Background

Fatma Nevin Vargün: “Kadın Özgürlüğü Zihinsel Özgürlükle Başlar”

Şilan Geçgel

Sevgili Fatma Nevin Vargün’ün “Heval, Sen Daha Özgürleşmedin mi?” adlı kitabı, Dipnot Yayınları imzasıyla okurla buluştu. Vargün’ün kendi yaşam öyküsünden yola çıkarak ve Türkiye’nin yakın tarihine değerek kaleme aldığı bu anlatı, yalnızca kişisel bir hafıza kaydı değil; kadın mücadelesinin, Kürt kadın hareketinin ve bitmeyen barış arayışının iç içe geçtiği güçlü bir tanıklık.

Yazar Vargün’le, kadın mücadelesinin uzun yürüyüşünden Kürt sorununa, karma örgütlerde kadın olmanın zorluklarından barış talebinin bugün hâlâ ne kadar yakıcı olduğuna uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik.

“Şimdi yetmiş yaşımdayım ve süper özgürüm. “Çok geç kalmışsınız” diyebilirsiniz ama özgürlüğün ne olduğunu bilmeden doğup ölen milyonlarca kadını düşününce insan buna da eyvallah diyor.”

İlk olarak; sizi bu kitabı yazmaya iten temel motivasyonu sormak isterim. Yaşam öykünüzü yazarken en çok zorlandığınız ya da yazmakta tereddüt ettiğiniz noktalar oldu mu?

Kitabı yazmaktaki temel motivasyonum, Kürt kadın hareketinin ilk örgütlenme deneyimi olan 1996–2006 yıllarını bizden sonraki nesillere aktarma isteğiydi. İstekten de öte bunu, yerine getirilmesi gereken bir görev olarak algıladım. Yıllarca arşiv biriktirdim. Kadınların yazılı tarihi genel olarak eksik kalıyor. Oysa yazı en kalıcı olanı. Bugün çok yaygın ve geniş bir örgütlülük düzeyine ulaşmış Kürt kadın hareketi, aynı zamanda Türkiye kadın hareketinin ve dünya kadın hareketinin de bir parçası. Dolayısıyla evrensel bir sorun olan kadın sorunu ve kadınların örgütlenme deneyimleri çok kıymetli. “Ben diliyle” yazmanın en doğrusu olduğuna karar verdiğimde yazmaya çocukluğumdan başladım. Sonuçta bir otobiyografi oldu.

Çok sevdiğim memleketim Kars’ta geçirdiğim çocukluk dönemimi yazmak en az zorlandığım kısım oldu. Yazarken büyük keyif aldım. Bir kez daha böyle bir çocukluk geçirmiş olmaktan mutluluk duydum ve kendimi şanslı hissettim. 1996 yılında Adana’da HADEP bünyesinde başladığım Kürt kadın hareketi deneyimimi yazmak daha zorlayıcı oldu. Kürt kadın hareketi içindeyken aynı zamanda Türkiye kadın hareketi içinde de var olmaya büyük özen gösterdiğimiz, kendimize yer açmak için çabaladığımız yıllardı. Acımasız bir silahlı çatışma sürüyordu ve devleti yönetenlerin aileler üzerinde, hak savunucuları üzerinde şiddete dayalı yoğun baskısı vardı. Aynı yıllar, sivil toplum örgütlerinin de çok aktif ve kararlı mücadelesine sahne oluyordu. Kadın örgütleri, özellikle feminist hareket çok hareketliydi. Bu yıllar içinde o kadar çok eylem ve etkinlik yapılmıştı ki yazarken bunlar arasında seçim yapmakta zorlandım.

Bir başka zorluk ise Kürt hareketi içinde, özellikle karma yapıya yönelik eleştirel bakışımı aktarmaktı. İçinde mücadele ederken de söylemekten asla geri durmadığım eleştirilerimi yazarken büyük özen gösterdim. Özeleştirinin çok kıymetli ve gerekli olduğunu düşünüyorum ama öyle bir ortamdayız ki Kürtlerden ve Kürt hareketinden nefret eden ve özeleştiriyi saldırmak için zemin bilen bir kesim var. Öte yandan her türlü özeleştiriyi yapanı hemen “karşıya” oturtmaya eğilimli taraftarlar da var. Bu ikilem içinde zorlanmalar ve tereddütler yaşadığımı söyleyebilirim.

“Kürt olmanın devlet tarafından sevilmeyen bir şey olduğunu çocuk yaşlarımda fark ettim” diye çocukluk anılarınızı kayda düşüyorsunuz. Sizi Kürt kimliğinizi fark etmeye iten anılarınızı biraz açar mısınız?

