Background

Avukat Sena Yazıbağlı Selanik ile Söyleşi: 8 Mart’a Giderken Kadın Yoksulluğu

Sinem Yıldız

8 Mart yaklaşırken, kadın yoksulluğunu sadece rakamların soğukluğuyla değil, toplumsal cinsiyet rollerinin yarattığı o görünmez prangalarla birlikte konuşmak istedik. Avukat Sena Yazıbağlı Selanik ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide; nafaka tartışmalarından bakım emeğine, ekonomik bağımsızlığın şiddetle mücadelesindeki hayati rolünden “yoksulluğun kadınlaşması” gerçeğine kadar pek çok meseleye mercek tutuyoruz.

“Yoksulluk” kavramı çoğu zaman rakamlar ve genel ekonomik veriler üzerinden, yani “cinsiyetsiz” bir dille tartışılıyor. Hatta kadın yoksulluğuna vurgu yapmayı “abartılı” bulan bir kesim de var. Ancak kadınlar için yoksulluk sadece bir gelir kaybı mı, yoksa toplumsal cinsiyet rolleriyle örülmüş yapısal bir çıkmaz mı? Yoksulluk kadınlar için neden daha derin ve farklı yaşanıyor?

Yoksulluk cinsiyetsiz bir kavram değil. Rakamlar cinsiyetsiz görünebilir ama yaşamın kendisi öyle değil. Bir evde para yetmiyor, kim daha az yiyecek? Ailede kıyafet alma sırası en son kime gelecek? Önce kim kendinden kısacak, markete gidildiğinde “Ben yemesem de olur” diye kim bir paket az koyacak sepete? Çoğu zaman cevap aynı: Kadın.

Kadınlar için yoksulluk yalnızca gelirin azalması değil; zaman yoksulluğu, güvence yoksulluğu, eğitim fırsatı yoksulluğunu da beraberinde getirir. Aynı anda bakım yükünün artması, kamusal alandan çekilme, şiddete daha açık hale gelme ve karar mekanizmalarından dışlanma anlamına gelir. Kadınlara toplumsal cinsiyet rollerine göre düşen şey, sabah herkesten önce uyanıp gece en son yatağa gitmektir. Hasta olsan da yemeği yapmak zorunda olmaktır. Yoksulsan hele; çocuğun okul masrafını düşünüp kendi ilacını almamaktır. Şiddet gördüğün evden “gidecek yerin olmadığı” için çıkamamaktır.

Bir kız çocuğu ve bir erkek çocuğunun aynı yoksul hanede olduğunu düşünelim. “Bir boğaz eksilsin” mantığıyla hiç görüşü alınmadan; erkenden, zorunlu evliliğe maruz bıraktırılan da eğitim hayatına devam ettirilmeyen de “namus, laf, söz” iddiasıyla hep kız çocukları. Dönüp dolaşıp tüm bu yapısal sorunlar olağan yakıcılığıyla yoksullukla örülüyor. Yani ekonomik bağımsızlığı olmayan kadın, özgür değildir.

Toplumsal cinsiyet rolleri kadınları hâlâ öncelikli bakım veren olarak konumlandırıyor. Çocuk, yaşlı, engelli bakımı, ev içi emek… Bunların hiçbiri ücretlendirilmezken kadınların çalışma hayatına katılımı kesintiye uğruyor. Bu da yoksulluğu kuşaklar arası aktarılan bir yapısal eşitsizliğe dönüştürüyor. Kadın yoksulluğu derindir çünkü; kadınlar daha düşük ücretle çalışır, daha güvencesiz sektörlerde istihdam edilir, ev içi ücretsiz emek nedeniyle kariyer kesintisi yaşar, boşanma, eş kaybı ya da şiddet sonrası sosyal koruma ağları zayıftır. Dolayısıyla bu altı boş rakamlarla açıklanan bir “gelir sorunu”na indirgenemez; bu tam anlamıyla bir eşitsizlik rejimi sorunudur. Kadın yoksulluğu, patriyarkanın ekonomik yüzüdür diyebiliriz.

Boşanma sonrası nafaka ve mal paylaşımı tartışmalarında, mikrofonlar genellikle “erkek mağduriyetine” uzatılıyor. Sizce bu tartışmaların asıl odağında neden kadınların yoksullaşma riski değil de erkeklerin ekonomik kaybı var? Nafaka karşıtlığını, aslında kadının evlilik boyunca harcadığı “ücretsiz bakım emeğinin” sistematik bir değersizleştirilmesi olarak okuyabilir miyiz?

