Çeviri Telli Kayalar 15 Ocak 2026
Rosa Luxemburg hakkında bir şeyler bilen pek çok insan bu konuşmanın adını duyunca şaşıracaktır: Luxemburg’u The Mass Strike (Büyük Grev) ve Reform or Revolution (Reform Ya da Devrim) gibi harika kitapların yazarı olarak bilirler; onun Sosyal Demokratlar’ın ünlü liderleriyle ve Lenin (!) ile tartıştığını bilirler; belki kapitalist sermayenin hem kapitalist olmayan ilişkilere (Marx’ın deyimiyle “ilkel sermaye”) bağlı olduğunu hem de aynı zamanda onları yok etmek zorunda olduğunu güçlü bir şekilde iddia eden teorik çalışması The Accumulation of Capital (Sermaye Birikimi)’i bilirler. Bu arada bu görüş, David Harvey tarafından “mülksüzleştirme birikimi” adı altında detaylandırılmıştır. Fakat Luxemburg kadınlar hakkında ne yazdı? Feminizme nasıl bir mirası olabilir? Yıllar önce Rosa Luxemburg Foundation (Vakfı) sponsorluğunda yapılan bir konferansta benzer başlıklı bir paneldeydim ve bir konuşmacı Luxemburg’un feminist olduğunu düşünmediğini söyledi.
Elbette Rosa Luxemburg hem baskıcı sistemimizi anlamaya hem de en önemlisi onu değiştirmeye olan tutkulu bağlılığıyla tüm zamanların feministleri için bir modeldir. Elbette onun hayatı feministler için ilham kaynağıydı; çünkü kadınların ne yapması gerektiği veya gerekmediği konusunda hiçbir kaygı duymadan siyasi ve kişisel hayatını sürdürdü. Cinsel ahlakın burjuva standartlarını reddederek tutkulu gönül ilişkileri yaşadı. Bu arada, mektupları, siyasi düşünceleri kadar; kişiliği ve özel yaşamı hakkında da büyük bir bilgi kaynağıdır.
Peki; kapitalizmde kadınların konumuna dair anlayışa yani, cinsiyetçilik ve kapitalizmin nasıl ilişkili olduğuna ve her ikisiyle de nasıl mücadele edeceğimize dair teorik ve politik olarak ne gibi bir katkı sağladı? Bazıları onun cinsiyetçilik ve kapitalizmle ilgili görüşlerini ulusal kurtuluş görüşleriyle bir tutarak feminist olmadığını düşünebilir. Kendisi Polonyalı (ve Yahudi) olmasına rağmen, Polonya’nın ulusal kurtuluş mücadelesiyle hiç ilgilenmemiştir. Kapitalizmde gerçek ulusal kurtuluşun imkânsız olduğunu düşünmüştür ve bu yüzden kapitalizme karşı işçi sınıfı mücadelesini inşa etmeye odaklanmıştır. Ulusal kurtuluş devrimden sonra kendiliğinden olacaktır. Bazı Marksistler, cinsiyetçilik konusuna bu açıdan yaklaşıyor. Oysa ben, Luxemburg’un duruşunun bu olduğunu düşünmüyorum.
Durum bu değilse, bugünün sosyalist feministleri arasındaki teorik tartışmalar hakkında ne söylerdi? Bu anlamda aslında bir feminist miydi? Ve bugünün feministlerinin yüzleştiği pratik politik sorunlar konusunda Luxemburg’un çalışması bize rehberlik edebilir mi? Bunlar, burada ele aldığım sorular.