Annemin Türk, babamın Kürt olduğu bir aileden geliyorum. Kars’ta, farklı etnik kimlik ve dini inançtaki insanlarla küçük yaşlardan itibaren bir arada yaşamanın getirdiği tüm bu farkların çok doğal olduğu algısıyla büyüdüm. Çocukken yetişkinler arasında var olan ötekileştirme hatlarını da fazla fark edemiyorsunuz. İlkokuldan itibaren kış aylarında Ankara’da yaşamaya başlamıştık. Ankara, Kars merkez ve babamın köyleri arasındaki gidiş gelişlerde ve yaş aldıkça Kürt olmanın “öteki” olduğunu fark etmeye başladım. Kitapta iki örnek verdim. Birisi, babamın amcasının bir odada tek başınayken Erivan Radyosu’ndan Kürtçe bir yayını suç işliyormuş gibi izlemesi; diğeri de köyde meydana gelen bir çatışma sonrası köye gelen savcının insanları aşağılamasına tanıklık etmemdi.

Kürt müsün, Türk müsün?

Ankara’da etnik kimlikle ilgili öne çıkan bir şey yaşanmıyordu. Kars’a giderken ise Erzurum’dan sonra her şey zorlaşıyordu. Trene daha kötü bir lokomotif takılıyor, kömürün çıkardığı dumanın içinde o havayı soluyup kapkara Kars’a varıyorduk. Kars’a vardığımızda çok az araba, bol miktarda fayton olduğunu görüyorduk. Köye gitmek ise adeta maceraydı, özellikle yağmurlu havalarda. Aslında şehir merkezine çok yakın olan ama bir türlü yapılmayan yollar… Köylerin hiçbirinde elektrik yoktu. Su, çeşmelerden küçük çocukların boyunlarına bağlanan tenekelerle taşınıyordu. Hayat koşulları o kadar farklıydı ki. Herkes Kürtçe konuşuyordu. Gelenekler farklıydı. Zor koşullara karşı daha dayanıklıydılar. Mesela kadınlar tandırın o kızgın ateşinde pişen ekmeği elleriyle alabiliyorlardı. Yine bir keresinde ahırda, ayakta bir kadının doğum yapmasına şahit oldum. Ertesi gün bu kadın teknede çamaşır yıkıyordu.

Bize en çok sorulan soru ise “Kürt müsün, Türk müsün?” oluyordu. Köydeyken küçükken buna “Kürdüm” diye cevap veriyordum. Bu, aslında milliyetçiliğin ötesinde ezilen bir ulusun tepkisiydi. Ankara’da hiç kimse bu soruyu sormuyordu; çünkü ön kabul herkesin Türk olduğuydu. Bu ikilem içerisinde büyüdükçe sol dünya görüşünü benimseyerek ezen ve ezilen ilişkisi kafamda netleşti. Türklük algısının diğer halklara dönük ezen ilişkisi sürdüğü müddetçe Türk kimliğini kendi açımdan benimsemem mümkün değil. Bu nedenle kendimi Türkiyeli olarak tanımlıyorum.

Kadınlarla Birlikte Öğrendik

İlerici Kadınlar Derneği’ndeki politik formasyonunuz, daha sonra Kürt kadın hareketine dâhil olduğunuz dönemi nasıl etkiledi?

İlerici Kadınlar Derneği benim ilk kadın örgütlenme deneyimimdir. İzmir’in Aliağa ilçesinde tanıştım. Eşim TKP’liydi. Ben de TİP sempatizanıydım ama keskin bir taraftar değildim. Kadın sorunları daha çok ilgimi çekiyordu. İKD’yi oluşturan kadınlar TKP’liydi ama sol dünya görüşünden olan ve benim gibi daha bağımsız kadınlar da içinde yer alıyordu. Politik çekişmelerin çok da farkında olmadığım yıllardı. Örgütlenme çalışması birebir kadınlara dokunarak sürdürülüyordu. Özellikle işçi kesiminin yoğun olduğu ilçede, işçi ailelerinin kadınlarıyla bir araya geliyor ve kadınlık sorunları üzerinden çokça konuşuyorduk. Bu konuşmalar daha sonra çalışma programlarının oluşmasında rehber oluyordu. Kadınların kadın olarak yaşadıkları sorunlar ortaya çıkıyordu.

