Söyleşi Şilan Geçgel 20 Ocak 2026
İran’da devam eden isyanı, Kuzey ve Doğu Suriye’de yükselen savaşı, elbette Türkiye’de yolunu arayan barış sürecini neredeyse anlık haberlerle takip edebildiğimiz bugünlerde barışı konuşma ihtiyacımız bugün dünden daha fazla.
Barışa dair söz kurmaktan kadınların özneliğine; medyanın güvenlik ve istikrar ısrarının sonuçlarından barış talebinin toplumsallaşmasına kadar birçok konuyu, Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi üyesi sevgili Newroz Ünverdi’yle konuştuk.
Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi, Türkiye’de barış ihtimalinin daha yüksek sesle dile geldiği bir dönemde ortaya çıktı. Platform hangi siyasal ve toplumsal zorunluluklardan doğdu? Devletin güvenlikçi politikalarının belirleyici olduğu bu süreçte nasıl bir mücadele hattı örmeye çalıştı?
Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi’nin kuruluşu, 22–23 Şubat 2025’te İstanbul’da gerçekleştirilen “Kadınlar Barışı Konuşuyor” çalıştayıyla somutlaşmış olsa da, kadın hareketi açısından barış mücadelesi elbette bu tarihle başlamadı. Türkiye kadın mücadelesi tarihine baktığımızda; feminist hareket, kadın hareketi ve Kürt kadın hareketi arasında 1990’lı yıllardan bu yana savaş ve militarizm karşıtı, Kürt sorununun demokratik çözümünü merkeze alan güçlü bir barış mücadelesi deneyimi bulunmaktadır.
Özellikle 1994 yılında Kürdistan’da yoğunlaşan devlet şiddeti, köy yakmaları ve faili meçhul cinayetlerin yaşandığı süreçte; Irkçılığa, Militarizme ve Savaşa Karşı Arkadaşıma Dokunma Kampanyası, Kadınlar Birbirine Doğru Yürüyor ve devamında Barış İçin Kadın Girişimi ile Kadın Özgürlük Meclisleri gibi deneyimler, kadınların sıcak savaş koşullarında dahi barış mücadelesini örgütlediğini gösterdi.
Kadınlar, 2015’te çözüm sürecinin sona erdiği ve çatışmaların yeniden yoğunlaştığı dönemde de durmadı. Bir yandan dayanışma ağları örülürken, diğer yandan savaşın kadınların hayatını nasıl etkilediği görünür kılındı; özellikle bölgedeki savaş politikalarını teşhir eden eylemlerle kadınların sözü üzerinden savaş karşıtı mücadele sürdürüldü.
Barışa Dair Söz Kurmak Suç Haline Getirildi
Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi de bu tarihsel hafızayla yola çıkarak, 2015 sonrası Kürdistan’da farklı biçimlerde sürdürülen savaş politikalarına karşı durmak, kadınların barış sözünü kurması ve bu sözü yaygınlaştırarak barışı toplumsallaştırmak ihtiyacından doğdu. Bölgesel ve uluslararası ölçekte yaygınlaşan savaş gerçekliğinin en çok kadınları ve çocukları etkilediği gerçeğinden hareketle, kadınlar olarak etrafımızı saran bu savaş çemberini barış mücadelesiyle kırmayı hedefledik.
Ancak 2015 sonrası süreçte barışı savunmak bir yana, barışa dair söz kurmak dahi suç hâline getirildi. Barış isteyen akademisyenler, kadınlar ve hak savunucuları hedef gösterildi, cezalandırıldı. Sıcak çatışmaların yanı sıra kayyımlar, KHK’ler, gazetecilere yönelik tutuklamalar ve operasyonlarla barış talebinin sesi bastırılmaya çalışıldı. Biz kadınlar ise bu baskı politikalarına teslim olmadan barışın sözünü kurmaya devam ettik.
İnisiyatifin kuruluşundan önce Amed, İstanbul, İzmir, Mersin ve Ankara’da; feminist hareketten, Kürt kadın hareketinden, sol-sosyalist kadınlardan ve akademisyenlerden kadınlarla ortak tartışmalar yürütüldü. Bu tartışmalar sonucunda barışa ve Kürt sorununun demokratik çözümüne dair daha somut sözler üretmek üzere bir çalıştay düzenlenmesine karar verildi. İki gün süren bu çalıştayda “Kadınlar nasıl bir barış istiyor?” ve “Neden barışa ihtiyaç duyuyoruz?” sorularından hareketle Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi kurulmasına karar verildi.
Kadınların Barış Mücadelesi Birbirini Yok Saymadan Kuruluyor
BİV açısından barış, yalnızca silahların susması anlamına gelmiyor; kadınlar ve tüm toplum için güvenli yaşam alanlarının, demokratik ve eşitlikçi ilişkilerin inşa edilmesini içeriyor. Bu nedenle hem bireysel hem toplumsal düzeyde barış ihtiyacını, savaş koşullarının kadınların hayatını nasıl etkilediğini konuşarak; birbirimizi anlamayı ve anlatmayı esas alan bir mücadele hattı ördük. Çünkü kadınların barış mücadelesinin, birbirini yok saymadan, üstten bakmadan ve birbirinin acısını yadırgamadan kurulması gerektiğini çok iyi biliyoruz.
