Serbest Kürsü Devrim Akın 23 Mart 2026
Son dönemlerin en can alıcı sorularından biri kapitalist üretim ilişkilerinin toplumsal dönüşümlerinin bugün cinsiyet temelli düzeni nasıl etkilediği oldu. Yani kısaca bugün ataerkiye nasıl baktığımız ve baktığımız yerden nasıl bir siyasetin kadınları örgütleyebileceği, yeniden tartışmaya açılıyor. Şüphesiz bugün bunu tartışmamızın temel nedeni kadınların neoliberal dönemde hem devlet ideolojisi hem sermayenin doğrudan düzenlediği alanlar hem de toplumsal yapıdan eş zamanlı olarak dışlanması ama aynı zamanda bu üç yapı tarafından da sömürülmek istenmesine karşı kadınların verdiği yanıtların bir direnç oluşturmasına rağmen henüz kolektif hâle gelememesidir.
Kadınlar siyasal, ekonomik ve toplumsal alanlarda ideolojik ve kurumsal bir temsiliyetten büyük ölçüde yoksun bırakılırken, emekleri neredeyse her alanda yoğun biçimde sömürülmektedir. Bu çelişki tarihsel olarak yeni değildir ancak bugün daha hırçın, daha görünür ve giderek doğrudan çatışmalı bir biçim almaktadır. Toplumsal alanda kadınlar ile ataerkil düzen arasındaki gerilim, artık sadece bir eşitsizlik meselesi değil, gündelik yaşamın içinde çelişkilerin daha görünür olduğu, somut karşılaşmalarla kendini dayatan bir mücadele alanıdır.
Ataerkil Pazarlık
Kapitalist üretim ilişkileri tarihsel süreçte aile formunun ve toplumsal cinsiyet düzeninin yeniden yapılandırılmasıyla iç içe ilerlemiş, kadın emeğini hem ücretli üretim alanında hem de toplumsal yeniden üretim alanında özgül biçimlerde konumlandırarak aileyi ekonomik ve ideolojik birim olarak merkezileştirmiştir. Modern kapitalist devletler, erkekleri esas alan hukuki ve siyasal çerçeveler içinde şekillenmiş; kadınların kamusal alandaki statüsü ise uzun süre aile içindeki konumları üzerinden tanımlanmıştır.
Deniz Kandiyoti’nin “ataerkil pazarlık” kavramı, bu tarihsel yapının kadınlar açısından nasıl işlediğini anlamak açısından önemli bir çerçeve sunar. Kandiyoti’ye göre kadınlar, mevcut ataerkil düzen içinde tam bir dışlanma değil, belirli maddi ve sembolik güvenceler karşılığında itaat ve uyum üzerinden konumlanan bir pazarlık ilişkisi içinde yer alırlar. Türkiye bağlamında devlet merkezli geç kapitalistleşme ile sosyal yurttaşlık ve risk yönetimi uzun süre hane/aile merkezli kurgulandığı için, kadınların güvenceye erişimi çoğu kez aile içi statü ve pazarlıklarla taşındı. Bu durum, kadınların özneleşme girişimlerini hem aile içi ataerkiyle hem de aileyi “toplumsal istikrar”ın dayanağı yapan devlet politikalarıyla karşı karşıya bıraktı. Buna karşılık, farklı refah rejimlerinde kadın hareketleri daha erken dönemde sosyal haklar ve bakım altyapısı için devleti doğrudan muhatap alan kamusal çatışma hatları kurabildi. Türkiye coğrafyasında ise 2002 yılına kadar yasalar kadını birey olarak tanısa da erkeği ailenin reisi olarak tanımladı. Bu çerçevede kadının rolünü doğrudan tanımlamak ya da ona alan açmak yerine erkeğin inisiyatif alanına bırakarak ataerkil çıkarlarla sınırlandırdı. Beraberinde gelişen sermaye düzeni de kendi üretiminden kopan erkek işçilerin aile içi pazarlığını minimum düzeyde işçisini ailenin egemeni haline getirebilecek şekilde düzenledi. Yani emeğinin ücretini işçilerin de direnciyle birlikte hane üzerinden düzenledi.