HADEP kadın komisyonunda çalışmaya başladığımda da benzer bir yöntemle çalışıyorduk. İKD deneyimim bu anlamda benim için kolaylaştırıcı bir deneyim oldu. Yani kadınların yanına giderek; onların özel alanlarında, evlerinde, mahallelerinde yaşadıkları ortak ve farklı sorunlara dokunarak, hissederek ve birlikte öğrenerek ilerledik.

Kürt kadın çalışmalarına katıldığınız dönemin en dönüştürücü deneyimi neydi sizce?

Kürt kadın çalışmalarına katıldığımda benim için en önemli deneyim, kendimle “yüzleşmem” oldu. İçinde yaşadığınız ülkenin sistemine istediğiniz kadar muhalif olun, sonuçta o sistem içinde büyüyorsunuz. O sistemin eğitim kodları size yükleniyor. Özellikle Kemalist eğitim sistemi içinde okumuş kadınların, okumamış kadınlara oranla daha çok şey bildiği ve dolayısıyla daha üstün oldukları düşüncesi hepimizin kafasına nakşedilmiş. İlk yüzleşmem bu oldu. Katıldığım ilk mahalle toplantısında, Türkçeyi bilmeyen, hiç okul yüzü görmemiş kadınların benim bilmediğim ne çok şeyi bildikleriyle yüzleştim. Toplantıları altı ay kadar hiç konuşmadan, izleyerek ve gözlemleyerek sürdürdüm. Daha sonra birbirimizden öğrenerek ilerledik. Kürt kadın hareketi, kişisel gelişimime ve kadın bakış açımın derinleşmesine büyük katkı sağladı.

İlk 8 Mart kutlamalarına dair anılarınızı kaleme aldığınız kısımda; 1997 yılının 8 Mart’ında ortak basın açıklamasında yer alan “Türk ve Kürt kadınlar” ifadesinin, metni okuyan kişi tarafından “Türk ve köylü kadınlar” olarak değiştirildiğini aktarıyorsunuz. 1997’den bugüne Türkiye kadın hareketi ile Kürt kadın hareketi arasındaki ilişkinin gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

O günlerden bugünlere Türkiye kadın hareketi ile Kürt kadın hareketi arasındaki ilişkiler şüphesiz çok değişti ve gelişti. Eskiden “Kürt” sözcüğünü bir metne yerleştirebilmek, alanlarda Kürtçe metin okutabilmek, şarkılar söyleyebilmek bizler için adeta bir zafer kazanmış etkisi yaratabiliyordu. Bugün örgütlü kadın yapıları arasında daha kolay işbirliği yapabiliyoruz. Ama bunca bedel ödenmesine, Türkiye’de Kürt varlığının inkâr edilemeyecek şekilde ortaya çıkmasına rağmen, otuz yıl önceki geri ve ırkçı yaklaşımlar da son derece etkin bir biçimde varlığını sürdürüyor.

Kürt Kadın Hareketi Empati Yapmada ve Irkçılığın Boyutlarını Görmekte Eksik Kalıyor

Daha yeni, geçtiğimiz ocak ayında Ankara’da yapılan bir mitinge bir grup kadın, metinlerin Kürtçe ve Arapça okunacağını gerekçe göstererek katılmama kararı aldı. Son yıllarda feminist kadın hareketinde de bir durağanlık göze çarpıyor. Öte yandan Kürt kadın hareketinin özgüveni güçlendi; ancak empati yapmada ve Türkiye’deki ırkçılığın hâlâ çok yüksek boyutlarda olduğunu görmekte eksik kaldıklarını düşünüyorum. Kürt kadın hareketi ile feminist kadın hareketinin daha yakın ve sürekli bir ilişki kurarak birbirlerini güçlendireceklerine inanıyorum.

Siyasi Partiler, Erkeğin Özgün Koşullarına Göre Düzenlenmiş

Karma yapılarda kadın özgürlüğü mücadelesinin önüne hangi kültürel, örgütsel ya da ideolojik engeller çıkıyor?

Solcusuyla sağcısıyla karma örgütlerde kadın özgürlük mücadelesindeki en büyük engelin, erkeklerin eril bakış açılarından vazgeçmemekte ısrar etmeleri olduğunu düşünüyorum. Sağcı yapılarda bunu anlamaya çalışıyorsunuz ama kendini solcu olarak tanımlayan erkeklerin de kadın özgürlük mücadelesinde kendilerini değiştirip dönüştürme konusunda bir fikirleri ya da gayretleri yok. Siyasi partiler başta olmak üzere örgütlenme biçimleri, erkeğin özgün koşullarına göre düzenlenmiş.