Luxemburg, kadınlar hakkında hemen hemen hiçbir şey yazmadı ve kadın hareketinde aktif değildi. Bu onun feminist olmadığını ve hatta kadınların meseleleriyle ilgilenmediğini göstermez. Çalışmamızın merkezi olmayan fakat derinlemesine ilgilendiğimiz bütün o şeyleri düşünün. Kadın meseleleri belli ki onun asıl odak noktası değildi, ancak neden öyle olması gereksin ki? İş bölümü yapabiliriz. Luxemburg’un feminizme mirası olduğuna kesinlikle inanıyorum ve bu mirasın ne olduğunu düşündüğümüzde yalnızca doğrudan kadınlarla ve cinsiyetle ilgili yazılara odaklanmanın mantığı yok. Onun hem Sosyal Demokrat liderlerle hem de Lenin’le tartışmalarında, kitaplarında özellikle de The Mass Strike (Büyük Grev)’ta ifade ettiği gibi çalışan insanların deneyim ve kapasiteleri geliştirmek için kendiliğinden çalışabilmelerinin önemini “Bu mücadeleler dalgasının ani gelgitlerinde kalıcı olduğu için en değerli şey, onun zihinsel tortusudur: proletaryanın entelektüel ve kültürel gelişimi” diyerek vurguladığı alttan gelen sosyalizme mutlak bağlılığı ilk etapta beni ona çeken şeydi. Bunun temelde olmadığı HİÇBİR politik çalışma alanı yok. Öyleyse bu, onun feminizme mirasının çok önemli bir parçasıdır.
Kadın ve cinsiyet meselesine geri dönersek; Luxemburg’un yakın yoldaşı ve arkadaşı, 1970’lerin bilinç yükseltme gruplarına benzeyen ve Lenin’i anlaşılır biçimde kolaylaştıran gruplar oluşturma da dahil işçi kadınlarla yaptığı çalışmalarıyla daha çok bilinen Women and Socialism (Kadınlar ve Sosyalizm) kitabını ve kadınlar hakkında başka çalışmaları yazan August Bebel, kadınların eşitliğine tümüyle inanmıştı ve Luxemburg’un destekçisiydi. O ve Sosyal Demokrat Parti’nin erkek liderleri, Luxemburg’a kadın kurtuluşu sorusuyla daha ilgili olması için ısrar ettiler (kim bilir ilgilense ne katkılar sunardı?) ancak o direndi. O ve Clara, bunu Luxemburg’dan kurtulma girişimi olarak gördüler çünkü o, onların solundaydı.
İki arkadaş farklı alanlarda çalışsalar da Sosyal Demokrat Parti’nin politikalarına sıkı sıkıya bağlıydılar ve Luxemburg’un Zetkin’in kadınlarla çalışmasıyla hemfikir olmadığına dair herhangi bir kanıt bilmiyorum. Tam aksine, Kasım 1918’deki bazı mektuplarında “mesele şimdi çok önemli ve burada hiçbirimiz bu konu hakkında bir şey anlayamayız” diyerek Spartacist1 gazeteleri için Zetkin’den kadınlara dair makale ister. Ve daha sonra “O kadar acil bir mesele ki! Kaybedilen her gün bir günah” diyerek Spartacus gazetesinin kadın bölümünü düzenlemesini rica eder.
Bu mektuplaşmalara ve onun kadın meselelerine dair kısa yazılarına dayanarak, Luxemburg’un Marksist veya bugün kullandığımız terimle sosyalist feminist olduğu oldukça açıktır. (2002’de düzenlediğim The Socialist Feminist Project (Sosyalist Feminist Proje)’te açıkladığım üzere sosyalist feminizmi 1970’lerin bir eseri olarak görmüyorum, tarihle birlikte süregelen bir proje olarak görüyorum. Bu yüzden “Atalar ve Babalar” adlı bir bölüm dâhil ettim.) Öncelikle, kimisi Marksist olan kimisi olmayan sosyalist feministi nasıl karakterize ettiğimden kısaca bahsedeyim, daha sonra da Luxemburg’un aramızdaki tartışmaların neresinde durduğunu söylemeye çalışayım.
Tüm sosyalist feministler, sınıfın kadınların hayatında merkezî bir rol oynadığını düşünürken aynı zamanda hiçbiri, cinsiyet veya ırk baskısını ekonomik sömürüye indirgemez. Ve her birimiz hayatlarımızın tüm yönlerini ayrılmaz ve sistematik bir şekilde bağlantılı görürüz, başka bir deyişle; sınıf her zaman cinsiyetlidir ve ırklıdır veya tam tersi. “Kesişimsellik” kavramı bu durum için kullanılmaya başlamıştır. Luxemburg kesinlikle bu bakış açısını benimsemişti; zira bazı baskı türlerinin tüm kadınlar için ortak olduğunu, diğerlerinin ise sınıf ve ulusa göre değiştiğini kabul ediyordu.