Neoliberal dönemde ise ücretli emeğin güvencesizleşmesi, sosyal devlet mekanizmalarının zayıflaması ve tek erkek gelirine dayalı aile modelinin çözülmesiyle birlikte bu tarihsel pazarlık zemini aşınmaya başladı. Erkekliğin maddi güvence sunma kapasitesinin daralması, ataerkil düzenin rızaya dayalı boyutunu zayıflatmış; böylece egemenlik biçimleri daha kırılgan, denetimci ve yer yer şiddete dayalı formlara kaymıştır. Bugünkü çatışmalı toplumsal cinsiyet rejimini anlamak için bu tarihsel dönüşüm hattı belirleyici bir arka plan sunmaktadır.
Taşradan Kente Tarihsel Aile
Tarihsel olarak bu topraklarda siyasal iktidar ilişkileri ve halk dinamikleri birlikte okunduğunda kültürel ilişkileri ve yapısal dönüşümleri bugün yeniden düşünmemize olanak sağlayacaktır. Türkiye coğrafyasında siyasal iktidarın aile ve onun muhatabı erkek merkezli modeli kadınların güvencesini çoğunlukla kamusal alandan soyutlayarak kendi pazarlık yeteneğine bırakmıştır. Öyle ki bu pazarlık bugüne kadar uzanan her yeni evlenen bireyler için maddi alışverişlerin olduğu bir kültür haline gelmiş, farklı bölgelerde farklı alışveriş yöntemleri ortaya çıkmıştır. Sadece evlilik üzerinden değil, evlilik sonrası söz hakkında ve aile içi düzenlemede kimin ne kadar payı olacağı da bölge bölge değişiklik göstermektedir.
Bölgesel farklılıklar tarihsel olarak 1945’lerde Behice Boran’ın Toplumsal Yapı Araştırmaları kitabında aktarmış olduğu saha çalışmalarında da kendisini göstermektedir. Behice Boran ova köyleri ve dağ köyleri olarak ayrılan iki farklı köy yapılarına ziyarette bulunmuş, köylerin iktisadi ve kültürel ilişkilerinin şehirlerle benzerliğinin ulaşım ve lojistik açısından da değerlendirilmesi gerektiğini, döneminde devletle ilişkilerin kısıtlı olduğu özellikle dağ köylerinde daha kendine has üretim ve toplumsal ilişkilerin olduğunu, maddi kaynakların eşitlenmek suretiyle hediye alıp vermelerin, ortak emeğin daha yoğun olduğu gözlemlemiştir. Bununla beraber neredeyse tüm köylerde genel kapsamıyla patriyarkanın aileyi belirlediği ancak açıkça üretim ilişkileriyle birlikte şekillendiğini, kadınların köylerde işçi olduğunu, miras ya da iş karşılığı mülkiyet edinen kadınların toplumda ve ailede daha çok söz sahibi olabildiğini gözlemlemiştir. Muhafazakâr değerlere sahip olduğu düşünülen köylülerin ise buna olumsuz bir karşılık vermediği, bu örnekte dahi kültürel ölçütte dini değerlerin kentlerden daha az sahiplenildiği belirtilmektedir. Dağ köylerinde de köylülerin aktarımına göre ilişkiler benzer biçim alsa da hane içinde kadınların daha çok birleşebildiği, erkeklerin isteklerini reddedebildiği ancak bunun yanında da daha çok şiddetle karşı karşıya kalabildiği söylenebilir. Dağ köylerinde şiddet, ekonomik zorlukların da etken olduğu düşünülerek yerlilerde genel kabul oluşturmaktadır. Hiyerarşik düzeyde şiddetin en çok kadınlara yönelik uygulansa da sadece kadınları kapsamamadığı söylenebilir.
