Background

Kadın Vekillerle Emeğimiz Üzerine: Sera Kadıgil, Sevda Karaca, Özgül Saki ile Söyleşi

Kadın emeği, kapitalist düzenin en temel dayanaklarından biri olmaya devam ediyor. Kadınlar güvencesiz koşullarda, düşük ücretlerle, uzun saatler boyunca ve bakım başta olmak üzere ev içi emeğin görünmezleştirilmesiyle yoğun bir sömürüye maruz bırakılıyor. Ataerkil düzen, bu sömürüyü doğal ve kaçınılmaz göstererek kadınları hem ekonomik hem de toplumsal olarak baskı altında tutmaya devam ediyor. Üstelik, iktidarın “Aile Yılı” gibi politikalarla kadınları ve emeklerini daha da görünmez hale getirme ve kadınlar üzerindeki ataerkil baskıyı artırma çabaları, kadınları istihdamdan uzaklaştırarak eve hapsetmeyi, aynı zamanda istihdam koşullarını ağırlaştırarak sömürüyü büyütmeyi hedefliyor.

Peki, emeğimizin özgürleşmesi nasıl mümkün olabilir? Bu noktada, toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı çalışma koşulları ve kamusal destek mekanizmaları tam eşitliğe ve özgürlüğe giden yolda kadınların siyasal toplumsal kapasitelerini büyütmeleri ve kazanımlar elde etmeleri adına büyük bir önem taşıyor. Kadınların sendikal mücadelede, çalışma hayatında ve yaşamın diğer tüm alanlarında daha güçlü özneler olarak yer alması ise, emeğimiz üzerindeki tahakküme karşı direnmenin ve haklarımızı kazanmanın en önemli yollarından biri olarak beliriyor.

8 Mart haftasında, Türkiye İşçi Partisi Milletvekili Sera Kadıgil, Emek Partisi Milletvekili Sevda Karaca ve Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Milletvekili Özgül Saki ile bir araya gelerek kadın emeğini ve mücadelesini konuştuk. Mecliste, sokakta, fabrikada, evde; kadınların direnişinin hangi araçlarla ve nasıl sürdüğünü, feminist bir perspektifle tartıştık.

1) Ülkemizde “kadın emeği” denilince karşımıza kadın işsizliğinden bakım emeği krizine, sendikal mücadeleden Anayasa tartışmalarına uzanan pek çok alan çıkmaktadır. Bu manzaradan bakıldığında sizce Türkiye’de kadın emeğinin en hayati, birincil denilebilecek konuları nelerdir?

“Evde otur, çocuk doğur ama ekonomiye de katkı yap, diye buyuran bu zihniyet hem emeğimizi bedavaya kullanıyor hem de bizi işsizliğe itiyor. Sonra da çıkıp “kadın istihdamını artıracağız” diye beyanat veriyorlar.”

Sera Kadıgil: Bu ülkede kadın emeğine dair en yakıcı sorun; kadının emeğinin görünmez, değersiz ve bedelsiz kabul edilmesi. Bunu da sadece patronlar yapmıyor, devletin ta kendisi yapıyor! Evde misiniz? Karşılıksız bakım emeği köleliği. Çalışıyor musunuz? Asgari ücretin bile altında güvencesiz iş. İş mi arıyorsunuz? “Kadınlar zaten çalışmasa da olur” zihniyetiyle işsizliğe mahkûm edilme hali.

Bakım emeği krizi ise başlı başına bir felaket. Kadınları çocuk, hasta, yaşlı bakımıyla eve zincirleyip sonra da “kadınlar iş hayatında neden yok?” diye soranlar var. Yahu çünkü kreş yok, yaşlı bakımevi yok, sosyal destek yok. “Evde otur, çocuk doğur ama ekonomiye de katkı yap” diye buyuran bu zihniyet hem emeğimizi bedavaya kullanıyor hem de bizi işsizliğe itiyor. Sonra da çıkıp “Kadın istihdamını artıracağız” diye beyanat veriyorlar, iyi mi? 

İş bulan kadınları ise başka bir cehennem bekliyor: Düşük ücret, esnek çalışma, mobbing, taciz, sendikasızlık. Kadınların en yoğun çalıştırıldığı sektörlerde sendikalaşma oranı en düşük. Neden? Çünkü patronlar kadınları örgütsüz bırakıp kolayca sömürmek istiyor. Kadın işçiler sendikalaşmak isteyince önce işten atılıyor, sonra polis barikatıyla karşılaşıyor.

Yetmezmiş gibi bir de yargı eliyle cezasızlık mekanizması var. Kadınları ekonomik olarak bağımlı bırakıp eve mahkûm eden bu düzen, onlara yönelik şiddeti de teşvik ediyor. Bir erkek kadını öldürüyor, mahkemeye çıkıp “kravat taktım, iyi hâl indirimi istiyorum” diyor, bir bakmışsınız tahliye edilmiş. “Haksız tahrik indirimi” diyerek kadın cinayetlerini meşrulaştıran bu sistem, ataerkinin ve neoliberal kapitalizmin omuz omuza yürüttüğü bir şiddet düzenidir. Kadınları hem ekonomik hem fiziksel hem de hukuki şiddete mahkûm eden bu yapı, açıkça “kadınlar eşit değildir” diyor. Kadına şiddet uygulayanı koruyup kollayan yargı mekanizması, aslında kadın emeğinin de sömürülmesini garanti altına alıyor. Çünkü bağımsız olamayan, şiddet gördüğünde hakkını arayamayan kadınlar, sömürüye mahkûm edilmiştir.