Toplantı gün ve saatlerinden tutun, seçme ve seçilme koşullarına kadar her şey, kadının eşitsiz konumları dikkate alınmadan yapılandırılmış.

Kırk yıldır kadınların toplantılarının ve etkinliklerinin kadınlar arasında yapılması gerektiğini erkek yoldaşlarımıza anlatmaya çalışıyoruz. Zaman zaman bu koroya kadınlar da eklenebiliyor. “Gelsinler, bir şey öğrenirler” ya da “Hayat müşterek” diyen kadın arkadaşlarımıza da hâlâ bu konuda derdimizi anlatmaya çalışıyoruz. “Hadi erkekler de katılsın” dediğimiz toplantılarda ise erkek yoldaşlarımız, bir şey öğrenmek ya da anlamaya çalışmak yerine toplantıyı sabote etmekte üstün başarılarını sürdürüyorlar.

Karma yapılarda kadınların çok ısrarlı, kararlı olmaları ve kadın bakış açılarını güçlendirerek ilerlemeleri gerekiyor. Açıkçası, belki de yaşım itibarıyla, karma bir örgütte çalışmaya sabır ve tahammülüm kalmadı. Bu nedenle sadece kadın çalışmalarında yer alıyorum.

Kadın Özgürlüğü Zihinsel Özgürlükle Başlar

Kitap aynı zamanda kişisel bir dönüşüm ve hesaplaşma hikâyesi. Kendinizi özgürleştirme çabanız bugün sizin için nerede duruyor?

Yaşamımı bir bütün olarak gözden geçirdiğimde, gerçekten özgürleşmek için büyük çaba harcadığımı ve bedel ödediğimi söyleyebilirim. Bu bedeller, “iyi kadın, iyi anne, iyi eş, iyi aktivist olmama” önyargısı olarak karşınıza çıkabiliyor. Bunların içinde en zorlayıcı olanı ise çocuklarınıza kendinizi anlatabilmek.Kadın özgürlüğü bence önce zihinsel özgürlükle başlıyor. Düşünce yapınızda bunu yerleştirebildikten sonra fiziksel özgürlüklerinizi kazanabiliyorsunuz. En zor ve uzun süren kısmı da bu. Evli ve çocuk sahibiyseniz işiniz daha da zorlaşıyor. Türkiye’de, ilişkilerinizi ne kadar yoluna koyduğunuzu düşünürseniz düşünün; aileler, akrabalar, arkadaşlar derken büyük bir mahalle baskısıyla da mücadele etmeniz gerekiyor. Sizde etkisi az da olsa, çocuklarınızda da farklı etkileşimler oluyor.

Tam anlamıyla özgürleşmemin ellili yaşlarımın sonunda olduğunu söyleyebilirim. Şimdi yetmiş yaşımdayım ve süper özgürüm. “Çok geç kalmışsınız” diyebilirsiniz ama özgürlüğün ne olduğunu bilmeden doğup ölen milyonlarca kadını düşününce insan buna da eyvallah diyor.

Kişisel özgürlüğe ulaşmak; kendi kararlarını özgürce alabilmek, birey olabilmek yaşam sevincinizi ve kişisel mutluluğunuzu artırıyor. Ancak barışın olmadığı; etnik kimliği, dili, dini inancı, cinsel yönelimi ya da hayata bakış açısı nedeniyle insanların sürekli ötekileştirildiği; yoksulluğun ve eşitsizliklerin katlanamaz boyutlara ulaştığı; kadınların hunharca öldürüldüğü bir ülkede ve savaşların yayılarak çoğaldığı bir dünyada kendini mutlu hissetmek tam anlamıyla mümkün olmuyor. Dileğim, onurlu ve kalıcı bir barışın ülkemde, Ortadoğu’da ve tüm dünyada hâkim olabilmesi. Barış, en acil ihtiyacımız.

Bu söyleşi için Kadın Vardiyası’na çok teşekkür ederim.

KÜNYE: Heval, Sen daha Özgürleşmedin mi?, Fatma Nevin Vargün, Dipnot Yayınları, 264 Sayfa.

Editör: Melike Çınar
Düzelti: Melike Çınar
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sinem Yıldız, Sabâ Esin
Seslendirme: Hale Çağlayan, Seher Yıldırım

Kadın Vardiyası – 2023
Bize Ulaşın: kadinvardiyasi@gmail.com

Login to enjoy full advantages

Please login or subscribe to continue.

Go Premium!

Enjoy the full advantage of the premium access.

Takipten Çık:

Takipten Çık Vazgeç

Cancel subscription

Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.

Go back Confirm cancellation