Serbest Kürsü Melike Sönmezer 20 Şubat 2026
Bu yazıya bir edebiyat tarihçisi olarak yazmadığımı belirterek başlamak istiyorum. Bir psikoloji uzmanlığım da yok; bu nedenle Kemal’i, Füsun’u, Sibel’i ya da diğer karakterleri akademik bir yerden analiz etmeyeceğim. Ancak bu yazı tam da bu yüzden; bir diplomadan çok daha kıymetli olan bir şeye, kendi kişisel deneyimime ve sarsılmaz sezgilerime dayanıyor. Kendi hikâyemin ve bu metni kaleme alma ihtiyacımın gücünü, hissettiğim o derin huzursuzluktan alıyorum.
Orhan Pamuk edebiyatımızda en çok satan yazarların başında geliyor. Bundan yedi yıl önce bir yaz tatilinde yakın bir arkadaşım bana Masumiyet Müzesi’ni tavsiye etmişti: “Lütfen oku, çok seversin” demişti. O sıralarda herkes Masumiyet Müzesi’ne gidiyor, kelebek küpeler alınıyor, dövmeler yapılıyor; kurmacanın büyüsü okuma eylemini çoktan aşıyordu. Yıllar sonra kitap dizi oldu, 13 Şubat’ta Netflix’te gösterime giren yapımla birlikte popülerliği daha da arttı.
Kitap; Kemal’in Sibel ile nişanlıyken yani bir ilişkisi varken kendinden yaşça çok küçük, henüz 18 yaşındaki Füsun’a duyduğu “aşkı” anlatıyor. 30 yaşında, belirli bir yaşanmışlık deneyimine sahip bir adamın; reşitlik eşiğindeki bir genç kadına duyduğu bu ilgi, aslında en başından büyük bir güç asimetrisi barındırıyor. Kemal, Füsun’un saç tellerinden içtiği sigaranın izmaritlerine kadar her şeyi biriktirmeye kadar uzanan saplantılı bir takıntının içine giriyor. Bunları okudukça dizlerimin titrediğini, kendimi güvende hissetmediğimi fark ediyorum. Kitabı kapatıyorum, kapağına bakıp yine titriyorum. Korkum, öfkem, tedirginliğim nabzımı yükseltiyor; çünkü biliyorum ki bu kurgu, sokaktaki gerçekle aynı damardan besleniyor.
“Çok aşığım, seni unutamadım… Düzeleceğim, bu son, lütfen bir şans daha ver!” gibi cümlelerle kapımıza dayanan, sınır tanımaz Kemal tiplemelerini aslında hepimiz çok yakından tanıyor ve biliyoruz. Yazarken bile o endişeli hâli yeniden hatırlıyorum. Bir yerde durup bunun aşk olmadığını, kadının duygusal ve fiziksel alanına yönelik ağır bir sınır ihlali olduğunu söyleme ihtiyacı hissediyorum. Burada altını çizmek istediğim nokta ahlakçı bir yargı dağıtmak değil; bir öznenin, başka bir öznenin sınırlarını “aşk” adı altında nasıl yerle bir ettiğini ifşa etmektir. Karşısında durduğumuz şey duyguların kendisi değil, bu duyguların karşı tarafın iradesini ve hayat alanını yok sayan birer silah olarak kullanılmasıdır.
Bugün içinde bulunduğumuz dijital çağda bireylerin birbirine ulaşması son derece kolaylaştı. Sosyal medya ve mesajlaşma uygulamaları aracılığıyla herkes, neredeyse herkesle temas kurabiliyor. Bu kolay erişilebilirlik kendi başına bir problem değildir, aksine iletişim olanaklarını genişleten bir imkân olarak da görülebilir. Ancak asıl mesele, bu ulaşılabilirliğin sınır ihlallerini kolaylaştıran bir zemine dönüşmesidir. “Hayır” cevabının kabul edilmediği bir dünyada dijital araçlar, ısrarlı takibi ve tacizi hızlandıran aracı yapılara dönüşebiliyor.