Özetle, Türkiye’de kadın emeğinin en büyük sorunu, emeğimizin sistematik bir şekilde sömürülmesi, görünmez kılınması ve değersizleştirilmesi. Devlet eliyle desteklenmeyen, güvencesiz çalıştırılan, sendikasız bırakılan, bakım yükü üzerine yıkılan, düşük ücrete mahkûm edilen kadınların ekonomik bağımsızlığı ellerinden alınıyor. Sonra da çıkıp “Kadına şiddetle mücadele ediyoruz” diyorlar. Kadını ekonomik olarak bağımsız bırakmazsanız, hayatı boyunca çalışmasına izin vermezseniz, sosyal destek sağlamazsanız, o kadın şiddet gördüğünde nasıl hayatta kalacak? İşte bu yüzden, kadın emeği mücadelesi sadece ekonomik bir mücadele değil, aynı zamanda hayatta kalma mücadelesidir. Ve biz, emeğimizi çaldırmamaya, hakkımızı savunmaya, bu düzeni değiştirmeye kararlıyız.

***

“Bu ağır ve vahşi sömürü planları içerisinde bir yandan kadın emeğine diğer yandan da kadınların daha fazla çocuk yapmasına ihtiyaç duyuluyor ve haliyle kadının toplumsal konumu da bu eksende, esnekliğin meşru zemininin AKP modeli olan “muhafazakarlık” ile şekillendirilmek isteniyor. Sermayenin de desteklediği bu üretim ilişkisi içerisinde cinsiyet rollerinin de kullanılmasıyla kayıt dışı, esnek-güvencesiz, düşük ücretli istihdam kadının payına düşen oluyor.”

Sevda Karaca: AKP kendi iktidarının en kapsamlı sömürü planını ucuz emek gücü ve kuralsızlığı kural haline getiren, ağır çalışma koşullarını üretimin temeline alan bir ekonomi programı olan Şimşek-Erdoğan programıyla sürdürüyor. Başlangıcı bu program olmasa da en vahşi yüzünü bu programla gösteren bu sömürü planında, tekelci kapitalizmin çıkarları doğrultusunda yeni üretim modelleri de daha çok öne çıkıyor. Örneğin uzun zamandır kurgulanan ve kısmen uygulanan ancak Orta Vadeli Program ve 12. Kalkınma Planıyla da ülke gündemine daha çok sokulan “güvenceli esneklik” gibi absürt tanımlar ve bununla birlikte “aile ve iş yaşamının uyumu” ya da “eğitim ve istihdam iş birliği” gibi süslemelerle kadın ve çocuk emeğinin sömürüsünü normatif hale getiren çalışmalar yapılıyor.

Bu ağır ve vahşi sömürü planları içerisinde bir yandan kadın emeğine diğer yandan da kadınların daha fazla çocuk yapmasına ihtiyaç duyuluyor ve haliyle kadının toplumsal konumu da bu eksende, esnekliğin meşru zemininin AKP modeli olan “muhafazakarlık” ile şekillendirilmek isteniyor. Sermayenin de desteklediği bu üretim ilişkisi içerisinde cinsiyet rollerinin de kullanılmasıyla kayıt dışı, esnek-güvencesiz, düşük ücretli istihdam kadının payına düşen oluyor. Ve aynı düzende “devletin sırtından her türlü yükü atma” hamlesi olarak hasta, yaşlı, çocuk bakım emeğini kamusal olmaktan çıkartıp piyasaya devredince; “zaten kadının görevi” olan bu işler de yine doğalında kadınlara kalıyor. Kabaca bu şekilde özetlenebilecek bu sistem içerisinde kadın emeği hem piyasa içerisinde ucuz, esnek ama ağır çalışma koşullarıyla birlikte garanti altına alınmış olan örgütsüzlüğe mahkûm ediliyor; hem de “kutsal aileye” yaslanarak ev içi ücretsiz bakım emeği kadının sırtında kalıcılaştırılıyor. Emek gücüne ihtiyaç duyulan kadınlar TYP, İUP gibi programlarda kadın olmaktan kaynaklı doğuştan “kalifiye” kabul edildikleri yemek, temizlik gibi işlerde “istihdama katılmış” kabul edilerek kadın işsizliğine sözüm ona derman bulunurken; öte yandan AKP’nin değimiyle sistemin istikrarı için başörtüsü, kıyafet gibi “eski Türkiye” tartışmaları da kurulmak istenen “Yeni Türkiye” Anayasasının gündemi olmaktan çıkamıyor. Bu nedenle, kadın emeği söz konusu olduğunda, ekonomik programı kadına yönelik şiddetten; Anayasa tartışmasını kadınların örgütlenme mücadelesinden ayırmanın ve birini diğerinden daha evla görmenin mümkün olmadığı kanaatindeyim. Hepsi bir bütün ve içkin olan bu problemlerin çözümü bir diğerinden azade değil zira.

***

“Kadın emeğinin sistematik olarak değersizleştirilmesi, yalnızca ekonomik bir sorun değildir; toplumsal cinsiyet rollerinden devlet politikalarına, sendikal mücadeleden anayasal haklara kadar geniş bir çerçevede ele alınmalıdır.”

Özgül Saki: Kadın emeği, patriyarkal-kapitalist sistemin en temel sömürü mekanizmalarından biri olarak, ücretli-ücretsiz emek kıskacında şekilleniyor. Ev içi emeğin karşılıksız ve doğal kabul edilmesi, kadınların haneyi bir sonraki güne hazırlayan yeniden üretim emeğine mahkûm edilmesi, bu sistemin işlerliğini sürdüren başlıca unsurlardan biri. Kadınların emeğine hane içinde erkekler tarafından el konulmasının yanı sıra iş yerinde de kadın emeği güvencesiz, düşük ücretli ve esnek çalışmaya mahkûm edilerek sömürülmeye devam ediliyor. Üstelik işyerinin temizliğinden, düzeninden de kadın işçiler sorumlu tutularak bir de işyerinde bakım emeği talep ediliyor kadınlardan.