Behice Boran’ın saha araştırması Manisa ve İzmir civarındaki köyleri kapsamaktadır. Diğer tarafta Türkiye’nin en büyük yüz ölçümüne sahip olan ve coğrafi merkezi olan Konya’da gündelik gözlemler ve yerel tarihsel anlatılar üzerinden de şehir ve ilçelerde benzer farklılıkları görmek mümkündür. 31 ilçesi olan Konya’nın merkeze daha uzak, tarihsel olarak ulaşım ve lojistik imkânı geç gelişmiş bazı ilçelerin yakın tarihe kadar uzanan aile dinamiklerinde kadınların hem ev dışı işlerde emek verdiği hem maddi kaynakları düzenlediği hem de aile içinde söz hakkına daha fazla sahip olduğu gözlemlenmektedir. Konya kent merkezi ve çevresindeki tarihsel anlatılarda; kadın emeğinin daha çok ev içiyle sınırlı kaldığı, ev dışı üretimde yer bulmadığı görülmektedir. Bu anlatılarda kadına yönelik şiddet ayıplanmakta ve aile içi roller “karşılıklı emek” olarak kabul edilmektedir. Ancak ekonomi ve mülkiyetin koşulsuz biçimde erkekte toplandığı, toplumsal kuralların bireysel tercihlerden daha baskın olduğu söylenebilir.
Türkiye’de kapitalist üretim ilişkilerinin coğrafi ve sektörel olarak eşitsiz gelişimi, tarım kapitalizmi ve merkez-çevre literatüründe tartışıldığı üzere bölgesel kültürel örüntüleri farklılaştırmış; bu farklılaşma ataerkinin pazarlık biçimlerini de bölgelerin kendi üretim ilişkilerine göre özgül tarihsel zeminlerde yeniden üretmiştir. Bu gözlemler, Deniz Kandiyoti’nin Orta Anadolu taşraları üzerinden geliştirdiği ataerkil pazarlık ve hane içi müzakere kavramsallaştırmalarıyla birlikte düşünüldüğünde anlam kazanmaktadır. Özellikle Konya örneği, devlet destekçiliğinin otomatik olduğu bir muhafazakâr taşra örneği değil; devletle güvenli mesafede, aile ve yerel ağlar üzerinden işleyen, çatışmadan çok müzakereye dayalı toplumsal ilişkilerin gözlemlenebildiği bir bağlam olarak gözlemlenmektedir. Bu bağlam kadınları çatışma alanından çıkararak doğrudan baskının öznesi yapmamakta, aile içi mikro stratejiler üreten bir yerde konumlandırmaktadır.
Bugün gözlemlenen bu tarihsel miras ve gündelik yaşam pratikleri bir veri değil patriyarkal kapitalist döneme dair yeni bir tartışmayı da gündeme getirebilecek bir alan sunmaktadır. Bir diğer tarafta tarihsel olarak ekonomik ve kültürel aktarımı takip eden pratikler neredeyse son 50 yılda aşınmakta, özellikle ücretli emek bağımlılığı son döneme kadar düşük kalan ve lojistik imkanları daha geç sağlanan köy ve kentlerde son birkaç on yılda çok daha hızlı bir değişim göstermektedir.
Bu durumun ekonomik temelini artık emeğin artı değerinin aile içinde toplanamayışıyla açıklayabiliriz. Ülke genelinde tarım ve hayvancılıkla uğraşan üreticilerin maddi kaynaklarının fazlasıyla kısıtlandığını biliyoruz. Su, gübre, mazot, ilaç gibi fiyatların artışının neticesinde üreticiler ekonomiden ailelerine yetecek kadar maddi pay alamamakta ve kente göçe zorlanmaktadır. Bugün Anadolu’nun birçok taşrasında erkekler tarım ve hayvancılık üzerine ekonomiyi devam ettirmeye çalışırken kadınlar ev içi maddi güvenceyi garantiye almak için fabrikalarda veya hizmet sektöründe çalışmakta ve hatta düzenin borçlandırma politikalarına karşı aile içi maddi kaynağı kendilerinde tutmaktadır.
Kentte ise temel ihtiyaçlara erişimin zorluğu, hane içindeki her bireyin ücretli emeğe katılmasını kaçınılmaz hale getirmiştir. Özellikle son dönemde hızla sanayileşen kentlerde bu dönüşüm daha hızlı ilerlemekte, tarihsel olarak müzakereye dayanan aile ve toplumsal ilişkiler de bu süreçte dönüşmektedir. Aile içi roller giderek, kadınları ve gençleri de kapsayan ortak bir emek deneyimi etrafında yeniden şekillenmektedir. Ancak kadının ev içi görünmez emeğinin büyük ölçüde devam etmesi, bu yeni emek düzeni içinde çelişkileri daha görünür hale getirmekte, ataerkil rızanın yeniden üretimini de zorlaştırmaktadır.
