Mart Elif Başak Aslanoğlu, Ekin Taneri 27 Mart 2025
Sinema elbette çoğu zaman hayatın yansımasıdır. İçerisinde gerçek hayattan kesitleri, deneyimleri, acıları, yoksulluğu, güç ilişkilerini, şiddeti barındırır; barındırmalıdır da. Ancak en basit haliyle sinemanın yaşamı aynalaması ile birtakım stereotipleri yeniden üretmesi, halihazırda var olan güç ilişkilerine meşru zemin oluşturması, şiddeti aklaması ve kadınlarla ilgili birtakım genelgeçer temsilleri içermesi başka bir konudur.
Neredeyse dünyanın her yerinde ana akım sinema, konu özellikle de kadın olduğunda derinliksiz, tek boyutlu, bazen şeytanlaştırılmış bazen objeleştirilmiş, çoğunlukla erkek elinden çıkma diyaloglarla konuşturulan kadınlarla doludur. Hele ki konu spesifik ya da ağırlıklı olarak kadınların yaşayabileceği deneyimlere geldiğinde, -kürtaj, annelik, cinsel şiddet gibi- karakterlerin duygu dünyasını, düşüncelerini, çelişkilerini, çıkmazlarını, güçlü yanlarını değil ya tamamen siyah ya tamamen beyaz taraflarını bize izletir. Sinemada erkek egemen sektörlerde kendini var etmeye çalışan kadın karakterler her zaman hırslıdır, kötücüldür, başkalarının ayağını kaydırmak için beklemektedir ya da otoritesini kanıtlamak için “maskülen” davranışlar ortaya koymaktadır. Bir de üzerine işyerindeki başarıları nedeniyle evlilikleri bozulur, ilişkileri yaralanır, çocukları ihmal edilir. Anneler ya tamamen adanmış, masum, kendini feda eden annelerdir ya da çocuklarını terk eden, yeterince ilgilenmeyen ve bundan hiç üzüntü duymayan annelerdir. Eğer film bir hak kazanımını anlatmıyorsa kadın emeği görünmezdir ya da değersizleştirilmiştir.
Geleneksel sinemada kadınlık ve erkeklik birbirinin tam zıttı, karşıtıdır. Temsiller nettir, bu temsiller sinemada mizahın da temellerinden biridir. Kadınların temsili kendi varoluşları üzerinden değil erkekler için neyi temsil ettikleri üzerinden aktarılır. Elbette bu temsilleri tarihin anlatımı ve kapitalist pratiklerden ayrı okumamak gerekir. Geleneksel tarih anlatımında erkek öznedir, aktiftir; dolayısıyla değişen ve dönüşendir ancak kadın tarihsel anlatının dışında bırakılmıştır, özne gibi görülmediğinden hep aynı, belli stereotiplerin içinde kalmıştır.
Bağımsız sinema, çoğu zaman imdadımıza koşsa da, yakın geçmişte özellikle ödül sezonlarında nefes aldığımızı hissettiğimiz birkaç yıl geçirmiş olsak da, çok yakında gerçekleşmiş olan Akademi Ödülleri, bu konuda pek yol alınmadığının göstergesidir.
Tabii ki sinemada cinsiyet temsillerine ilişkin eleştirel görüşler bulunmaktadır. Karşı Sinema, ilk kez 1970’li yılların başında Peter Wollen tarafından ortaya atılmıştır. Karşı Sinema, ana akım sinemanın hem anlatı biçimlerine hem de estetik anlayışına karşı çıkarak alternatif bir sinema dilinin imkanınını sorgular. Sinema endüstrisinin belli ideolojik kaygılar ile ortaya koyduğu eserlere eleştirel bir bakış açısı ile yaklaşır. Sinemaya dair bu bakış açısının yaygınlaşması ve kadın hareketlerinin etkisi ile ortaya çıkan Feminist Karşı Sinema ise sinemada erkek bakış açısını eleştirerek, bu bakış açısını kırmaya, kadın deneyimlerini daha özgün anlatmaya niyet eden bir alt akımdır. Bu akımda, geleneksel sinemanın kadınları nesne olarak temsil eden tutumunun yerine özne kadınların varlığı hedeflenmiştir. Bu hedef doğrultusunda kamera kullanımı, sinematografi, hikâyenin anlatım biçimi dönüştürülmüştür.