Luxemburg’un önceliği işçi kadınların özel ihtiyaçlarıydı ancak oy hakkı ve kadınlara karşı ayrımcılık uygulayan tüm yasaları sonlandırmak gibi kimilerinin salt burjuva talepleri olarak göreceği durumları da destekliyordu. Bu konuda “İşçi sınıfı kadınlarının burjuva kadınlarıyla veya aristokrat kadınlarla ortak noktaları, işçi sınıfı erkeklerinin diğer sınıflardan erkeklerle olan ortak noktalarından daha fazladır” diyen August Bebel ile aynı fikirdeydi. Luxemburg bu evrensel yasal hakları hem prensip meselesi olarak hem de pragmatik politik nedenlerle savundu. Kadınları siyasete katmak, onun sosyalist erkekleri bile etkileyen ve bugün bile provokatif bir ifade sayılan “kalın kafalı ailenin boğucu havası” adını verdiği savaşa yardım edecekti. Ona göre yasal eşitlik kadınların kurtuluşunda gerekli bir durumdu ancak gerçek kurtuluş kapitalizmin sonlanması ve kadınların ekonomik özgürlüğünü erkeklerden almasıydı. Şöyle diyordu; “Pek çok kaba erkeğe ve burjuva sivil yasasına göre ekmeğe sahip olan evi yönetir. Aile yapısının tarihi aslında kadınların köleleştirilmesinin tarihidir.” Bu yüzden kadınların eşit ücrete, eşit işe ve aile için sosyal desteğe ihtiyacı var. Luxemburg oy hakkını da sosyal-demokrat güçlerin saflarını inşa edecek pragmatik politik nedenlerle destekledi. Bu pozisyonlar aslında dönemin burjuva kadın örgütlerinin ilerisindeydi. Bir keresinde sosyal demokratları, liberallerle seçim iş birliği yapmak için kadınların oy hakkından taviz vermeye istekli olmalarından dolayı eleştirdi. En radikal sosyalistler, çoğu zaman en iyi feministlerdi de.
Bugünkü feministler arasındaki teorik tartışmalara geri dönersek, kesişimselliğin geniş tanımı içerisinde baskının bu türlerini nasıl anlamamız gerektiği ve bunların nasıl ilişkili oldukları konusunda farklılıklar var. Kimi sosyalist feministler kapitalizmi ve cinsiyetçiliği (genellikle “patriarka” olarak adlandırılır) kesişmelerine rağmen eşit önemde farklı iki sistem olarak görür. (Irksal ve etnik baskıyı açıklayan diğer sistemler genellikle bu resmin bir parçasıdır ama onu burada dikkate almayacağım.) Tıpkı kapitalizmin kapitalistler ve işçiler arasındaki baskı ve sömürü ilişkileriyle kurulması gibi patriarka da erkeklerin kadınlara baskı uyguladığı bir sistemdir. Kimileri erkeklerin farklı yollarla açıklayarak kadınları sömürdüğünü de söyler. Bu ikili sistem konumu olarak bilinir. Öte yandan, diğer Marksist sosyalist feministler; sadece tek bir tür baskı ve sömürünün olduğuna, bunun mevcut dönemde mutlak güçle bir sistem kurduğuna ve bunun kapitalizm olduğuna inanır. Bununla birlikte cinsiyetçilik (veya ırkçılık) gibi diğer farklı baskı türleri, bu sistem çerçevesinde farklı zamanlarda ve yerlerde az ya da çok önemli roller oynar.