BİV, bu doğrultuda mücadele hattını belirlerken üç “acil talep” ilan etti:
Siyasetin suç olmaktan çıkarılması ve Terörle Mücadele Kanunu gibi baskıcı yasaların kaldırılması. Çünkü Türkiye’de özellikle Kürt siyasetçiler, gazeteciler ve hak savunucuları düşüncelerini ifade ettikleri için “terör” suçlamasıyla yargılanmakta, binlerce politik tutuklu bulunmaktadır.
Sınır ötesi operasyonların durdurulması ve “güvenlik bölgeleri”nin kaldırılması. Her sınır ötesi operasyon, içeride barış umudunu zayıflatmakta ve savaş politikalarını körüklemektedir.
Tüm kayyımların geri çekilmesi ve 674 sayılı KHK’lerin iptal edilmesi. Kayyım politikalarının demokrasiye doğrudan darbe vurduğunu ve barış ihtimalini zayıflattığını biliyoruz; bu nedenle hem DEM’li hem de CHP’li belediyelerdeki kayyımların kaldırılmasını talep ediyoruz.
Bunların yanı sıra üniformalıların cinsel şiddeti, kadın bedenine yönelik suçlar ve yargı bağımsızlığı gibi başlıklar da inisiyatifin mücadele hattının temel bileşenleridir.
Ana akım siyaset ve medya, “güvenlik” ve “istikrar” kavramlarını toplumu disipline eden bir söylem olarak sürekli yeniden üretiyor. Kadın hareketi bu militarist ve devlet merkezli güvenlik anlayışına nasıl bir politik karşı çıkış geliştiriyor?
Kadın hareketinin bu militarist ve devlet merkezli güvenlik anlayışına karşı geliştirdiği politik karşı çıkış; inisiyatifin kuruluş sürecinde yürütülen tartışmalarda, eylem hattında ve belirlenen taleplerde somutlaşmaktadır. Bugün bir yılı aşkın süredir bir “barış süreci” gündemdeyken, antidemokratik uygulamaların sürmesi ve barışın gerektirdiği adımların atılmaması, devletin barışı demokrasiden ayırarak yürütmek istediğini göstermektedir.
Öncelik Kadınların Değil, Devletin Güvenliği
Biz kadınlar, barışın demokrasiden ayrı düşünülemeyeceğini; demokratikleşmeyen bir ortamda barışın, devlet merkezli güvenlik anlayışıyla şekilleneceğini vurguluyoruz. Bu nedenle devletin merkezi güvenlik anlayışını terk ederek demokratikleşme yönünde somut adımlar atması gerektiğini hatırlatıyoruz.
Türkiye’de kadınlar bu güvenlikçi anlayışla yalnızca çatışmalı dönemlerde değil, barış ihtimalinin konuşulduğu zamanlarda da karşı karşıya kaldı. Özellikle 2013–2015 sürecinde kalekol inşaları, ağır askeri sevkiyatlar ve yoğun askeri varlık; kadınların yaşam alanlarına, bedenlerine ve hareket özgürlüklerine “güvenlik” gerekçesiyle müdahaleleri artırdı. Bu süreçte toplumun ve kadınların güvenliği değil, devletin güvenliği önceliklendirildi.
Ayrıca bu güvenlikçi politikaların savunma sanayiine ayrılan devasa bütçelerle toplumu ve kadınları yoksullaştırdığını da biliyoruz. Bu nedenle tekçi, militarist ve güvenlikçi anlayışın terk edilerek; eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik bir yaşamın inşa edilmesi gereklidir.
BİV olarak, barış talebini yaygınlaştırmak, görünür kılmak ve barışı yalnızca masa başlarında konuşulan bir mesele olmaktan çıkararak toplumun gündemine taşımak için çeşitli eylemler örgütlüyoruz. Barışı toplumsallaştırmak, bizim için bu güvenlikçi politikalara karşı en güçlü politik karşı çıkışlardan biridir.
“Jin, Jiyan, Azadî” sloganı bugün bölgesel bir isyan hattının ortak dili hâline geldi. Bu slogan sizin için ne ifade ediyor?
Jin, Jiyan, Azadî direnişi 2022’de Jîna Amini ile birlikte görünürlük kazansa da, çok daha öncesine dayanan bir kadın özgürlük mücadelesinin ifadesidir. Bu slogan yalnızca patriyarkal ve otoriter rejimlere karşı bir direniş çağrısı değil; kadın özgürlüğünü merkeze alan bir yaşam ve barış perspektifini de içerir.