Kadın işsizliğinin yüksek olması, kadınların işgücüne katılımının düşük seyretmesi ve kayıt dışı çalışmanın yaygın olması, cinsiyetçi iş bölümü ile doğrudan bağlantılı. Kadın emeğinin “değersizleştirilmesi”, patriyarkal sistemin kadınları toplumsal yaşamdan, üretimden ve bağımsız bir ekonomik varoluştan dışlama çabasıyla iç içe geçiyor.

Bu bağlamda:

  • Eşit işe eşit ücret hâlâ temel bir sorun. Kadınlar, aynı işi yaptıkları erkeklerden hemen hemen tüm ülkelerde daha düşük ücret alıyor.
  • İş yerinde yükselme ve karar mekanizmalarına katılım erkekler lehine işliyor. Kadınlar karar alma mekanizmalarından dışlanıyor. Kadınların önüne konulan görünür ve görünmez kılınmış engeller mevcut.
  • İşten çıkarmalarda ilk gözden çıkarılan kadınlar oluyor. Ekonomik kriz ve iş daralmalarında kadın emeği “öncelikli feda edilebilir” olarak görülüyor.
  • Esnek ve güvencesiz çalışma modelleri kadınlara dayatılıyor. Kadınlar, tam zamanlı istihdamdan dışlanarak parça başı, yarı zamanlı ve güvencesiz işlere yönlendiriliyor. Esnek çalışma modelleri ve yarı zamanlı işlerin kadınlara dayatılması, kadınları ekonomik bağımsızlıktan uzaklaştırıyor.
  • Bakım emeği krizi kadınların çalışma yaşamındaki varlığını doğrudan etkiliyor. Kreş, yaşlı bakım hizmetleri gibi sosyal politikalar yetersiz olduğu için kadınlar ya bakım emeği nedeniyle iş hayatından çekilmek zorunda kalıyor ya da ağır bir çifte mesai ile hayatlarını sürdürüyor. Sonuç olarak, çocuk, hasta ve yaşlı bakımı gibi toplumsal olarak paylaşılıp kamusallaştırılması gereken sorumluluklar, kadınların omuzlarına yükleniyor ve onları çalışma yaşamının dışına itiyor.
  • Devletin bakım hizmetlerini piyasa koşullarına terk etmesi ve kadınları “kutsal aile” söylemiyle eve hapsetmeye çalışması, kadın emeği üzerindeki yükü artırıyor.
  • Erkek egemen sendikal yapılar içinde kadın işçilerin sesleri yeterince duyulmuyor. Kadın işçiler yalnızca patronlarla değil, sendika içindeki cinsiyetçi tutumlarla da mücadele etmek zorunda kalıyor.

Kadın emeğinin sistematik olarak değersizleştirilmesi, yalnızca ekonomik bir sorun değildir; toplumsal cinsiyet rollerinden devlet politikalarına, sendikal mücadeleden anayasal haklara kadar geniş bir çerçevede ele alınmalıdır. Kadınların ekonomik bağımsızlıklarını kazanabilmeleri, kamusal politikalarla desteklenen güvenceli istihdam, ücretsiz kreş ve bakım hizmetleri, sendikal eşitlik mekanizmaları ve toplumsal cinsiyet eşitliğini merkeze alan politikalarla mümkün olabilir. Kadın emeği mücadelesi, kadınların özgürleşme mücadelesinin en temel bileşenlerinden biridir.

2) İktidarın sıklıkla önümüze sürdüğü “kutsal aile” söyleminin pek çok şeyi örtmeye çalıştığını görüyoruz. Kadının adını, varlığını, emeğini örtmeye çalışıyorlar. Neyse ki buna inat kadınlar olarak yaşamın her alanında var olmaya, daha fazla mücadele etmeye devam ediyoruz. Son yıllarda kadınların sendikal mücadelelerde de çok daha fazla görünür olduğunu fark ediyoruz örneğin; Polonez, TKIS Blind, Temel Conta, Özak Tekstil, Agrobay hep kadınların en önde olduğu direnişler oldu. Burada nasıl dinamikler görüyorsunuz?

“Kadınlar açısından mücadelenin öznesi olmak/olabilmek zor olsa da gerek emek mücadelesi gerekse toplumsal mücadeleler tarihine baktığımızda kadınların mücadeledeki rolünün etkisi bu döneme has olmayan bir şekilde çok büyük.”

Sevda Karaca: AKP’nin yoksul halk kesimlerinin boğazını her gün biraz daha sıkan ekonomi programı, toplumu belki de hiç olmadığı kadar yoksullaştırdı. En temel ihtiyaçların dahi karşılanamaz hale geldiği ve emekçilerin gerçek anlamda çocuklarının karnını doyurmakta güçlük çektiği bir dönem içerisindeyiz. Bununla birlikte az evvel de bahsetmeye çalıştığım gibi korkunç çalışma koşulları içerisinde en çok ezilenler kadınlar oluyor. Ülkenin farklı bölgelerindeki kadın emekçilerle yan yana geldiğimizde dinlediğimiz şeyler; aynı işyerinde aynı işi yaptığı erkek işçiden daha çok üretim baskısına uğradığı, haklarının daha çok gasp edildiği, işyerinin angaryalarının da kadınlara yüklenmek istendiği gibi noktalarda ortaklaşıyor. Bir yandan evde çocuğunun karnını doyurmaya uğraşan kadınlar diğer yandan işyerinde daha büyük baskı altında oluyor ve aynı zamanda cinsiyet eşitsizliğinin de etkisiyle kaçınılmaz sonuç olarak kadına yönelik her türlü şiddet de günden güne katlanıyor. İnsanca yaşama ve insanca çalışma koşullarına dair talep, bu yönüyle de kadın işçi ve emekçiler açısından “artık yeter” raddesini daha çabuk doldurup daha baskın hale gelebiliyor.