Bir veya iki sistem – ya da daha fazlası – oldukça soyut teorik bir sorudur. Fakat çoğunlukla pratik politik bir soruya bağlıdır: Hangi tür siyasi örgütlenmeye öncelik verilmelidir? Her zaman sınıf sorunları, işçi mücadeleleri ve cinsiyet ayrımı gözetmeyen diğer ekonomik sorunlar mı ele alınmalı? Veya sosyalist bir bakış açısından kadın meselelerine belirgin şekilde eşit önem vermek meşru mudur? İkili sistem teorisyenleri, sınıf ve cinsiyet (veya ırk) meseleleri etrafında örgütlenmeye her zaman eşit politik önemi verecektir. Neden yapmasınlar ki?
Öte yandan, hangi politik etkiler bir sistemli teorik konumdan çekilmelidir, hangisini kabul edeyim? Bana göre – ve bunu özellikle vurgulamak istiyorum – cinsiyet (veya ırk) baskısı etrafındaki mücadelelerin siyasi önceliğinin mutlaka daha düşük olması gerektiği sonucu çıkarılamaz. Sosyalist feministler, tek veya iki sistemin soyut sorusuna ilişkin görüşleri ne olursa olsun, ikisini bütünleştirmeye çalışırlar. Örneğin; çağdaş sosyalist feministler, liberal feministler gibi kürtaj hakkını savunurlar ancak bu hakkı doğum kontrolü, tıbbi bakım, çocuk bakımı, daha fazla ve eşit ücret (kesinlikle saati 15 dolardan daha fazlası) gibi işçi sınıfı kadınlarına üreme konusunda gerçek bir tercih sunmada gereken bütün şeylerle birleştirir. Siyahi feministler tarafından tercih edilen üreme hakları, üreme özgürlüğü veya üreme adaleti gibi ifadeleri kullanırlar. Luxemburg, adım kadar eminim, diğer baskı türlerinin işlediği bir çerçevede kapitalizme teorik önceliği veren bir sistemli konumu benimsemişti. Pratik politik soruda, onun tarif ettiğim politik önceliklere göre esnek bir konum alabileceğini düşünmek istiyorum.
Onun 1912 tarihli, benim de kitabımda “Atalar” bölümünde içerdiğim Women’s Suffrage and Class Struggle (Kadınların Oy Hakkı ve Sınıf Mücadelesi)’da Luxemburg mevcut tartışmalara ilişkin önemli bir teorik tartışma yürütüyor. Şöyle yazıyor:
Sermaye hüküm sürdüğü ve ücret sistemi var olduğu sürece, artı değer üreten ve kapitalist kârı sağlayan çalışma üretkendir. Bu bakış açısına göre; kafedeki işvereni için bacaklarıyla kâr üreten bir dansçı, üretken bir işçi kadınken, evin dört duvarı arasında proletaryanın kadınları ve annelerinin emeği üretken olmayan emek olarak değerlendirilir. Bu, kulağa zalimce ve çılgınca geliyor ama bugünün kapitalist ekonomik düzeninin zalimliğinin ve çılgınlığının doğru bir ifadesi aslında.
Bu alıntıyı birçok defa kapitalizmdeki “üretken (olmayan)”in anlamını netleştirmek ve aynı zamanda baskıyı kapitalist sömürüden ayırmak için kullandım. Bazı feministler, ev işini üretken olmayan emek olarak gören Marksist konumdan çok rahatsız olurlar ve bazıları “ev işi için ücret”i savunurlar. Ancak Luxemburg’dan alıntının ortaya koyduğu üzere, ev işini üretken olmayan olarak tanımlamak ne hakarettir ne de cinsiyetçidir. Hükümet için çalışan bir marangoz kapitalist koşullarda eşit derecede üretken değildir. Oysa her ikisi de genel anlamda, açıkçası ve çok da önemli bir şekilde üretkendir. Kapitalist anlamda artı değer üretimiyle karşılaştırıldığında “üretken”in ne anlama geldiğini anlamak önemli çünkü kapitalist sistemi işleten şey odur. Kapitalizmde ücret ödenmeyen emeği nasıl anlamamız gerektiğiyle ilgili olan ve “ev içi emek tartışması” olarak adlandırılan konu hakkında söylenecek daha çok şey var. Ancak önemli bir nokta şu ki, Luxemburg 1912’de bile şöyle yazmıştı; “Milyonlarca proleter kadın… Tıpkı erkekler gibi fabrikalarda, atölyelerde, tarımda, ev işleri sektörlerinde, ofislerde ve mağazalarda kapitalist kâr üretiyor. Dolayısıyla günümüz toplumunun en katı ekonomik anlamıyla üretken sayılırlar.” Ve bugün kadınlar gelişen dünyanın proletaryasının çoğunluğunu oluşturuyor. Bu yüzden de bazılarının yaptığı gibi “kadınların işini” evdeki ücret ödenmeyen işle eşitlemeye gerek yok. Luxemburg, kadının emek gücüne katılımı gerçeğini oy hakkının bir argümanı olarak kullandı; bu da kadının rolü hakkındaki patriarkal anlayışı düpedüz komik hale getirdi.