Tam anlamıyla Feminist Karşı Sinema örnekleri olmasa da kadın temsillerinin görece daha gerçek olduğunu düşündüğümüz bazı filmleri sizin için listeledik. Her filmini almak isteyip hangi filmini alacağımıza karar veremediğimiz için listede bulunmayan Agnès Varda için ayrı bir parantez açarak başlamak isteriz.
Agnès Varda, sinema tarihinde feminist sinemanın en önemli figürlerinden biri olarak kabul ediliyor.
Her zaman yenilikçi bir yaklaşıma sahip olan Fransız Yeni Dalga akımının ve dünya sinemasının önemli isimlerinden Varda, Cléo from 5 to 7, The Gleaners and I, Jane B by Agnès V ve Vagabond gibi pek çok unutulmaz film ve belgeselin yönetmenliğini üstlendi. Özgün, yenilikçi ve cesur tarzıyla her sinemacıya ilham veren, “yeryüzünün imge toplayıcısı”, zamanının yaratıcı tanığı Varda, feminist politikanın her zaman içinde yer aldı. Filmlerinde ve belgesellerinde olayları kendi sihirli bakış açısıyla defalarca beyazperdeye aktardı. Filmlerinde sıklıkla kadınların bakış açısını merkeze aldı. Toplumsal cinsiyet rollerini eleştirdi ve onları değiştirmek için cesurca yeni kapılar açtı. Toplumun göz ardı ettiği insanları ve onların yaşamlarını mercek altına aldı ve aynı zamanda kendi kişisel deneyimlerini de filmlerine dahil ederek öznel bir anlatım oluşturmaktan hiç çekinmedi.
Agnès Varda’nın filmleri, kadın deneyimlerini, toplumsal cinsiyet rollerini ve feminist politikaları mercek altına alan yenilikçi ve cesur bir yaklaşıma sahip.
Feminist Sinema-Film Önerileri
“Neden kimse kürtaj olmuş genç bir kadın hakkında roman yazmaz?” – Annie Ernaux – Boş Dolaplar
Annie Ernaux’nun aynı isimli otobiyografik romanından uyarlanan Happening, üniversite öğrencisi Anne’in istenmeyen hamileliğiyle verdiği mücadeleyi merkeze alıyor. O dönemde kürtaj yasak olduğu için Anne, hayatını tamamen değiştirecek bir kararın eşiğinde buluyor kendini.
Film, Anne’in bu süreci hem fiziksel hem de duygusal olarak nasıl yaşadığını çarpıcı bir gerçekçilikle yansıtıyor. Anamaria Vartolomei’nin performansı, hikâyeyi daha da güçlü hale getirirken film boyunca gerilim hiç düşmüyor. Film aynı zamanda toplumun kadın bedeni üzerindeki kontrolünü, o dönemde doktorların da hâkim ideoloji ile nasıl işbirliği yaptığını, kadın düşmanlığının sistemin her yerine nasıl sızdığını sorgulayan güçlü bir yapım.
Bu noktada filmin uyarlandığı kitaba da ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Film, her ne kadar çok iyi bir uyarlama olsa da kitap Anne’nin hikâyesinin sınıfsal arka planını anlamamız için bize önemli bir perspektif sunuyor.
2. THE LOST DAUGHTER
“Annemi gördüm rüyamda / çocuksuz ve hayatının aşkıyla / hiç bu kadar mutlu görmemiştim onu” – Rupi Kaur
Elena Ferrante’nin romanından uyarlanan The Lost Daughter, annelik mitini sorgulayan, çok güçlü bir film. Hikâye, tek başına Yunanistan’a tatile giden Leda’nın, genç bir anne olan Nina ile tanışmasıyla başlıyor. Nina’nın annelik deneyimine şahit olmak, Leda’nın kendi geçmişini hatırlamasına neden oluyor ve film anneliğin kutsallaştırılmış anlatılarının ötesine geçerek Leda’nın geçmişini ve şimdisini bize sunuyor.
Film, toplumun anne olan kadınlardan beklentilerini ve babalık pratiklerini sorgularken, anneliğin zaman zaman yorucu ve çatışmalı bir deneyim olabileceğini açıkça ortaya koyuyor. Bunu yaparken Leda’nın suçluluk, pişmanlık gibi duygularını onu “kötü anne” kategorisine koymadan, tek tipleştirmeden yaşamasına alan açıyor.
Olivia Colman’ın kariyerinin en iyi performanslarından birini sergilediği bu film kesinlikle görmeye değer.