Bugünün baskı ve sömürü koşullarında yan yana durma ve bunu örgütlü bir halde yapmanın çözüme götürecek yol olduğu inancı, bugün esasen bütün emekçiler açısından ihtiyaç olarak tarif ediliyor. Bu ihtiyacın karşılığının işçi sınıfı açısından ne kadar yerine getirilip getirilmediğinin, sınıfın örgütlülük düzeyinin başka bir tartışma konusu olduğunu ayrıca belirtmek gerekir. Kadınlar açısından mücadelenin öznesi olmak/olabilmek zor olsa da gerek emek mücadelesi gerekse toplumsal mücadeleler tarihine baktığımızda kadınların mücadeledeki rolünün etkisi bu döneme has olmayan bir şekilde çok büyük. AKP döneminin toplumsal her türlü mücadeleyi baskıladığı politik programına baktığımızda bile; kadınların yaşadıkları her alanda -küçük ya da büyük- mücadeleyi göğüslediği; kürtajdan İstanbul Sözleşmesi tartışmalarına, soyadından kadın cinayetlerine kadar her türlü eşitlik kavgasında sokakları terk etmediği tespitine herkes katılacaktır. Son dönemde ivme kazanan sınıf mücadelesi içerisinde de hem örgütlü olan işyerlerinde sendikalarda hem de sendikal örgütlülük olmasa da kendiliğinden bir ara gelen işçi topluluklarında kadınların öncü rol üstlenmesi ve değiştirici güçlerinin olması buradan bakınca da şaşırtıcı değil. Emek alanı kadınlar için patrona karşı mücadele ederken bir yandan da kadınları o mücadeleden geri tutmaya çalışan feodal ilişkilerle cebelleşilen zorlu bir alan olsa da bu mücadelenin bu yönüyle de her ikisine karşı verildiği de unutulmamalı.

***

“Türkiye’de kadın emeği dediğimizde karşılaştığımız tablo, Saray Rejimi’nin kadına biçtiği “kutsal aile” misyonuyla doğrudan bağlantılı. Yani sizin emeğiniz, gözünüzün içine bakarak sistematik bir şekilde sömürülüyor ama meseleye gelince, size “annelik en büyük kariyerdir” diye nutuk çekiyorlar.”

Sera Kadıgil: Türkiye’de kadın emeği dediğimizde karşılaştığımız tablo, Saray Rejimi’nin kadına biçtiği “kutsal aile” misyonuyla doğrudan bağlantılı. Yani sizin emeğiniz, gözünüzün içine bakarak sistematik bir şekilde sömürülüyor ama meseleye gelince, size “annelik en büyük kariyerdir” diye nutuk çekiyorlar. Ee, tabi kendileri 1000 odalı saraylarda yaşarken, çocuklarını dadılar büyütürken, sofralarına kamunun vergileriyle pişen yemekler gelirken, bizim ne yaşadığımızı ne bilsinler? 

Ne zaman “kutsal aile” edebiyatı duysak, arkasında kadın emeğinin, özgürlüğünün ve haklarının görünmez kılınmaya çalışıldığını biliyoruz. Saray Rejimi’nin her fırsatta öne sürdüğü ancak mazisi çok eski bu söylem, gerçekte kadınları dört duvar arasına hapsetmeyi, erkek egemen düzeni pekiştirmeyi ve kapitalist sömürüyü derinleştirmeyi amaçlıyor. Ama bu masallar artık kimseyi kandıramıyor. Kadınlar, emeğin olduğu her yerde, yaşamın her alanında var olmaya, mücadeleyi büyütmeye devam ediyor. Son yıllarda sendikal mücadelelerde en önde kadınları görüyoruz. Polonez, TKIS Blind, Temel Conta, Özak Tekstil, Agrobay direnişleri bunun en net göstergesi.

Peki neden kadınlar bu mücadelede bu kadar ön saflardalar? Çünkü bu düzende en güvencesiz, en düşük ücretli, en ağır işlerin kadınlar tarafından yapıldığını biliyoruz. Çünkü güvencesiz çalışma, kayıtsızlık, işyeri tacizi, işten çıkarma en çok kadınları vuruyor. Patronlar, kadın emeğini her zaman daha ucuzlaştırmanın, sendikasız ve örgütsüz bırakmanın yollarını arıyor. Kadınlar bir yandan emek sömürüsüne maruz kalırken, diğer yandan da erkeklerin egemen olduğu tüm siyasal-toplumsal alanların bütününde baskı görüyor, “ikinci sınıf vatandaş” addediliyor. Onların “kutsal aile”leri, bu yüzden kadınlar için bir hapishane anlamına geliyor: “Hem evde köle ol hem de işyerinde sömürül ama sakın ses çıkarma!”

Saray’dakiler ne diyor? “Kadının yeri evidir.” Ama kriz derinleştiğinde, ucuz işgücü gerektiğinde kadınları fabrikalara, atölyelere sürmekten hiç çekinmiyorlar. Kadınlar çalışmaya başladığında “asıl göreviniz annelik” diyerek onları eve geri kapatmaya çalışıyorlar. Ama ekonomik kriz derinleşirken, büyüyen işsizlik karşısında en önce kadınları işten çıkaran da yine bu sistem oluyor. Bu ikiyüzlülüğün nedeni açık: Kadın emeği ucuz, kadın işçiler daha esnek çalıştırılabilir, kadınlar daha kolay baskı altına alınabilir sanıyorlar. Ama bu düzen böyle gitmez. Hani Cemal Süreya’nın şiirinde söylediği gibi “bu, böyle gidecek demek değil bu işler”.