Çünkü kamuoyunda “hak” değil “ayrıcalık” üzerinden bir anlatı kuruluyor. Nafaka, bir lütuf değil; evlilik boyunca görünmeyen emeğin hukuki tanınmasıdır. Evlilik içinde kadın çoğu zaman ücretsiz bakım emeği sunar, çalışma hayatından çekilir ya da yarı zamanlı çalışır, erkeğin “kariyerini” destekler. Boşanma sonrasında ise ekonomik olarak dezavantajlı konuma düşer. Nafaka tam da bu eşitsizliğin telafisine yönelik bir sosyal denge aracıdır. Nafaka karşıtlığı aslında şunu söylüyor: “Evlilik boyunca sunduğun ücretsiz emek değersizdir.” Bir de nafaka karşıtlarının ağzında hep zemin kaydıran, konuyu manipüle eden o itiraz: “bir gün, bir yıl evli kalmış nafaka istiyor, bu hak mı?”

Birincisi evet, hak! Hak, hoşumuza gittiği sürece tanınan bir ayrıcalık değildir. Hak, eşitsiz ilişkide olanı korumak için vardır. Nafaka, boşanma sonrası ekonomik olarak zayıf düşecek eşin -çoğu zaman kadının- insan onuruna uygun yaşamını sürdürebilmesi için düzenlenmiş bir sosyal dengeleme mekanizmasıdır. Evlilik süresi tek başına belirleyici değildir; önemli olan boşanma sonrası ortaya çıkan ekonomik eşitsizliktir. “Hak mı?” diye sormak, aslında şu soruyu gizler: “Boşanma sonrası yoksullaşan eş ne yapsın?”

İkincisi, eğer tartışmayı “bir gün evli kalıp ömür boyu nafaka alan kadın” örneği üzerinden sürdüreceksek, bu sağlıklı bir hukuk tartışması değildir. Bu, istisnayı kural gibi sunma stratejisidir. Hukuk politikası, sosyal medya istisnaları üzerinden değil, toplumsal gerçeklik üzerinden kurulur. Avukat olarak sahada gördüğüm tablo şu: Dört haneli miktarlarda nafaka alanların oranı son derece düşüktür. Çoğu nafaka, kamuoyunda yaratılan algının aksine, asgari ücretin çok altında, sembolik sayılabilecek miktarlardadır. Ama kamuoyuna yansıyan hep “astronomik” örneklerdir. Çünkü öfke mobilize eder. Algı üretmek, veri üretmekten daha kolaydır.

Bu, kadın emeğinin sistematik değersizleştirilmesidir. Oysa hukuken baktığımızda nafaka, yoksulluğa düşme riskine karşı bir koruma mekanizmasıdır. Asıl tartışmamız gereken, kadınların neden boşanma sonrası yoksullaştığıdır; erkeklerin neden ekonomik güç kaybını “mağduriyet” olarak sunabildiği değil.

Sizce kadınların karşılıksız ev içi emeği ve bakım hizmetleri olmasa, bugün bildiğimiz anlamıyla ekonomik sistem ve kapitalist düzen ayakta kalabilir mi? Ayrıca, kadının bu emeğinin ekonomik bir karşılığının olmamasını, kadına yönelik şiddetin sürmesindeki “ekonomik pranga” ile nasıl ilişkilendiriyorsunuz? Ekonomik bağımsızlık olmadan şiddetle mücadele gerçekten mümkün mü?

Açık konuşalım: Kadınların ücretsiz emeği olmasa bugün bildiğimiz anlamıyla ekonomik sistem çöker.

Kapitalist düzen, yeniden üretim emeğini, yani çocuk yetiştirmeyi, iş gücünü ertesi güne hazırlamayı, yaşlı bakımını kadınlara bedelsiz yükleyerek maliyet düşürür. Bu görünmeyen emek, sistemin gizli sübvansiyonudur. Ekonomik bağımsızlık ise şiddetle mücadelede hayati önemdedir. Şiddet gören kadınların en sık söylediği cümlelerden biri şudur: “Gidecek yerim yok.” Bu cümle sonuna kadar “ekonomik” bir cümledir. Geliri olmayan, sosyal güvencesi olmayan, çocuk bakım yükü tek başına üzerinde olan bir kadının şiddet sarmalından çıkması son derece zordur.

2025 Yılı Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre boşanmanın en çok yaşandığı şehir %8,37 ile İzmir, boşanmanın en az görüldüğü şehir ise %0,81 oranıyla Hakkâri. Şimdi bu verileri başka disiplinleri, örneğin sosyolojiyi baz almadan, toplumsal cinsiyet rollerini, yoksulluğu denkleme sokmadan okursak; “İzmir’de evlilikler çok mutsuz ancak Hakkâri tam bir aşk şehri” diyebilir miyiz? Buradaki istatistik bize nispeten ekonomik özgürlüğü olan kadının hayatını idame ettirebilme özgürlüğünün de olduğu bilgisini veriyor. İzmir’in bazı bölgeleri, mahalleleri dahil, Hakkari’de de boşanma aynı anda “başkalarından da boşanma” anlamına geliyor. Boşanmak isteyen kadın bir şekilde namusunu ipotek ettiği evliliğini sonlandırmak istediğinde kendi ailesini ikna etse bile gidecek yeri, parası olmadığından ailesinden şu cevabı alıyor “sen gel ancak çocuklarını kabul etmeyiz” Türlü şiddet sarmalının içinde kadınlar yoksulluk dolamasıyla hayat sürdürüyor. Dolayısıyla ekonomik bağımsızlık olmadan şiddetle mücadele eksik kalır. Hukuki koruma mekanizmaları tek başına yetmez; kadınların gelir güvencesi, barınma hakkı ve kamusal bakım hizmetlerine erişimi sağlanmadan gerçek bir özgürleşmeden söz edemeyiz.