Bu teorik bakış açısında ve bu bakışın önemi konusunda Luxemburg ile aynı fikirdeyim. Yine de politik önemini abartmamak konusunda dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum. Ev işi artı değer üretse bile, ev kadınlarını örgütlemek sosyalistlerin önceliği olduğu anlamına gelmez. Özel hapishanelerde artı değer üreten gardiyanlarla kıyaslayın. Onlar sermaye tarafından sömürülmüş olmasına rağmen, asla sosyalist örgütlenmenin umut vaat eden adayları olamazlar. Öte yandan, özel sektör çalışanları bu anlamda üretken olmamalarına rağmen, bugün işçi örgütlenmesinin anahtar bir sektörüdür ve olması gerektiği gibi özel sektöre saldırmalılar. Sosyalistlerin enerjilerini nereye harcamaları gerektiği pek çok faktöre bağlıdır ve değişen koşullara karşı tetikte olmalıyız. Geçerli bir Marx eleştirisi olmamasına rağmen, feministlerin büyük ölçüde kadınlar tarafından üretilen ücretsiz emeğin önemine olan vurgusu inkâr edilemeyecek şekilde geçerlidir ve gerçekten de diğer tüm işleri mümkün kılan da odur. Özellikle toplumsal yeniden üretim feminizmini benimseyen Marksist sosyalist feministler, kapitalizmde ister ücretli ister ücretsiz olsun emeğin bütünlüklü bir öyküsünü geliştirmeye çalıştılar. Onların anlayışı her zaman iş bölümü içeren ancak kapitalist ekonomideki değişikliklere bağlı olarak farklı biçimler alan tek bir üretim sistemidir. Üretim ve yeniden üretim ilişkileri doğa tarafından verilmiş değildir, aksine cinsiyet ve sınıf mücadelelerinin sonucudur. ABD’deki feministler bakıcılığın, güçlü sosyal demokrat geleneği olan pek çok ülkede olduğu gibi kamu yararı olarak desteklenmesi için talepte bulundu. Ancak burada bile, kapitalizmin süregelen krizlerine yanıt olarak ortaya çıkan neoliberalizm, toplumsal yeniden üretimin her alanında kısıtlamalara yol açtı. Bu yüzden feministler; bu önemli taleplerde bulunmalıdır ancak bunların geçici talepler olduğunu, kapitalizmde tamamen kazanılamayacak olduğunu ve bize farklı bir toplumu işaret ettiğini bilmelidir. Ücretsiz bakım emeğine eşit değeri verecek bir toplum kapitalizm değil sosyalizm olurdu.
Kâra değil ihtiyaçların giderilmesine tahsis edilmiş sosyalist bir üretim yönteminde, kapitalizmin bu “zalim ve çılgın” ekonomik sistemin kısıtları uygulanmazdı. Tam tersine: iki sistemi yürüten şey farklı olduğu için üretken ve üretken olmayan şeyler farklı olurdu. “Üretken” kavramı kâr üreten şeylerle tanımlanmak yerine, refah üreten şeylerle tanımlanırdı. Böylece, tüm toplumlarda gerekli olan ve sevgiyle, “karşılıksız” verilen tüm bakım emeği, özünde var olan temel üretken emek olarak kabul edilirdi. Kârlı olmadığı için yapılmayan ve yapılsaydı hayatlarımızı çeşitli şekillerde güzelleştirebilecek olan bilimsel ve yaratıcı çalışmaları düşünün; bunlar, kapitalist açıdan üretken olmayan ama sosyalizm açısından üretken olan çalışmalardır. Öte yandan kapitalizmde “üretken” kabul edilen emeğin büyük bir kısmı, silah ve sonu gelmez plastik atık üretimi örneğin, haklı olarak üretken olmayan kabul edilirdi.