Kadın işçiler, sadece ekmek değil, özgürlük istiyor. Sadece ücret artışı değil, hayatın her alanında eşitlik istiyor. Bu mücadele, yalnızca ekonomik taleplerle sınırlı değil. Kadın işçiler hem patronlara hem devlete hem de sendikaların içindeki erkek egemen yapılara karşı mücadele ediyor. Kadınlar sendikalarda, sendikalar işyerlerinde, yani kadınlar emek süreçleri üzerinde daha fazla söz sahibi oldukça, direnişler yalnızca emek mücadelesi olmaktan çıkıyor, ataerkiye karşı da bir başkaldırı haline geliyor. Patronların ve Saray’ın bu mücadeleleri bastırmak için sendikaları kontrol altında tutmaya çalışmasının nedeni de bu: Kadınların örgütlenmesini engellemeliler ki hem ekonomik sömürü hem de ataerkil baskı devam etsin.

O yüzden ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar “kutsal aile” edebiyatı yaparlarsa yapsınlar, kadınları bu mücadeleden alıkoyamayacaklar. Kadınlar artık “itaat” etmiyor, “sadakat” göstermiyor, diz çöküp beklemiyor. Direnen kadın işçiler, sadece bir fabrikada değil, bu sömürü düzeninin tam kalbinde gedik açıyor. Çünkü kadın işçilerin mücadelesi, sadece bir iş mücadelesi değil; Saray Rejimi’ne, kapitalizme ve ataerkiye karşı büyüyen bir isyanın en güçlü taşıyıcılarından biri! Ve bu düzeni değiştirecek olanlar da, o en önde direnen kadınlar olacak.

***

“Kadın işçilerin yükselen direnişi, sadece ekonomik haklar için verilen bir mücadele değil; aynı zamanda “kutsal aile” söylemiyle kadınları eve kapatmaya çalışan politikaları da hedef alıyor. Bu direnişlerin birbirine eklemlenmesi, sendikal mücadele ile feminist hareketin, kadın hareketinin daha fazla iç içe geçmesi gerekiyor.”

Özgül Saki: İktidarın kutsal aile söylemi, kadınların toplumsal rollerini dar bir çerçeveye sıkıştırarak onların bağımsızlık taleplerini, emeğini ve özneleşme süreçlerini baskılamayı hedefliyor. Bu söylem, kadını “annelik” ve “eş” kimlikleriyle tanımlayarak onu özel alanın sınırları içine hapsetmeye, böylece hem ücretli hem de ücretsiz emeğini görünmez kılmaya çalışıyor. Ancak bu baskıya rağmen, kadınlar mücadeleyi büyütüyor ve özellikle sendikal direnişlerde giderek daha fazla ön plana çıkıyor.

Kadın işçilerin sendikal direnişlerde daha görünür olması birkaç temel dinamikle açıklanabilir: Öncelikle kadınların çalışma koşullarının daha ağır ve güvencesiz olması. Kadın emeği büyük ölçüde güvencesiz, düşük ücretli ve esnek çalıştırmaya dayalı sektörlerde yoğunlaşıyor. İş yerlerinde mobbing, taciz ve ayrımcılık gibi cinsiyete dayalı baskılar kadınları daha fazla mücadele etmeye itiyor. Diğer yandan geleneksel olarak erkek işçilerin ağırlıklı olduğu sendikalarda kadınların varlığı ve talepleri uzun yıllar boyunca geri planda tutuldu ve erkekler önde gözüktü.

Antalya Serbest Bölgesi’nde Eylül 2006 ile Aralık 2007 tarihleri arasında Novamed grevi, kadın işçiler ve kadın hareketi açısından bir dönüm noktası oldu. Novamedli kadın işçiler emeklerinin karşılığını alabilmek, sağlıklı koşullarda çalışabilmek (örneğin maske takabilmek), çalışırken tuvalet ihtiyaçlarını rahatlıkla giderebilmek (istedikleri zaman gidemiyorlardı ve kalış sürelerini çizelgeye yazıyorlardı), doğuracakları zamana özgürce karar verebilmek (hamile kalmak sıralıydı), şefleri ya da yöneticileri tarafından aşağılanmamak istiyorlardı.

Novamed Grevi’nin en önemli özelliği “kadınların grevi” olmasıydı; Türkiye’den ve dünyadan birçok kadın örgütü, feministler, sendikalar, konfederasyonlar, siyasi partiler bu greve destek vermişti. Kadınlar örgütlenme süreçlerinde kadın dayanışmasını ördüklerini; bu dönemi, işyerinde çalışırken uygulanan konuşma yasağından adeta öç alırcasına, birbirleriyle bol bol konuşarak, muhabbet ederek, sık sık bir araya gelerek grev sürecinde çoğaldıklarını, sosyalleştiklerini, mücadele etmeyi, hak aramayı, dayanışmayı öğrendiklerini ifade ediyorlardı. Feministlerin, kadın hareketinin Novamed direnişi ile grev süresince güçlü bir dayanışma örgütlemesi 448 gün süren bu kadın grevini hem feminist mücadele tarihine hem de sınıf mücadelesi tarihine silinmez harflerle kazıdı. Bu deneyim, sonrasında Flormar direnişine örnek oldu.

Ardından Polonez, TKIS Blind, Temel Conta, Özak Tekstil, Agrobay gibi direnişlerde kadın işçiler mücadelede çok daha fazla öne çıkmaya başladılar. Erkek işçilerden ayrı talepleri de olduğunu patronlara sendikalara kabul ettirdiler. Tam da bu noktada, kadın dayanışmasının güçlenmesinin, kadın hareketinin ve feminizmin yükselişinin, sendikal mücadelede de kadınların daha güçlü örgütlenmesini teşvik ettiğini unutmamak gerekiyor.