Devletin sunduğu sosyal yardımların neredeyse tek muhatabının kadınlar olduğunu görüyoruz. Bu durum, yoksulluğu “kadın üzerinden yönetme” ve geleneksel rolleri (kadını ev içine hapseden bakıcı rolünü) yeniden üretme stratejisi mi? Eğer bugün kadın yoksulluğunu kökten azaltacak tek bir yasal değişiklik yapma yetkiniz olsaydı, dokunacağınız ilk “tuğla” hangisi olurdu?

Sosyal yardımların kadın üzerinden verilmesi iki yönlü okunabilir. Bir yandan, kadınların hane içi kaynak dağılımında daha adil davrandığı bilindiği için yardımların kadınlara yöneltilmesi çocuklar açısından koruyucu olabilir. Ancak diğer yandan bu model, kadını “ev içi sorumlu” ve “yoksulluğun taşıyıcısı” konumunda sabitleyebilir. Kadını güçlendirmek yerine yoksulluğu kadın üzerinden yönetmek, yapısal eşitsizliği dönüştürmez; sadece idare eder.

Eğer tek bir yasal tuğlaya dokunma yetkim olsaydı: Bakım hizmetlerini kamusal, ücretsiz ve yaygın hale getirilmesi gerektiğine işaret ederdim. Mahalle ölçeğinde ücretsiz kreşler, yaşlı ve engelli bakım merkezleri, kadınların tam zamanlı ve güvenceli istihdama katılımını sağlayacak sosyal politikalar da desteklemeli. Ben çalışan bir kadınım, iki çocuğum var. Mahallemizde ücretsiz kreş olmadığı ve diğer kreşler de çok pahalı olduğu için, çocuklarımın bakımını annem, teyzem, anneannem, zaman zaman da kız kardeşim üstleniyor. Yani bir kadının çalışma hayatında var olabilmesi için dahi yine başka bir kadının, kadınların ücretsiz emeğine ihtiyaç duyuluyor.

Çünkü kadın yoksulluğunun kalbinde bakım yükü var. Bakım kamusallaşmadan kadın özgürleşemez. Kadın özgürleşmeden de toplum eşitlenemez. Yoksulluk gördüğünüz gibi sadece rakamlarla ifade edilen bir “istatistik” bilimi değildir. Yoksulluk bir annenin gece çocukları uyuduktan sonra mutfakta tek başına oturup “yarın ne yapacağım?” diye düşünmesidir. Yoksulluk, şiddet gördüğü eve dönmek zorunda kalan bir kadının çaresizliğidir. Yoksulluk, çalışmak istediği halde çocuğunu bırakacak yer bulamayan bir kadının kapı kapı dolaşıp geri çevrilmesidir.

Kadın yoksulluğu, sessiz bir krizdir. Ve en tehlikelisi de bu sessizliktir. Biz feministler, bu sessizliği bozmak için konuşuyoruz genelde. Çünkü biliyoruz ki mesele sadece para değil; mesele haysiyet, mesele eşit yurttaşlık, mesele yaşam hakkıdır. Bir kadın yoksullaştığında sadece geliri azalmıyor; seçenekleri azalıyor, güvenliği, özgürlüğü azalıyor. Ama bir kadın güçlendiğinde yalnızca kendi hayatı değişmez; çocuklarının, mahallesinin, kentin ve ülkenin geleceği değişir. Bu yüzden kadın yoksulluğu bir “kadın meselesi” değildir. Zaten “kadın meselesi” de önemsiz değildir. Bu, demokrasi meselesidir, adalet meselesidir.

Ve biz adaleti, sadece mahkeme salonlarında değil; sokakta, mahallede, evde, hayatın her alanında savunmaya devam edeceğiz. Çünkü eşitliği bir temenni değil, bir hak olarak görüyoruz. Ve haklar ancak talep edilirse, onlar için örgütlenilirse ve mücadele edilirse gerçeğe dönüşür.

Editör: Sinem Yıldız
Düzelti: Sinem Yıldız
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Su Efsane Akpınar, Ekin Yıldıran Schoepe

Kadın Vardiyası – 2023
Bize Ulaşın: kadinvardiyasi@gmail.com

Login to enjoy full advantages

Please login or subscribe to continue.

Go Premium!

Enjoy the full advantage of the premium access.

Takipten Çık:

Takipten Çık Vazgeç

Cancel subscription

Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.

Go back Confirm cancellation