Luxemburg’un bu kapitalist sistemdeki “üretken” emeğin anlamına olan vurgusu, neden kapitalizmin gezegenimizin yok olmasına sebep olduğunu ve neden kâr odaklı değil de insan ihtiyaçlarına göre üretime dayalı bir toplum inşa etmemiz gerektiğini açıklamaya yardımcı olur. Birinci Dünya Savaşı arifesinde Luxemburg o ünlü ifadesinde tercihin açık olduğunu söyler: Ya sosyalizm ya barbarlık. Bugün bu ifadenin yeni varoluşsal bir anlamı var: Cooperation Jackson’dan Kali Akuno’nun sözleriyle ya eko-sosyalizm ya ölüm. Kapitalizm ne olursa olsun bir ekonomik büyüme makinesidir. Dünya ekonomisi bugün, 1900 yılının tüm fiziki çıktılarına denk üretimini iki haftadan daha kısa bir sürede yapıyor ve küresel ekonomik çıktı her yirmi beş ila otuz yılda ikiye katlanıyor. Çin’in küresel kapitalist bir ekonomik güce dönüşümü ve demokratik denetimlerin eksikliği ekolojik kıyameti tehdit ediyor. Temel problem, rekabetçi pazar sisteminin zorladığı bireyci rasyonalizm ile toplumsal bakış açısından rasyonel olan arasındaki çatışmada yatıyor. Her firma, kendi çıkarlarını maksimize etmek için eyleme geçmeye zorlanır ve sonuçları yıkıcı da olsa bu böyle sürer gider. İnsan, kendi kendini yok etmenin bu bireyci, rasyonel ekonomik davranış modelinin bir reddi olacağını düşünebilir, ancak bu durum kapitalist ideolojiye o kadar derinden kök salmıştır ki, ana akım ekonomistler bundan vazgeçemezler. Bu mesele etrafında örgütlenmek bugün herkes için öncelikli olmalıdır.
Son olarak, Luxemburg politik örgütlenme konusunda bize ne anlatıyor? Elbette hayatı boyunca sosyalist örgütlenmeye bağlı kaldı, aynı zamanda aşağıdan gelen kendiliğindenliğin kritik önem taşıdığını defalarca vurguladı. Bununla birlikte burjuva kadın hareketinden bağımsız bir işçi kadın örgütlenmesini de savundu. Böylelikle işçi kadınlar, özel ihtiyaçları için daha iyi mücadele edebilirlerken aynı zamanda evrensel kadın çıkarlarını da destekleyebilirlerdi – kesişimsel bir yaklaşım. Solda daha ihtilaflı bir şekilde, işçi sınıfı içinde ve hatta sosyalistler arasında kadınların bağımsız öz-örgütlenmesini destekledi, Zetkin’i Spartacus League’de2 kadın bölümü kurması için teşvik etti. Bu konumun bugün solcuların çoğundan daha ileride olduğunu belirtmek isterim.
Sonuç olarak, Luxemburg’un yaşamının ve çalışmalarının çağdaş sosyalist feministlere sunacağı çok şey var.
Bu yazı 2019 yılında New Politics dergisinde yayımlanmıştır.
Yazar: Nancy Holmstrom
Erişim: https://newpol.org/issue_post/rosa-luxemburgs-legacy-for-feminism/
Dipnot:
Editör: Sabâ Esin
Düzelti: Sabâ Esin
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Seda Bedestenci Yegâne
Please login or subscribe to continue.
Üye değil misiniz? Üye olun. | Şifremi Unuttum
✖✖
Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.
✖