3. AFTER LOVE
“Sen sandığım şey belki benim yüreğimdi”
Aleem Khan’ın yazıp yönettiği After Love, kimlik, aidiyet ve kadınlık üzerine söyleyecek sözü olan bir film. Film, İngiltere’de yaşayan ve evlendikten sonra Müslüman olan Mary’nin hikâyesini anlatıyor. Eşi Ahmed’in ani ölümünün ardından eşinin başka birinden bir çocuğu olduğunu öğrenen Mary bu şok edici gerçeği anlamlandırmaya çalışırken, kendini hiç tanımadığı bu kadının, Geneviève’in evinde, onun dünyasının içinde buluyor. Bu çok insani merak duygusu ile kaybettiği eşinin bilmediği yönleri ile tanışıyor.
After Love, bu farklı yas sürecinin yanı sıra, kadınların duygusal ve toplumsal rollerine dair önemli sorular soruyor. Mary’nin, hem bir eş hem de bir kadın olarak varlığını sorgulaması kendi geçmişi, kültürel kimliği ve Ahmed ile kurduğu hayat arasındaki çatışma, onu yalnızca kaybıyla değil, aynı zamanda kendisini yıllarca nasıl tanımadığıyla da yüzleşmeye itiyor.
Mary ve Geneviève arasında kurulan ilişki, rekabetten çok bir dayanışmaya dönüşüyor. After Love, duygusal emeğin ve görünmeyen acılarının altını çizerken, kimlik ve aidiyet kavramlarını çok boyutlu bir perspektif ile ele alıyor.
4. TWO DAYS, ONE NIGHT
“Sen, ben, biz, birbirimizin çaresiyiz”
Dardenne Kardeşler’in yönettiği Two Days, One Night, kapitalizmin birey üzerindeki etkilerini ve kadın emeğinin görünmezliğini ele alıyor. Film, işten çıkarılmak üzere olan Sandra’nın hafta sonu boyunca iş arkadaşlarını ziyaret ederek onları kendi işine devam edebilmesi için primlerinden vazgeçmeye ikna etmeye çalışması üzerinden ilerliyor. Sandra, bir yandan ekonomik olarak hayatta kalma savaşı verirken bir yandan da işgücü alanında var olmanın zorluklarıyla yüzleşiyor.
Film, yalnızca işsiz kalma korkusunu değil, kadın emeğinin görünmezliğini ve sistemin kadınları nasıl dayanışmadan koparıp yalnızlaştırdığını da gözler önüne seriyor. Sandra’nın içinde bulunduğu durum, emekçilerin birbirine düşman edilerek dayanışma yerine bireysel çıkarlara yönlendirildiği sert bir gerçekliği yansıtıyor. Ancak film boyunca Sandra’nın gösterdiği direniş, kadınların mücadele eden ve dayanışmayı yeniden inşa eden kişiler olabileceğine dair kıymetli bir mesaj veriyor.
Marion Cotillard’ın etkileyici performansıyla güçlenen Two Days, One Night, dayanışmanın ve kolektif mücadelenin önemini vurgulayan güçlü bir film.
5.THE SECOND MOTHER
“Anneni daha sık anımsıyor ve hatta anlıyorsan…”
The Second Mother, sınıf, kadın emeği ve annelik üzerine güçlü bir eleştiri sunuyor. Film, yıllardır zengin bir Brezilyalı ailenin yanında çalışan Val üzerinden ilerliyor. Val, işverenlerinin çocuğuna adeta ikinci anne gibi bakarken, kendi kızı Jessica’yı ekonomik nedenlerden dolayı başka bir şehirde büyütmek zorunda kalmış. Ancak yıllar sonra Jessica üniversite sınavına girmek için annesinin yanına geldiğinde, ikisi arasındaki mesafe ve sistemin annelik üzerindeki baskısı su yüzüne çıkıyor.
Film, yalnızca sınıfsal eşitsizlikleri değil, aynı zamanda kadın emeğinin nasıl sömürüldüğünü de açıkça ortaya koyuyor. Val, çalıştığı evin bir parçası gibi görülse de o dünyaya ait olmadığı sürekli hissettiriliyor. Kızı ise bu kuralları doğru bulmuyor, sorguluyor ve “yerini bilmesi” gerektiği mesajlarına meydan okuyor. İkili arasındaki bu çatışma, iki farklı kadınlık ve annelik anlayışını gözler önüne sererken Val’in bu zamana kadar inandığı şeyleri sorgulamasına, yabancılaştığı emeği ile temas etmesine neden oluyor.