Türkiye bağlamında özellikle 1980’lerden itibaren ücretli emeğin güvencesizleşmesi ve sosyal devletin tasfiyesi, hane içi üretim ilişkilerinin bozulmasıyla ataerkil düzeni dönüştürdü. Tek erkek gelirine dayalı aile modeli çözüldü; kadınların ücretli emek piyasasına katılımı haktan çok yaşamsal bir zorunluluk haline geldi. Deniz Kandiyoti’nin tabiriyle, kadınların ataerkiyle kurduğu pazarlık zemini çökmeye başladı, itaat karşılığında maddi güvence ve güvenlik vadeden düzen işlevsizleşti.
Bugünün kent yaşamında nitel gözlemler ve saha araştırmaları ataerkil dinamikleri yeniden düşünmemiz gerektiğine dair daha çarpıcı örnekler sunabilmektedir. Kentte kadınların çalışma hayatı ve ekonomik özgürlük algısı üzerine yapılan Konya merkezli saha çalışması, ataerkil yapının kadınlar açısından çoğu zaman maddi güvenceler, aile içi ilişkiler ve toplumsal beklentiler arasında kurulan bir pazarlık zemini üzerinden işlediğini göstermektedir. Kadınların ev, çalışma ve özgürlük kavrayışları, soyut bir eşitlik talebinden ziyade, gündelik hayatın maddi koşullarıyla şekillenmekte; ev içi emek, çalışma hayatı ve gelir arasındaki ilişki, kadınların kendilerini özne olarak hissedip hissetmemelerinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Çalışma, kadınlar tarafından yalnızca ekonomik bağımsızlık sağlayan bir alan olarak değil; üretken olma, toplum içinde görünür olma ve kendini gerçekleştirme imkânı olarak tanımlanırken, bu özneleşme potansiyeli çoğu zaman ev içi sorumlulukların devamı ve erkek egemen karar mekanizmalarıyla şartlanmaktadır. Gelirin tek başına özgürleştirici olmadığı, aksine özgürlüğün eşler arası ilişkilere, karar alma süreçlerine katılıma ve maddi güvencenin paylaşım biçimine bağlı olarak anlam kazandığı yönündeki ifadeler, ataerkinin Konya bağlamında müzakere üzerinden yeniden üretildiğine işaret etmektedir. Bu durum, kadınların ataerkil düzeni bütünüyle içselleştirdiğini değil; aksine, sınıfsal konum, aile içi pazarlık gücü ve maddi güvence düzeyine bağlı olarak bu düzen içinde sınırlı ama anlamlı özneleşme alanları kurmaya çalıştıklarını göstermektedir.
Günümüzün Kırılgan Mekanizmaları
Geleneksel aile yapısında ataerkil dinamikler, devlet ve sermayenin erkeğe sunduğu güvenceden beslenmekte; kadının görünmeyen emeği ise bu güvence üzerinden şekillenen bir itaat unsuru olarak pazarlık konusu edilmekteydi. Ancak günümüzde sermaye yapısının hırçınlaşmasıyla erkeğin güvence sunma kapasitesi ortadan kalkmıştır. Bu güvencesizlik karşısında kadınlar kendi ekonomik dayanaklarını oluştururken bir yandan da ev içi emeklerini sürdürmektedir. Bu dönüşüm, aile içindeki ataerkiyi işlevsizleştirerek erkeğin geleneksel egemenliğini sarsan bir tehdit haline getirmektedir. Connell’in tanımıyla hegemonik erkeklik, maddi üstünlüğünü yitirdikçe sembolik, örgütsel ve hiyerarşik alanlarda yeniden üretilmeye çalışılır. Yetki, hız, kontrol ve belirsizlik bu yeni erkeklik biçiminin temel araçları haline gelir. Ne var ki bu yeni egemenlik kadınlara bir pazarlık sunamamakta, kadınların taleplerini devamlı olarak yok sayma, bu yok saymayı meşrulaştırmak adına kadının bilinç ehliyetini elinden alacak ve sadece fiziki şekliyle alanlarda görünür kılarak emeğinin sömürülebilmesine uygun manipülatif dil kurma eğilimindedir.