Bundan sonra kadınların direnişlerde öne çıkmasının kalıcı bir dönüşüme evrilmesi için birkaç stratejik yanıt üretilebilir:

  1. Kadın odaklı sendikal politikalar geliştirilmeli. Bir başka deyişle kadın işçilerin taleplerini merkeze alan politikalar geliştirmeli. İş güvencesi ve işçi sağlığı politikalarında erkek işçileri referans alan uygulamalara son verilerek, kadınların ihtiyaçlarına uygun bir çalışma ortamı oluşturulmalı.
  • Kutsal aile söylemine karşı alternatif bir söylem üretmek, bu anlamda aile içinde kadın emeğinin nasıl sömürüldüğünü, kadının toplumun her alanında bağımsız bir özne olduğunu vurgulayan karşı bir söylem oluşturmak gerekli. Diğer yandan salt çekirdek aile eksenli sendikal talepler ve mücadele anlayışından uzaklaşmak, anne-baba ve çocuklardan oluşan çekirdek aile kurgusu dışındaki, tek başına yaşayan kadınları, bekar anneleri, LGBTİ+’ları sendikal mücadelede birer özne olarak gören bir kavrayışa ulaşmak, onların taleplerini mesele haline getirmek önemlidir diye düşünüyorum.
  • Kadın direnişlerinin daha fazla örgütlenmesi ve birleştirilmesi zorunludur. Kadınların tüm kararlılıkları ile yer aldığı grevler direnişler birbirleriyle daha fazla temas etmeli ve dayanışma ağlarının güçlendirilmesi sağlanmalıdır.

Kadın işçilerin yükselen direnişi, sadece ekonomik haklar için verilen bir mücadele değil; aynı zamanda “kutsal aile” söylemiyle kadınları eve kapatmaya çalışan politikaları da hedef alıyor. Bu direnişlerin birbirine eklemlenmesi, sendikal mücadele ile feminist hareketin, kadın hareketinin daha fazla iç içe geçmesi gerekiyor. Kadınların işyerlerinde sürdürdükleri bu direnişler, gelecekte sadece çalışma rejimini değil tüm toplumsal yapıyı dönüştürecek bir güce dönüşebilir.

3) Kadınlar olarak evde, işte, sendikada, örgütte hep daha fazla emekçi olduğumuz bir yaşam sürüyoruz. Bu noktada örgütlenmenin ve mücadele etmenin de cinsiyetli yüzleri karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda siz de meclisten direniş alanına ne tür “emekçi kadın” deneyimlerine tanık oluyorsunuz?

“Kadın emeğinin sömürülmesine karşı mücadele, sadece işyerlerinde değil, her alanda verilmek zorunda. Direniş çadırlarından meclis kürsülerine, sendika toplantılarından ev içindeki tartışmalara kadar…”

Özgül Saki: Kadın emeği, kapitalizmin ve patriyarkanın kesişiminde en sert biçimde sömürülüyor. Ancak, buna karşı verilen mücadele de giderek daha örgütlü ve dirençli hale geliyor. Öncelikle, kadınlar yalnızca işçi olarak değil, aynı zamanda evde bakım emeğini üstlenen, sendikal mücadelede görünmez kılınan, mecliste sözleri kesilen, direniş alanında ise en ön safta olan kişiler olarak karşımıza çıkıyor. Bugün mecliste kadınların kazanılmış haklarını gasp etmeye çalışan erkek egemen yasalar tartışılırken, o yasaların gerçek hayattaki karşılığını direniş alanlarında görüyoruz.

Mecliste ise, kadın emeğinin görünmezliği “kutsal aile” söylemiyle perçinlenmeye çalışılıyor. Kadınları eve kapatmayı, doğum izinlerini “teşvik” adı altında esnek çalışmaya çevirmeyi, bakım emeğini kamusal sorumluluk olmaktan çıkarıp kadının üzerine yıkmayı hedefleyen yasalar; bu sömürüyü derinleştirmek için gündeme geliyor. Ancak bizler, bu politikaların yalnızca kadınları ekonomik olarak güçsüzleştirmekle kalmadığını, aynı zamanda onları erkek şiddetine daha açık hale getirdiğini de biliyoruz.

Bu nedenle, kadın emeğinin sömürülmesine karşı mücadele, sadece işyerlerinde değil, her alanda verilmek zorunda. Direniş çadırlarından meclis kürsülerine, sendika toplantılarından ev içindeki tartışmalara kadar… Kadınlar, sadece daha iyi çalışma koşulları için değil, eşit temsil, özgür söz ve şiddetsiz bir yaşam hakkı için de mücadele ediyor. Ve bu mücadele, kadın dayanışmasıyla büyüyor.

Bugün en büyük görevimiz, bu mücadeleleri birleştirmek, kadın işçilerin, feminist hareketin, sendikal mücadelenin ve siyasi örgütlenmelerin ortak bir dayanışma ağı kurmasını sağlamak. Çünkü biliyoruz ki, ne mecliste ne de fabrikada kazanımlarımız bize altın tepside sunulmadı, sunulmayacak. Biz direndikçe, yan yana geldikçe, örgütlendikçe kazanacağız.

***

“Yaşamdaki bütün emekçi kadın deneyimleri, olmaya çalıştığımız her alanda özü itibarıyla aynı biçimde bizi karşılıyor.”

Sevda Karaca: Kadının kapitalist sistem içerisindeki ikincil konumu, alan fark etmeksizin kadın yaşamlarının üstünde farklı görünen ama aynı olan gölgeler olarak sirayet ediyor. Yalnızca kadın düşmanlığında birleşmiş olan mevcut iktidar bloğunun çoğunluk sahibi olduğu bir mecliste değil, siyasetin her alanında kadın olarak var olmak mücadele gerektiriyor. Toplumsal yaşamda kendini var edebilmenin kendisi başlı başına bir mücadele olunca, kim olduğundan bağımsız her bir emekçi kadının hikayesi “örnek” olabiliyor.