Fakat ben böyle konuştukça ortamda devrilen gözlerin sayısı artıyor: “Sen de canım, feminizm bu değil ki”, “erkek düşmanı oldun, aşk düşmanısın…”. Bir an kendimi sorguya çekiyorum. Tam o anda Sara Ahmed’in Oyunbozan Feminist’ini ve Bell Hooks’un Hep Aşka Dair kitabını hatırlıyorum. Hooks, bu kitabında erkeklerin kurgu metinlerde aşkı nasıl idealize ettiğini ustalıkla inceler. Erkek gözüyle yazılmış bu tür metinlerde, aslında sapkın bir erkeğin kendi fantezisini ve mülkiyet arzusunu “ideal aşk” olarak pazarlamasını izleriz. Hooks’a göre kadınlar için aşk idealleştirilen değil, emekle ve rızayla “yapılan” bir eylemdir. Kemal’in Füsun’u kendi zihnindeki o ulaşılamaz kuleye hapsedişi, Hooks’un bahsettiği o eril, sapkın idealizasyonun tam karşılığıdır. 1 Burada sevgi değil, sevgi maskesi takmış bir mülkiyet arzusu vardır.
Çok uzağa gitmeye gerek yok. Ocak 2026 Kadın Cinayetleri Raporu’na göre 31 gün içinde 26 kadın erkekler tarafından katledildi. 19’u cinayete kurban gitti, 7’sinin ölümü şüpheli. Katledilenlerin en genci 7, en yaşlısı 93 yaşındaydı. 10 kadın aile içindeki erkekler tarafından, 3 kadın birlikte olduğu erkek tarafından, 3 kadın ise reddettiği erkek tarafından öldürüldü. 2 Çoğu, en güvenli olması gereken yerde, kendi evinde yaşamını yitirdi.
Bu nedenle kültürel üretimleri daha dikkatli ve daha eleştirel bir gözle değerlendirmek zorundayız. Çünkü saplantılı karakterleri ve davranışları estetize eden bu tür kültürel üretimler, tacize ve ısrarlı takibe toplumsal bir referans alanı açarak failin eylemini “romantik bir tutku” olarak temize çekiyor. Takıntılı ısrarı “büyük aşk”, sınır ihlalini “sadakat”, vazgeçmemeyi “yücelik” olarak kodlayan anlatılar; gerçek hayatta kadınların maruz kaldığı ısrarlı takibi, dijital tacizi ve fiziksel kuşatmayı meşrulaştıran bir duygu iklimi yaratıyor. Elbette bir roman tek başına suçun faili değildir; ancak kültürel alanın kurduğu sembolik dil, neyin kabul edilebilir olduğuna dair güçlü bir zemin üretir.
Bir kadının çöpünden, izmaritinden, mahremiyetinden bir “müze” inşa etmek aşkın yüceliği değil, o kadını nefessiz bırakana kadar kuşatan hastalıklı bir mülkiyet arzusudur. Bu bir aşk hikâyesi değil, bir sınır ihlalinin anatomisidir. Bize “büyük aşk” diye anlatılan hikâyelerin hangi bedeller üzerine kurulduğunu sormadığımız sürece o bedeli ödeyenlerin çoğunlukla kadınlar olduğunu görmezden gelmiş oluruz. Saplantıyı estetikle parlatmak onu masumlaştırmaz, aksine şiddetin kültürel zeminini inceltir ve görünmez kılar.
Bu yüzden mesele yalnızca bir romanı sevip sevmemek değil. Mesele, hangi davranışların “aşk” adı altında normalleştirildiği ve bunun gerçek hayatta nasıl karşılık bulduğu. Edebiyatın bu tür sınır ihlallerini estetik bir kılıfla sarmalaması, toplumsal bellekte tacizin romantize edilmesine hizmet etmekten başka bir işe yaramıyor.
Aşk korku uyandırıyorsa aşk değildir.
Aşk tedirgin ediyorsa aşk değildir.
Ve hiçbir kadın, bir başkasının hikâyesinde nesneleştirilerek ölümsüzleştirilmeyi kabul etmek zorunda değildir.
(Okuma Önerisi: Kurgu metinlerde erkeklerin aşkı idealleştirmesi ve kadınlar için sevginin bir “eylem” oluşu üzerine daha derin bir perspektif, Bell Hooks’un “Hep Aşka Dair” kitabında yer almaktadır.)
* Başlık, Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanında geçen bir diyalogdan yola çıkılmıştır.
Kaynaklar:
Editör: Hevin Demir
Düzelti: Hevin Demir
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Seda Bedestenci Yegâne
Please login or subscribe to continue.
Üye değil misiniz? Üye olun. | Şifremi Unuttum
✖✖
Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.
✖