Özetlemek gerekirse 1980’lerden sonra sarsılan şey erkeğin mutlak egemenliği değil, bu egemenliği kadınlara bir güvence karşılığında kabul ettirebilme kapasitesidir. Yani hane içi üretim ilişkileri bozulunca, erkeğin elindeki maddi güvence bitmiş, giderek daha çok şiddet ve manipülasyona dayalı hale gelmiştir. Bugünün pratiklerinde Türkiye’deki Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun kadın cinayetleri verilerine bakıldığında cinayetlerin büyük çoğunluğunun ev içinde, boşanma, ayrılma, çalışma kararı alma ya da hayatına dair söz söyleme süreçlerinde gerçekleşmesi tesadüf değildir. Neoliberal koşullarda erkek egemenliği, sınırlı maddi güvenlik sunabilen bir yapı olmaktan çıkmış; çöken otoritesini şiddetle telafi etmeye çalışan kırılgan bir iktidar biçimine dönüşmüştür. Bu biçimiyle farklı ataerkil pazarlık alanına bağlı olarak şiddetin farklı farklı türlerini uygulamaktadır.
Sermaye olabildiği en hırçın dönemlerinde kadını hem ekonomik üretimde sömürmek hem erkeklerin üretimlerindeki konforunu sağlamak adına sömürmek istemektedir. Bu sayede erkeğin ailedeki iktidarını sürdürerek çifte artı değer sömürüsü yaratmaktadır. Devlet ise bu tabloda tarafsız bir düzenleyici değil; sermayenin ihtiyaç duyduğu ataerkil sürekliliği hukuksuzluk, cezasızlık ve ideolojik yeniden üretim yoluyla güvence altına alan aktif bir aktördür. Bu nedenle devlet ideolojisinin tam da sermayenin talebi olan geleneksel ataerkil yapıyı sürdürebilmek adına erkeklere kadınlara ceza kesme ehliyeti vermekte, failleri yargılamamakta ve çeşitli sosyal kanallardan ataerkiyi beslemeye yönelmektedir.
Kadınların Siyaseti ve Sosyalist Gelecek
Bugün geldiğimiz neoliberal sömürü düzeninde toplumsal güvencesizlik kadınlar için daha görünür ve merkezi bir yerdedir. Buradan yola çıkarak bu düzenin kadınlar için bir güvence alanı yaratma imkânı gerçekleşebilecek bir vaat olmaktan çıktığı söylenebilir. Yoksulluğun geniş kesimlere yayıldığı neoliberal dönemde kadınlar dillerini ortaklaştırarak bir güvence arayışına girmek değil tam anlamıyla daha bütüncül bir yerden toplumsal alanlarda bu güvencesizliği ortadan kaldırmak istemektedir. Talep edilen güvenlik alanının toplum genelinde yok olması bir yana; suçun sorumluluğunu kişiye yükleyen mevcut sistemde, kadınlar kendi güvencelerini oluşturabilecekleri bireysel alanlar yaratmak istediklerinde bile engellenmektedir. Bu engelleme süreci; manipülatif bir yok sayma veya doğrudan fiziki şiddetle bastırılma şeklinde deneyimlenmektedir. Sözün özü kadınların var olma mücadelesinde seçenekler daralmıştır.
Bu noktada, kadınların kolektif mücadele seçenekleri siyasi bir doğrultu kazandığında belirgin bir gerilim ortaya çıkmaktadır. Toplumsal ve ekonomik dönüşümler ataerkiyi fiilen aşındırsa da kadına güvence vaat eden çeşitli “karma halkçı” yapılar bu dönüşümü geriden takip etmektedir. Bu durum, söz konusu yapıların yeni ve manipülatif ataerkil biçimlerin reel yeniden üreticisi hâline gelme riskini doğurmaktadır. Geçmiş pratiklerin hafızası ve yerleşik kriz yönetme alışkanlıkları gibi mekanizmalar, yeni yerel tespitlerle güncellenmediği takdirde kadınların siyasi alanını daraltmakta; kadınların ürettiği toplumsal siyaseti kişisel bir meseleye indirgeyerek toplumsal olandan soyutlayabilmektedir. Erkeklere daha geniş alan açan bu örgütlenme biçimi, kadınları hiyerarşinin tabanına yerleştirmekte; kadınlar bu ilişki biçimini reddettiğinde ise hiyerarşinin sürdürülemez hâle gelmesiyle yapı çözümsüzlüğe sürüklenmektedir. Bugün kadınlar için asıl sancılı olan, çaldıkları hiçbir kapıda kendilerini toplumsal güvencesizliği ortadan kaldıracak “siyasi ve eşit bir özne” olarak görememeleridir.