6. OVERSEAS
“Filipinli emekçi kadınların denizaşırı hikâyeleri”
Sung-a Yoon’un 2019 yapımı belgeseli Overseas, ailelerinden uzakta yeni bir hayata hazırlanan kadınların zorlu dadı eğitim sürecini anlatıyor. Yıllarca çocuklarından, ailelerinden ayrı kalacak olan bu kadınlar, eğitimlerde hem hizmetçi hem de “efendi” rollerini canlandırıyorlar.
“Denizaşırı Filipinli İşçiler” (OFW) olarak anılan bu kadınların öyküleri, devletin desteklediği göçmen işçiliğinin arka planına ışık tutuyor. Her yıl iki yüz binden fazla Filipinli kadın, dadı veya ev işçisi olarak çalışmak için evlerinden koparak dünyanın dört bir yanına göç ediyor. Gittikleri ülkelerde, çalıştıkları evlerin çocuklarının eğitimlerinde, yetiştirilmesinde önemli roller üstleniyorlar; çalışkanlıklarıyla, disiplinleriyle herkesin takdirini kazanıyorlar. Peki bu kadınlar bu işler için kimleri arkalarında bırakıyorlar? Onların çocuklarına kim “annelik” ediyor? Bu soru çoğunlukla göz ardı ediliyor ve bu işçi kadınlar devlet tarafından “ekonominin kahramanları” olarak görülseler de emekleri, evlerinden kilometrelerce uzakta başkalarının evlerinde sömürülüyor ve hayatları ekonomiye katkı sağlamak adına yok sayılıyor.
Overseas, Filipinli kadınların sömürüye rağmen dayanışma ve mizahla ayakta kalma öyküsünü anlatıyor. Film, OFW’leri “Ekonominin Kahramanları” olarak gören Duterte’nin politikalarını güçlü bir dille eleştiriyor. Yönetmenin sosyal eleştiriyi kara mizahla harmanladığı bakış açısıyla film modern köleliğin altını kalın kalın çiziyor.
7. TOZ BEZİ
“Kadın, kadının yurdudur”
Ahu Öztürk’ün 2015 yapımı filmi Toz Bezi, İstanbul’un arka sokaklarında yaşayan Nesrin ve Hatun’un hayatlarına dokunan, sınıf ve etnisite ekseninde şekillenen bir dayanışma öyküsü.
Film, bu iki kadının temizlik işleriyle geçen gündelik yaşamlarını, hayallerini ve mücadelelerini gerçekçi bir dille anlatıyor. Erkeklerin yokluğu, şehrin görünmezliği ve sınıfsal uçurumlar, kadınların hayatlarını zorlaştırırken, aralarındaki bağ onlara güç veriyor. Hatun’un balkonu, samimi sohbetlerin ve dayanışmanın mekanı olurken, karakterlerin derinlikleri ve çelişkileri de gözler önüne seriliyor. Toz Bezi, İstanbul’un farklı yüzlerini ve bu yüzler arasındaki uçurumları ustalıkla işleyerek, izleyicisine dokunaklı ve düşündürücü bir deneyim sunuyor.
Toz Bezi, Ahu Öztürk’ün başarılı yönetmenliği ve Asiye Dinçsoy ile Nazan Kesal’ın güçlü performanslarıyla, izleyicisine derin duygular yaşatan ve düşündüren bir film olarak Türkiye Sineması’nda ön plana çıkıyor.
8. AYDINLIK HAYALLERİMİZ
“En karanlık anlarda bile, ışığı hayal etmek”
Payal Kapadia’nın 2024 yapımı Aydınlık Hayallerimiz filmi, Mumbai’nin karmaşık ve canlı atmosferinde yaşayan iki hemşirenin, Prabha ve Anu’nun hayatlarına odaklanıyor. Film, bu iki kadının kişisel arayışlarını, hayallerini ve birbirleriyle kurdukları bağı derinlemesine inceliyor.
Yönetmen, gerçeklik ile hayal arasında gidip gelen, şiirsel ve düşsel bir anlatım dili kullanarak seyircilerini adeta bir rüya atmosferine sürüklüyor. Film, kadınların iç dünyalarına, duygusal karmaşıklıklarına ve arayışlarına hassas bir bakış sunarken, Mumbai’nin kaos ve renklerle beslenen şehir yaşantısını seyirciye sonuna kadar yaşatıyor.