Evin tek gelir getireni olup bir yandan da evdeki yaşlı annesine ve çocuğuna bakmanın bütün yükünü sırtında taşımasına rağmen direniş çadırından ayrılmayan genç bir kadın da; hayatı boyunca hiç kimseye “hayır” deme hakkı tanınmayan ve ilk isyanını patrona karşı çıkarak deneyimleyen orta yaşlı kadın da; işsiz kalırsa zorla evlendirilmekle tehdit edilse de sınıf mücadelesinin bir parçası olmaktan geri durmayan kadın da; birinin yakını ya da bir sermayenin sahibi olmadan ve her türlü ayrımcılığa rağmen ve karşı kürsü kullanarak sözünü dinletmeyi başaran kadın da aynı şeyle yüz yüze. Yaşamdaki bütün emekçi kadın deneyimleri, olmaya çalıştığımız her alanda özü itibarıyla aynı biçimde bizi karşılıyor.

***

“Çünkü biz biliyoruz, bu memlekette emek mücadelesi aynı zamanda kadın mücadelesidir. Kadınlar işyerinde en çok sömürülen, en düşük ücreti alan, kriz anında ilk kapının önüne konulan oluyor. … Ama iş mücadeleye geldi mi, en önde yine biz varız.”

Sera Kadıgil: Bakın, biz kadınlar bu memlekette sadece iş yerinde, evde ya da sendikada değil; her yerde ve her an fazla mesai yapıyoruz. Siyasette de direniş alanlarında da bu böyle. Üstelik sadece kendi emeğimiz için değil, dünyanın dört bir yanında kadınların sırtına yıkılan görünmez emeği, güvencesizliği, şiddeti, sömürüyü de sırtlanıyoruz. Saray rejiminin pespaye yalanlarıyla ördüğü duvarları biz omuz omuza yıkıyoruz. Çünkü biz biliyoruz ki bu düzenin çarkları, kadın emeğini sömürerek dönüyor.


Bizler sadece ekonomik olarak değil, duygusal ve bedensel olarak da sömürülüyoruz. Kadınların emeği, ücretsiz ya da düşük ücretli hale getirilerek görünmez kılınıyor. Sabahın köründe kalkıp çocuklarını hazırlayan, kahvaltıyı yetiştiren, sonra da işyerinde ölümüne çalışan kadınlar akşam yine mutfağa, ev işlerine, bakım emeğine mahkûm ediliyor. Bizi ‘annelik kutsaldır’ diye yüceltenler, iş hayatında en çok işten atılanın, en güvencesiz bırakılanın biz olduğumuzu çok iyi biliyorlar. Sonra da kadın işçiye hamile kaldığı için kapıyı gösteriyorlar. ‘Eşin çalışmıyor mu, neden sendikaya üye oluyorsun?’ diyerek bizi ekmeğimiz için verdiğimiz mücadeleden uzaklaştırmaya çalışıyorlar.

Ama biz buradayız. Mecliste görüyorum, fabrikada görüyorum, grev çadırında görüyorum: Kadınlar hem üretiyor hem direniyor. Hakları için direnen kadın işçilerle, sendikalaşmaya çalışan kadın emekçilerle, ‘bize hayatı dar edenlere biz de bu hayatı zindan edeceğiz’ diyen kadınlarla yan yanayım. Ama ne oluyor? Patronlar, sendika ağaları, reisçi takım, “höt” dedi mi susacağımızı sanıyor. Saray’dan ‘kadının fıtratı’ masalları okunurken bizler ölümüne çalıştırılıyoruz; emeğimiz çalınıyor, ‘sus kadın, yerine otur’ deniyor. Ama oturmayacağız.

Çünkü biz biliyoruz, bu memlekette emek mücadelesi aynı zamanda kadın mücadelesidir. Kadınlar işyerinde en çok sömürülen, en düşük ücreti alan, kriz anında ilk kapının önüne konulan oluyor. Erkek işçilerle aynı işi yapıyoruz ama daha düşük ücret alıyoruz. Sendikalarda ‘arka plana geç kızım’ deniliyor, ‘çok fazla konuşma, çok fazla öne çıkma’ diye bastırılıyoruz. Ama iş mücadeleye geldi mi, en önde yine biz varız. Grev çadırlarında çocuklarıyla birlikte direnen kadınları görüyorsunuz, değil mi? Evdeki işin, çocuğun, yemeğin, yaşlı bakımının bütün yükünü taşıyan ama bir yandan da hak mücadelesinde asla geri adım atmayan kadınları.

Örgütlenme ve mücadele, bu erkek egemen düzende asla nötr değil, asla ‘herkese eşit’ işlemiyor. Biz hem ekmeğimiz hem özgürlüğümüz hem de yaşam hakkımız için mücadele etmek zorunda bırakılıyoruz. Çünkü kadınlar öldürülüyor, kadınlar yoksullaştırılıyor, kadınlar en güvencesiz işleri yapmaya mahkûm ediliyor. Ama korkmuyoruz. Çünkü bu memlekette Saray saltanatına karşı, patronların açgözlülüğüne karşı, cemaatlerin gerici saldırılarına karşı ‘Buradayız, gitmiyoruz, hayatı biz var ediyoruz, biz varız’ diyen kadınlar var.

4) Son olarak 2025’in 8 Mart’ı için kadınlara mesajınızı alabilir miyiz?

“Bu 8 Mart işçi emekçi kadınların kendi özgün sorunları ve taleplerini yükselttiği, kadınlara reva görülen tüm sömürü ilişkilerini yıkmak için harekete geçtiği bir gün olsun.”

Sevda Karaca: Tek adam iktidarının gittikçe otoriterleştiği ve neoliberal politikalarına hız kazandırarak tüm emekçileri daha çok ezmeyi sarsılmaz bir ilke olarak önüne koyduğu bu dönemde; kadın emeği sömürüsü iktidar açısından vazgeçilmez bir noktada. Aile yılı ilan edilen 2025’te sermayenin çıkarları için emekçi kadınların payına, AKP’nin sahte müjdeleriyle daha çok emek sömürüsü, daha çok yoksulluk, daha çok şiddet düşecek. Ataerki ve muhafazakarlık kadınların önüne aşılmaz bir engel gibi konarak sosyal, ekonomik, siyasal alanda kadınlar daha da görünmez hale getirilmek, yalnızca “ülke ekonomisi” değil aynı zamanda “kutsal aile” için de fedakârlık istenerek bir kat daha sömürülmek isteniyor.