Toplum, devlet ideolojisi ve sermaye yapıları; birbirini besleyerek kadınların yeni ataerkil düzendeki konumunu sürekli yeniden üretmektedir. Hatta güvence iddiasıyla yola çıkan yapılar bile, bu üçlü mekanizmanın baskı öznesi olan kadınlara karşı temkinli ve pasifleştirici refleksler geliştirerek dolaylı yoldan aynı eşitsiz konumu pekiştirebilmektedir. Kadınların ailede, toplumda, iş yerinde ve siyasi-örgütsel alanlarda ataerkiyle yürüttüğü pazarlık, sancılı ve çatışmalı bir biçimde çözülürken; kadınların özneleşmesi, var olma ve yapıyı dönüştürme adına bir zorunluluk hâline gelmektedir. Bu nedenle kadın mücadelesinin bugünkü temel meselesi, temsiliyetin ötesine geçerek; maddi, siyasal ve toplumsal güvenceyi doğrudan inşa edebileceği zeminler yaratmaktır. Feminist yapılar, ortak bir dil kurup mekanizmayı görünür kılarak kadınlara önemli dayanışma alanları açsa da, toplumsal güvencesizliği kökten ortadan kaldıracak siyasi-ekonomik bir reçete veya iktidara alternatif olma hedefi taşımamaktadır. Buna karşın kadınlar, bugün kendi gündelik yaşamlarında siyaseti yeniden inşa ederek ve kurumların fiili eylem alanlarında yer alarak kadın cephesindeki toplumsal mücadeleyi adım adım örgütlemektedir.
Bugün ayrı bir kadın örgütlenmesinin geniş kitleleri kapsayan, iktidarı sarsacak kitlesel bir siyasi blok olarak kurumsallaşmasından söz etmenin erken olduğu bir gerçek. Ancak kadınlar ataerkil dili üreten her yapıdan bilinçli veya bilinçsiz olarak uzaklaşmakta ve kendi ortak dillerini üretebildikleri sosyal alanlar yaratmaktadır. Unutmamak gerekir ki en büyük kırılmaların yaşandığı, güvencenin çöktüğü zeminler aynı zamanda en sağlam değişim yaratan zeminlerdir. Kadınlar, ataerkil saldırılar ve bu saldırıları yeniden üreten yapılar karşısında depolitize olmamakta; aksine, kritik eylemlerde varlık göstererek kendi politik zeminlerini bireysel ve sosyal yaşamlarında kurmaya başladıklarını kanıtlamaktadır. Bugün eşit bir dünya iddiası taşıyan tüm yapıların kadınlara daha fazla alan açması, onları karar mekanizmalarına ve strateji üretimine dâhil etmesi, bu iddianın gerçekleşmesi adına gerçek bir umut taşımaktadır. Ancak kadınların bastırıldığı ve pasifleştirildiği her zemin, ataerkil dilin yeniden üretilmesini kaçınılmaz kılmakta ve bu yapıları “ilerici” olma vasfından uzaklaştırmaktadır. Yarının dünyasında kadınların özne olarak karar aldığı ve dönüştürdüğü bir gelecek, şu anki en gerçekçi ve mümkün ihtimaldir. Kadın mücadelesi, her türlü erkek egemen yapıda yalnızca “var olma” çabasını aşarak; bütünlüklü bir toplumsal, siyasal ve ekonomik yön kazanmalıdır. Bu sorumluluğu toplumsal olarak üstlenmek ve geniş kesimleri kapsayan bir mücadele ortaklığı kurmak; yereldeki teorik, pratik ve siyasi gündemleri tabandan örgütleyerek güçlü sosyalist merkezlerle bütünleştirmek, sosyalist mücadelenin kazanımını çok daha mümkün ve bütüncül hâle getirecektir.
Kaynakça:
Editör: Sinem Yıldız
Düzelti: Sinem Yıldız
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Hale Çağlayan
Please login or subscribe to continue.
Üye değil misiniz? Üye olun. | Şifremi Unuttum
✖✖
Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.
✖