Serbest Kürsü Canan Hodaman 17 Mart 2025
Tan yeri ağarınca başlar mesai. Ev ahalisi uyuyunca bitmez mesai. Bitmez ki geceyle, yoktur payı. O yapmazsa kalır bulaşığı. Evin hanım hanımcık kızıydı. Büyüdükçe omzundaki yükü arttı. Hep mükemmel olmaktı yazgısı. Yanlış yapamaz, toplumun kuralı. Küçücük yaşta öğrendi, evde düzen kurmayı ve işte çalışkan olmayı. Asla yorulmaz sanırlar onu, oysa yorar biçilen rolü.
Ev içi emek; günün 24 saati, haftanın 7 günü, yıllık izinsiz, maaşsız, primsiz görünmeyen bir iş. Ama çok sevgili kadınlar, size harika (!) bir haberim var. Bu işle uğraşıyorsanız işsiz kalmazsınız. İstifa edemezsiniz çünkü henüz işe alınmadınız. Bu durum o kadar kanıksanmış ki, sanki kadınlar doğduğunda yanında “ücretsiz işçilik sertifikası” veriliyor.
Bilim kurgu dizilerindeki robotlar gibi kadın, evin tüm ihtiyaçlarını sessizce karşılıyor. Ataerkil düzen kadınları adeta “Ev İşleri 1.0” yazılımına sahip robotlar gibi görüyor: Otomatik çalıştırma düğmesiyle aktive edilen, ömür boyu ücretsiz demo sürümüyle işleyen görünmez robotlar…
Peki, görünmeyen ev içi emek neden görünmüyor? Çünkü patriyarkal kapitalizm, bu emeği değersizleştirerek ücretlendirme gereği duymaz. Bunun yerine kadına ücret alabilmesi için endüstri ilişkilerinin farklı sektörlerinde çalışabileceği söyleniyor. Şimdi devlet politikaları da diyor ki: “Kadınlar çalışabilir, elbette! Biz de kadınları çalıştırmaktan yanayız. Ama önce evlenip, çocukları büyütüp, evini temizleyip, kocasının gömleklerini ütüleyip, akşam yemeğini pişirip, üstüne de biraz tatlı yaparsa…”
Çalışan kadınlara yazılan senaryoda, sabahın köründe kadın mutfakta bir yandan çay demleyip, bir yandan işe yetişmeye çalışıp, bir yandan da çocuğunun yüzüne reçelli ekmek yapışmasını önlemeye çalışarak ahtapot gibi bir rol üstleniyor. Yani iş hayatına katılman serbest, ama yanına hane içi angaryaları da paket halinde alman şart. Çünkü kadının asli görevi her şeyden önce aile huzurunu korumak. Bu bir görev. Çünkü halihazırda fıtratı bu. Kadının kendisi mutsuz mu? Yapmak istiyor mu? İlgilenmiyorlar. O, istatistiklere dahil değil.
Kadınlar iş hayatına girse bile, ev işlerini yapmaya devam etmek zorunda kalıyorlar. Çünkü kadın ev işinden daha iyi anlar.(!) Kadınlar işe de gidiyor, eve de geliyor, ama bir türlü “ev işinden anlamama” hakkına sahip olamıyorlar. Ne de olsa kadın, perdeyle aşk yaşamış, viledayla kına yakmış, çaydanlıkla nikâhlanmış, süpürgeyle nişanlanmış gibi görülüyor! Ama işin en trajik tarafı, iş, güç bittikten sonra aşkpare erkek etten önce çömleğe düşer gibi şef, garson, her bilen, zortingen uzmanı haline bürünüp “Ama şu köşe iyi silinmemiş, ama yemeğin tuzu eksik, ama böyle daha güzel olurdu, ama ama…” gibi cümlelerle tüm keyfinize kibrit suyu dökebiliyor.
İş yerinde de ne kadar çalışırsa çalışsın erkek kadar ücret alamaması da cabası. Kapitalizm kadın emeğini bir yandan daha ucuza ve güvencesiz biçimde sömürürken, diğer yandan patriyarka bu emeğin “doğal” bir sorumluluk gibi algılanmasını sağlayarak bu durumu meşrulaştırıyor.
Ev içi emek yükü sadece iş gücüne katılım üzerinde değil, kadının hayatının her alanında olumsuz etkileri var. Zaman yoksulluğu (vakit kadının istediklerine yetmiyor çünkü çorba hep kaynıyor), düşük psikolojik iyilik hali (sinirler çelikten olmalı!), daha da yoksullaşma (çalışıyorsun ama kazandığın eve, çocuğa, mutfağa gidiyor), boş zaman azlığı (kitap okumak mı? Duş almak bile lüks!) ve tabii ki evlilik içi gerilimler (çünkü kadın çalışsa da çalışmasa da bir her bilenle yaşıyor). Bitmeyen yorgunluk, düşük psikolojik iyilik hali, yoksulluk, ilişki krizleri ve kahvesini sıcak içememe sendromu… Evli çiftler arasındaki ilişkilerin zarar görmesi de bu tabloya eklenince, işin içinden çıkılmaz bir hâl alıyor.
Türkiye de benzer ataerkil toplumlarda olduğu gibi kadının istihdama katılımının düşük olması, onun asli görevinin ev ve aileyle sınırlandırılmasıyla doğrudan bağlantılı. Bazen sadece oturmak bile bir lüks oluyor. Gün bitiyor, ama bedenimiz bizden önce konuşmaya başlıyor: Dizlerimiz sızlıyor, kollarımız kalkmıyor.
Ama şimdi şunu söyleyelim: Dört duvar arasında hissetsek de aslında yalnız değiliz. O duvarların ötesinde, tüm kadınlar aynı yorgunluğu, aynı sessiz çığlıkları paylaşıyor. Ama bilmeliyiz ki sessiz sandığımız o çığlıklar, meydanlarda yankılanıyor. Ve işte tam da burada, kurtuluş yine birbirimizden geliyor.
Biz, mücadelemiz boyunca elimizin hamuruyla birbirimizi yoğurduk. Omuz omuza verdik, el ele tutuştuk. Dört duvar arasından uzanıp haklarımızı sımsıkı kavradık. Çünkü biz, görünmez ama sarsılmaz bir süper güç taşıyoruz. Birbirimizin gözlerine baktığımızda, kelimelere ihtiyaç duymadan yaşadıklarımızı anlıyoruz. Birbirimizin elinden tuttuğumuzda, içimizdeki gücü hissediyoruz.
Belki ışın saçmıyoruz, pelerin takmıyoruz… Ama her köşede, her sokakta varlığımızı hissettiriyoruz. Çünkü biz, yaşamın ve özgürlüğün mutfağından geliyoruz. Ve biliyoruz ki meydanlarda tek ses olunca, gücümüz ve kudretimiz birilerini titretmeye yetiyor.
Birlikte daha güçlü, daha cesur ve daha görünürüz!
Editör: Ebru Pektaş, Sinem Yıldız
Düzelti: Ebru Pektaş, Sinem Yıldız
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Sinem Yıldız
Seslendirme: Filiz Kılıç
Please login or subscribe to continue.
Üye değil misiniz? Üye olun. | Şifremi Unuttum
✖✖
Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.
✖