Son dönemde verdiği sınıf mücadeleleriyle bir ışık yakmış olan emekçi kadınların özlemi güvenceli istihdam içerisinde eşit ve insanca çalışma koşullarında, insana yaraşır bir yaşam sürmek. Bu 8 Mart işçi emekçi kadınların kendi özgün sorunları ve taleplerini yükselttiği, kadınlara reva görülen tüm sömürü ilişkilerini yıkmak için harekete geçtiği bir gün olsun… Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya ancak bu mücadelenin başarıya ulaşmasıyla mümkün.

***

“Bu 8 Mart’ta, emeğimizin ve bedenlerimizin denetim altına alınmasına, bizi eve, itaat etmeye ve görünmez olmaya zorlayan politikalara karşı sesimizi yükseltelim!”

Özgül Saki: Kadınlar olarak tarih boyunca mücadele ettik, kazandık ve kaybettiklerimizden dersler çıkararak daha da güçlendik. Bugün Türkiye’de ve dünyada kadın emeği daha fazla sömürülmeye, bedenlerimiz üzerindeki tahakküm artırılmaya, hayatlarımız aile ve devlet politikalarıyla kuşatılmaya çalışılıyor. Ama bizler, her alanda direnmeye devam ediyoruz.

Bu 8 Mart’ta, emeğimizin ve bedenlerimizin denetim altına alınmasına, bizi eve, itaat etmeye ve görünmez olmaya zorlayan politikalara karşı sesimizi yükseltelim!

Ev içi emeğimizi görünür kılalım. Kadınların sırtına yüklenen ücretsiz bakım emeğine karşı toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini yükseltelim.

Erkek şiddetine ve devletin cezasızlık politikalarına karşı birbirimize sahip çıkalım. İstanbul Sözleşmesi’ni savunmaya, 6284’ü korumaya, katledilen kadınların ve LGBTİ+’ların hesabını sormaya devam edelim.

Sendikalarda, işyerlerinde, sokakta örgütlenelim. Kadın işçiler olarak güvencesiz çalıştırılmaya, mobbinge, düşük ücrete ve cinsiyetçi bariyerlere karşı daha güçlü bir dayanışma kuralım.

Sözümüzü sakınmayalım. Kadınlara, feministlere, hak savunucularına yönelik baskılara karşı birbirimizin sesi olalım.

Bedenimiz, emeğimiz, kimliğimiz bizimdir şiarıyla kadınların kürtaj hakkına, doğum kontrolüne erişimine, LGBTİ+’ların varoluşuna yönelik saldırılara karşı birlikte mücadele edelim. Ve en önemlisi, asla yalnız olmadığımızı bilelim! Bizi yalnızlaştırarak, sindirerek, korkutarak susturamayacaklar. Dayanışmamız, en büyük gücümüz!

Bu 8 Mart’ta, hayatı var eden emeğimize, sözümüze, mücadelemize sahip çıkmak için sokaklarda meydanlarda buluşalım.

Yaşasın kadın dayanışması! Jin, jiyan, azadî!

***

“Biz varız” derken, bizi yok sayanlara, haklarımızı görmezden gelenlere, emeğimizi sömürenlere, hayatlarımızı tehdit edenlere karşı bir yanıt veriyoruz. Ne evde ne işte ne sokakta ne siyasette yok sayılmayı kabul etmiyoruz.

Sera Kadıgil: Yüzyıllardır kadınlar, eşitlik için, insanca yaşamak için, kendi hayatlarının sözünü kendileri söyleyebilmek için mücadele ediyor. Bugün de aynı kararlılıkla buradayız. Bizi emeğimizden, haklarımızdan, hayallerimizden koparmak isteyenler var. Hayatlarımızı değersiz görenler, sokakları bize yasaklamak isteyenler, kararlarımızı sorgulayanlar, şiddeti, sömürüyü, yoksulluğu üzerimize çökmüş bir kader gibi dayatanlar var. Ama biz buradayız ve susmuyoruz!

“Biz varız” derken, bizi yok sayanlara, haklarımızı görmezden gelenlere, emeğimizi sömürenlere, hayatlarımızı tehdit edenlere karşı bir yanıt veriyoruz. Ne evde ne işte ne sokakta ne siyasette yok sayılmayı kabul etmiyoruz. Sesimizi kısmaya çalışanlara, hayatlarımız üzerinde söz sahibi olmaya kalkanlara karşı direniyoruz. Bu hayat bizim ve biz onu değiştireceğiz. Özgürlük istiyoruz, eşitlik istiyoruz, insanca yaşamak istiyoruz ve bunun için örgütlü gücümüzle buradayız!


8 Mart, birbirimize kenetlendiğimiz, yalnız olmadığımızı en yüksek sesle haykırdığımız gün. Kadınları yan yana gelmeye, seslerini duyurmaya, haklarını ve hayatlarını savunmaya çağırıyoruz. Kimsenin yalnız olmadığını bilmeye, dayanışmaya, örgütlenmeye çağırıyoruz. Çünkü biz bir araya geldiğimizde değişim başlar. Tarih, kadınların mücadelesiyle yazılıyor ve biz bu tarihin en güçlü öznesiyiz. Biz varız, biz kazanacağız!

Editör: M. Hazal Çakmak & İlke Kumartaşlıoğlu
Düzelti: Şöhret Baltaş
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Sinem Yıldız

Kadın Vardiyası – 2023
Bize Ulaşın: [email protected]

Login to enjoy full advantages

Please login or subscribe to continue.

Go Premium!

Enjoy the full advantage of the premium access.

Takipten Çık:

Takipten Çık Vazgeç

Cancel subscription

Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.

Go back Confirm cancellation