapı üretmektedir. “Davet, yemek, kadın, iş konuşma” hattı, erkeklik dünyasında olağan ve meşru bir pratik olarak işlemektedir. Epstein’in yaptığı, bu erkek fantezi dünyasını genişletmek ve bunu kapalı bir ada mekânında sistematik hale getirmek olmuştur.
Türkiye’de ise bu tür yapıların uzun yıllar boyunca göz önünde, kamusal alanın tam ortasında varlık gösterebildiği örnekler bulunmaktadır. Adnan Oktar (kamuoyunda bilinen adıyla Adnan Hoca), yıllar boyunca televizyon programları, sohbetler ve dinî söylemler aracılığıyla kadınları ve çocukları istismar ettiği bir yapıyı sürdürebilmiş; bu yapı, uzun süre sistem içi koruma ve sessizlikle varlığını devam ettirmiştir. Bu koruma, bireysel bir körlükten ziyade, kadınlar ve çocuklar üzerinden kurulan şantaj ve çıkar ağlarının siyasal ve toplumsal işleviyle ilişkilidir.
Bu örnekler, istismarın “gizli”, “olağanüstü” ya da “uzak” olmadığını göstermektedir. Aksine istismar, patriyarka ve kapitalizmin iç içe geçtiği her yerde, farklı biçimler altında yeniden üretilmektedir. Epstein vakası bu nedenle bir istisna değil; erkek egemen sistemin, sermaye ve güçle birleştiğinde neler üretebildiğinin çarpıcı bir ifadesidir.
Hiçbir şey yeni değildir. Asıl soru, bu ifşaların nihayetinde istismarı mümkün kılan yapılarla bu yüzleşmenin bir kez daha ertelenip ertelenmeyeceğidir.
Bu yazı, Jeffrey Epstein vakasını merkezine alarak, elit aktörlerin dahil olduğu suçlarda hukukî hesap verebilirliğin neden ve nasıl sınırlandığını tartışmayı amaçladı. Vaka, bireysel bir suç anlatısı olarak değil; küresel ve yerel düzeylerde işleyen iktidar, patriyarka ve cezasızlık ilişkilerinin somut bir örneği olarak ele alındı. Böyle bakıldığında istismar, “istisnaî sapma” olarak tanımlanmak yerine; belirli toplumsal ve siyasal koşullar altında tekrar tekrar üretilen yapısal bir sorun olarak görünür hale gelir.
Türkiye örneği ise bu yapısal sorunun yerel biçimlerini açığa çıkarıyor. Tarikat ve cemaatler üzerinden ilerleyen istismar vakalarında görülen yargısal, idarî ve yasama düzeyindeki kurumsal tepkisizlik; hukukun tarafsız bir hakem gibi değil, siyasal ve ideolojik dengeler içinde işleyen bir aygıt gibi konumlandığını gösteriyor. Aynı cezasızlık mantığının sermaye ağları, PR katmanları ve “kurumsal hafıza boşlukları” üzerinden nasıl üretilebildiğini Rixos yazışmaları ve Burak Oğraş dosyası da hatırlatıyor: mesele yalnızca “ne oldu?” değil, “neden aydınlatılmıyor?” sorusu etrafında düğümleniyor.
Epstein vakası ile Türkiye’deki deneyim arasında kurulan bağ, ahlaki bir karşılaştırma olmaktan ziyade; yapısal bir teşhistir. İster küresel elit ağları içinde ister dinî ya da ekonomik güç odakları içinde gerçekleşsin, istismar ancak cezasızlıkla süreklilik kazanır. Bu yüzden mücadele, tek tek faillerin cezalandırılmasına indirgenemez; istismarı mümkün kılan erkeklik düzenini, çıkar ağlarını ve denetimi askıya alan cezasızlık mekanizmalarını hedef almak zorundadır. Aksi halde her “ifşa” yeni bir gündem olur; ama düzen yerinde kalır.
*Bu yazı 5 Şubat 2026 tarihinde kaleme alınmıştır.
Editör: Sabâ Esin
Düzelti: Sabâ Esin
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Beyza Çizmeci
Please login or subscribe to continue.
Üye değil misiniz? Üye olun. | Şifremi Unuttum
✖✖
Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.
✖