Aydınlık Hayallerimiz, toplumsal ve kültürel temaları, özellikle de kadınların karşılaştığı zorlukları ve özgürlük arayışlarını ele alıyor. Film, sadece bir hikâye anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda izleyicisine derin duygusal bir deneyim yaşatıyor ve düşündürüyor.
2024 Cannes Film Festivali’nde Büyük Ödül’ü kazanarak büyük ses getiren film, Kapadia’nın yönetmenlik yeteneğini ve sinemaya getirdiği özgün bakış açısını bir kez daha kanıtlıyor.
9. NORTH COUNTRY
“Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!”
Niki Caro’nun 2005 yapımı North Country filmi, Amerika’nın Minnesota eyaletindeki demir madenlerinde çalışan kadınların cinsel tacize karşı verdikleri hukuk mücadelesini konu alan güçlü bir hikâye. Gerçek bir hikâyeden uyarlanan film, Lois Jenson’ın hayatından esinlenerek beyazperdeye aktarılmıştır. Filmde, Amerika’daki ilk büyük cinsel taciz davalarından birinin izini sürüyoruz.
Film, işyerindeki cinsel taciz ve cinsiyet ayrımcılığına karşı verilen güçlü bir mücadeleyi anlatıyor. Lois Jenson’ın gerçek hayat hikâyesinden esinlenen film, 1980’lerin Amerika’sında kadınların madenlerde karşılaştığı zorlukları ve bu zorluklara karşı verdikleri direnişi etkileyici bir şekilde ele alıyor.
Charlize Theron’un canlandırdığı Josey Aimes karakteri başta olmak üzere, filmdeki karakterler kadınların güçlü ve dirençli yanlarını vurguluyor. Josey’in mücadelesi, sadece kendisi için değil, diğer kadınlar için de bir umut ve direniş kaynağı oluyor
Film, işyerindeki cinsel taciz ve cinsiyet ayrımcılığını açıkça ortaya koyarak, bu sorunların ne kadar yaygın ve yıkıcı olduğunu gözler önüne seriyor. Film, kadınların bu tür durumlara karşı sessiz kalmaması gerektiğini ve birlikte hareket ederek değişim yaratabileceklerini gösteriyor.
Kadın dayanışmasının yaşattığını, değiştirdiğini, güçlendirdiğini her dönemde her şekilde fark yarattığını tekrar tekrar hatırlatıyor.
10. MADE IN DAGENHAM
“Eşit işe eşit ücret! Tarih direnenleri yazacak!”
Nigel Cole’un yönettiği 2010 yapımı Made in Dagenham filmi, 1968 yılında İngiltere’nin Dagenham kentindeki Ford fabrikasında çalışan kadın işçilerin, erkeklerle eşit ücret talebiyle başlattıkları tarihi grevi konu alan bir dram-komedi filmi.
Film, Ford fabrikasında dikiş bölümünde çalışan kadın işçilerin, erkeklerle eşit ücret alamadıkları için başlattıkları grevi ve bu grevin ulusal bir harekete dönüşmesini anlatıyor. Rita O’Grady liderliğindeki 187 kadın işçi, sadece kendi hakları için değil, tüm kadın işçilerin hakları için mücadele ediyor. Film, bu mücadelenin zorluklarını, kadınların yaşadığı baskıları ve dayanışmalarını etkileyici bir şekilde anlatıyor.
Made in Dagenham, sadece bir işçi mücadelesini değil, aynı zamanda kadınların gücünü, kararlılığını ve toplumsal değişimin önemini vurgulayan ilham verici bir film olarak öne çıkıyor.
KAYNAKLAR
1. Budak, M., & Yaşartürk, G. (2023). “Feminist Karşı Sinema Bağlamında Agnès Varda Filmleri: ‘Cléo Beşten Yediye’, ‘Mutluluk’, ‘Biri Şarkı Söylüyor, Diğeri Söylemiyor’”. Medya Ve Kültürel Çalışmalar Dergisi, 5(1), 23-42.
2. Emma Goldman, Dans Edemiyorsam Bu Benim Devrimim Değildir, Agora Kitaplığı
Editör: Şöhret Baltaş
Düzelti: Şöhret Baltaş
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sâba Esin, Sinem Yıldız
Seslendirme: Filiz Kılıç
Please login or subscribe to continue.
Üye değil misiniz? Üye olun. | Şifremi Unuttum
✖✖
Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.
✖