Savaşa Karşı Jin, Jiyan, Azadî
Kadın özgürlük mücadelesi; eşitliği, özgürlüğü ve barışı birlikte düşünür. Bu nedenle Jin, Jiyan, Azadî kadınların patriyarkaya, savaşa ve otoriterliğe karşı yürüttüğü çok katmanlı mücadelenin ortak ifadesi hâline gelmiştir.
Geldiğimiz noktada en kritik meselelerden biri barışın toplumsallaşması gibi görünüyor. Kadınlar barışı toplumsallaştırmak için nasıl bir mücadele yürütüyor?
Devletin, barış sürecini kadınlardan, gençlerden ve muhalif kesimlerden bilinçli biçimde uzak tutmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Barışı yalnızca sınırlı aktörler arasında, masa başında yürütülen bir süreç olarak tasarlıyor. Bir yandan görüşmeler sürerken, diğer yandan antidemokratik uygulamaların devam etmesi barışın toplumsal meşruiyetini zayıflatıyor.
Bir yılı aşkın süredir meclis komisyonu dışında demokratikleşmeye dair somut bir adım atılmaması; politik tutsaklar, hasta mahpuslar, KHK’liler ve kayyım politikalarına ilişkin adımların atılmaması bu süreci toplumsal açıdan kırılgan hâle getiriyor.
Kadınlar olarak BİV’i kurarak bu sınırlamaya karşı somut bir mücadele hattı oluşturduk. Barışın yalnızca masada konuşulan bir mesele olmadığını; savaşın en çok mağdur ettiği kesimler olarak kadınların, barışın öznesi olması gerektiğini vurguluyoruz.
Bu mücadele elbette baskı mekanizmalarıyla karşılaşıyor. Meclis komisyonuna sunduğumuz raporda, 2015–2016 yıllarında Sur, Cizre ve Nusaybin’de üniformalıların gerçekleştirdiği cinsel şiddeti dile getirdiğimizde susturulmaya çalışılmamız bunun somut örneklerinden biridir. Ancak bu baskılar, barış mücadelesinden vazgeçmemize neden olmuyor.
Kadınlar Savaşın Pasif Mağdurları Değil
Kadınların savaş süreçlerinde “kurban” ya da “sembol” hâline getirilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kadınların yaşamın her alanında mağduriyet ve acı üzerinden tanımlanması, savaş koşullarında daha da derinleşiyor. Patriyarkal sistem, kadınları özne olmaktan çıkararak ya “kurban”, ya “arabulucu” ya da ideolojik bir sembol hâline indirgemeye çalışıyor. Bunu yakın zamanda melekleştirilen kadın görseliyle de gördük. Oysa kadınlar savaşın pasif mağdurları değil; direnen, örgütlenen ve tarih yapan öznelerdir.
Kadın savaşçıların, direnişçilerin ya da isyanın aktif öznelerinin, görüntülerinin manipüle edilerek melek–şeytan ikiliğine indirgenmesi; kadın bedeninin savaş propagandasına malzeme edilmesinin bir başka biçimidir. Bu yaklaşım hem kadınların politik özneliğini görünmez kılar hem de kadın özgürlük mücadelesini itibarsızlaştırmayı hedefler.
Kadın özgürlük mücadelesi açısından esas olan, kadınların ne kurban ne de sembol olarak değil; kendi sözünü kuran politik özneler olarak tanınmasıdır.
Enternasyonal kadın dayanışması neden politik bir zorunluluktur?
Bugünkü siyasal konjonktürde enternasyonal kadın dayanışması artık yalnızca bir destek biçimi değil, politik bir zorunluluktur. Dünya dengeleri savaşlar üzerinden kurulurken; özellikle Ortadoğu’da yaşanan çatışmalar kadınların yaşamını doğrudan etkiliyor.
Bizler barışı ve demokratik, eşitlikçi yaşamı yalnızca Türkiye ile sınırlı görmüyoruz. Devletlerin çizdiği sınırların kadın mücadelesi açısından bir anlamı olmadığını bilerek, barış mücadelesini bölgesel ve enternasyonal bir dayanışma hattı olarak örüyoruz.
Suriye’de ve İran’da kadınların özgürlük ve demokrasi talebi, bizim de talebimizdir. Molla rejiminin, cihatçı yapıların ve otoriter devletlerin bu taleplere şiddetle yanıt vermesine karşı; kadınlar olarak enternasyonal dayanışmayı büyütmek zorundayız.
Bu dayanışma, kadınları barışın öznesi hâline getirirken; barış mücadelesini evrensel bir politik hat olarak güçlendirir.
Editör: Sabâ Esin
Düzelti: Sabâ Esin
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Filiz Kılıç, Seher Yıldırım
Yazar Hakkında Bilgi
Okumaya, yazmaya, düşünmeye müptela. 2018'den beri İleri Haber sitesinde kitap eleştiri yazıları yazıyor. Yürüyerek kitap okumayı çok seviyor ve polisiye romanlarda katili hiçbir zaman bulamıyor.
Please login or subscribe to continue.
Üye değil misiniz? Üye olun. | Şifremi Unuttum
✖✖
Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.
✖