Background

6 Şubat’a Giderken

Hacer Dikkaya

“Nesini söyleyim canım efendim
Gayrı düzen tutmaz, telimiz bizim.
Arz-ı hâl eylesem yar yar, deftere sığmaz.
Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim.”

6 Şubat yaklaşırken, benliğimizi saran hüzün ve keder bu türkünün dörtlüğünde özetlenmiş gibi. Bende İlkay Akkaya’nın sesiyle bütünleşmiş bir türkü fakat depremden birkaç gün sonra kıymetli sanatçılar bir araya gelmiş, depremzedeler için söylemişlerdi bu türküyü. Aralarında Edip Akbayram da vardı. Bir kayıp daha yaşadık; bu süreçte onu da kaybettik.

Depremin üzerinden üç yıl geçti. Her yıl sonunda “ne oldu ne bitti, ne eksik, neyin acil yapılması gerekiyor” gibi sorularla bir muhasebe yapma ihtiyacı doğuyor. Hangi gözle baktığınıza göre değişen bir süreç bu aslında, dolayısıyla soruların yanıtları da öyle. İktidar ve yöneticiler gözüyle mi istersiniz cevapları, yoksa vatandaşın gözüyle mi?

27 Aralık tarihinde Cumhurbaşkanı Hatay’ı ziyaretinde “Asrın felaketinden, asrın inşası ve dayanışmasıyla, alnımızın akıyla çıktık” ifadesini kullandı. Bu cümlenin tek dayanağı, “sayısal veri” olarak ifade edilebilecek bina sayısıdır! Ve bir şehir, binaların toplamından, bina sayılarından ibaret değildir. Ya da gelişi güzel yapılan yollar, ışıklandırılmış insansız binalardan oluşan caddelerin toplamı da değildir. Bu şehir; bir kültürel mirası olan ve farklı etnik köken ve medeniyetlerin beşiği, saygı ve hoşgörüyle birlikte yaşama arzusuna sahip insanlar topluluğuydu. 6 Şubat depremiyle sadece sayıca eksilmedik; şehrin motifi ve ruhu da zarar gördü. Dağı, taşı, toprağı, suyu, havası, caddeleri ve sokakları; tüm fiziki yapısıyla beraber tüm hissi de değişti.

Depremden önce şehir merkezine; yani Antakya’ya gitmek için türlü türlü bahaneler üretirdik. Kışlanın önünden Saray Caddesi’ne, Ayyakkabıcılar Çarşısı, Uzun Çarşı, Habib-i Neccar Cami ve çevresi, köprü başı, Atatürk Parkı ve çevresi…Buraları aşındırmadan dönmek olmazdı. Şimdi, tüm bu yerleri yazıya dökerken zihnimde oluşan görüntüleri, içimde büyük bir özlem ve tarifi imkânsız bir boşluk hissi oluşturuyor.

Depremin üzerinden üç yıl geçti fakat şehir merkezi ne ulaşılabilir bir durumda ne de yaşanabilecek bir seviyede. Trafikte saatler geçirmek, etraftaki enkaz ve yıkıntılar arasından çamura bata çıka yürümeğe çalışmak, çamur olmadığında tozdan nefes alamamak, kaldırımsız sokaklarda taşıtlarla yürümek, duraksız duraklarda otobüs beklemek, sonu bitmeyen problemlerle boğuşmak… İktidarın “başarı hikayesi” olarak gördüğü bina sayısı vatandaşın yaşamak için mücadele ettiği sayısız problemi kapsamıyor. Maalesef bu temel yaşam gereklilikleri göz ardı ediliyor veya en iyi ihtimalle bunlara dair yapılacak her şeyin yapılması “ağırdan alınıyor”.

Cumhurbaşkanının ziyaret tarihinden on gün önce zamana karşı adeta yarışılarak yapılan hummalı çalışmalar kafalarda şu soru işaretlerini oluşturdu:

Depremin ilk gününden bugüne kadar tüm birimler bu hız ve koordinasyonla çalışsaydı 1095 günde neler yapılabilirdi?
Ya da bu sorumluluk bilinciyle ve teyakkuzla enkaz altında kalanlara ulaşılsaydı kaç bin can kurtulabilirdi?

Ya da bu hızı eğitimde oluşan aksaklıkların, okul yapımı, mevcut okulların tadilatının yapılması, sorunlarının giderilmesi konusunda neden göremiyoruz?

Ya da aynı şekilde elektrik kesintileri, telekomünikasyon problemlerinin giderilmesinde bu koordinasyon neden sağlanamıyor?

Ya da neden esnaf ve burada yaşamakta inat eden işverenler için mücbir sebep süresi birkaç yıl uzatılmıyor?

Ya da adalet arayışı içinde olan ailelerin hukuk mücadelesinde süreçler neden bu kadar uzatılıyor ve idari sorumluluk zinciri “müteahhitte” tıkanıyor. Çıkan kararlar da vicdanları rahatlatmıyor? Üstelik 11.Yargı Paketindeki 27. Madde için halk tarafından gösterilen direnç olmasaydı, belki de bütün bu suçlar cezasızlıkla sonuçlanacaktı!

Ya da Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen Hatay’ın seçilmiş Milletvekili Can Atalay’ın özgürlüğü için neden adım atılmıyor? Depremden en ağır yaralarla çıkan bir halkın iradesi hiç ediliyor. Bu süreçte dört duvarla çevirili olsa da etrafı, sevgili Can Atalay devrimcilerin inadıyla sesimize ses olmanın yollarını arıyor. Binbir zorluk ve emekle hazırladığı “Hatay Depremi: Bir Afet, Bir Yönetim Krizi” raporu aklının ve kalbinin bizimle attığının bir göstergesidir.

Bu sorular arasında sorulması gereken daha onlarca soru vardır elbette. Fakat cevaplar bizim için çok açık. Yurttaşların yaşadığı bu temel problemleri çözmek yerine, ranta hizmet etmek ve gücünü bunun üzerinden tahkim etmekle ilerleyen bir yönetim anlayışı mevcut. Bu vesileyle çıkarılan yasalarla birlikte yürütülen uygulamalarda oluşan hak ihlalleri ve mağduriyetlerin telafisinin mümkün olmadığı açıktır.

“Şu kadar yatırım yaptık, bu kadar TL harcadık” mavralarından evvel ihmaller zincirleriyle yitirdiğimiz canların hesabı sorulmalı, idarenin sorumluluğu ve kusuru sorgulanmalıdır. Çünkü “yaşam hakkı” her türlü haktan önce gelir ve parasal bir değerle ifade edilemez. Tüm bu problemlerin çözümü ancak insan yaşamını ve refahını önceleyen bir yaklaşımla mümkün olabilir. Temel düzeyde bir yaşam standardını tüm yurttaşlar düzeyinde Hatay’da yaşayan insanların da hak ettiği unutulmamalıdır!

Not: Kapak görseli Antakya’da yıkıntıların arasındaki Cemalettin Tınaztepe Ortaokulu, 3 Şubat 2025. (Fotoğraf: bianet)

Editör: Sinem Yıldız
Düzelti: Sinem Yıldız
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yagâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Hâle Çağlayan

Kadın Vardiyası – 2023
Bize Ulaşın: kadinvardiyasi@gmail.com

Login to enjoy full advantages

Please login or subscribe to continue.

Go Premium!

Enjoy the full advantage of the premium access.

Takipten Çık:

Takipten Çık Vazgeç

Cancel subscription

Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.

Go back Confirm cancellation