Köşe Yazıları Hatice Özbay 10 Şubat 2026
Bu “deprem” yazısını 6 Şubat Depremi sonrası, 11 Şubat 2023’te Kıbrıs’a cenazeler gelirken yazdım.
Enkazlar henüz sıcakken, sayılar netleşmemişken, “ihmal” kelimesi henüz bu kadar yüksek sesle telaffuz edilmiyorken.
O günlerde çok öfkeli değildik henüz. Daha çok donmuş, sersemlemiş, inanmakla anlamak arasında gidip gelen bir haldeydik. Görüntülere bakıyor, ses kayıtlarını dinliyor, adresleri paylaşıyor; bir yandan da “böylesi mümkün olmamalıydı” demeye çalışıyorduk.
Bu yazı, bugün bildiklerimizle yazılmış bir metin değil. Bu yazı, henüz bilmediklerimizle, ama hissettiklerimizle ve o günlerdeki tanıklığımızla yazıldı.
O gün gerçekleri tam olarak göremiyorduk belki; ama bir şeylerin çok yanlış olduğunu hissediyorduk. Bürokrasi, gecikme, sessizlik, koordinasyonsuzluk… Bunlar henüz adı konmamış ama ağırlığı hissedilen şeylerdi.
Aşağıda okuyacağınız satırlar, bir sonuç metni değil; bir ilk kayıt, bir ilk tanıklık, bir yasın içinden konuşmadır.
Bugün geri dönüp baktığımda, bu metni değiştirme ihtiyacı hissetmiyorum. Çünkü bazı metinler düzeltilmez; olduğu haliyle tarihe bırakılır.
Sadece Bir Buçuk Dakika
Kara Kapkara bir gün 6 Şubat 2023.
On bir il diyordu haberler, korkunç. Hatta dehşet verici… Doksan saniyede yerle bir olan hayatlar. Oralarda adeta kıyamet koptu. Sonra anladık ki; birçok yerleşim merkezi haritadan silindi.
Doksan saniyede yerle bir olan hayatlar
Anadolu’nun Doğu ve Güneydoğusu yarılmıştı. On dört milyon insanın yaşadığı coğrafya…
İtalyan bilim insanları Türkiye’nin 3 metre Arap Yarımadası’na kaydığını ifade ettiler.
Yaşadığımız coğrafya kaderimiz mi?
Hızla bir yandan sosyal medya sörfü yapmaya başladım. Büyüktü… Çığlıklar kelimelere ve uyarılara dönüşmüştü. Her yerden, her alandan birileri birilerine bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Yetkililerden ses yoktu.
Anladık ki; bu bir AFET, bölge içinse kıyamet.
Afet anında yapılması gerekenler de yeterince ehil olmayan ellere teslim edilmiş. Üstelik bu gibi depremlerde harcanması olası bütçenin, ayrılmadığının anlaşılması da bir iki günde ortaya çıktı.
Sadece bir buçuk dakika sonucunda soluksuz kalan insanlar, evsiz barksız, kimsesiz kalan çocuklar, anneler, babalar, yeğenler, teyzeler, amcalar, komşular, arkadaşlar… Hangi medyaya dönsem benzer görüntüler Kahramanmaraş, Hatay, Elbistan, Pazarcık derken medeniyetler kenti Hatay yerle bir oldu. Hatay ezan, çan, Hazzan seslerinin birbirine karıştığı dinlerin, kültürlerin, kardeşliğini simgeleyen tam 2300 yıllık medeniyetlerin şehri ve artık yok. Hakeza, İskenderun sadece yıkımla kalmadı en büyük limanlarımızdan olan İskenderun limanında çıkan yangınla, sellerle başka sarsıntıları da yaşadı, yaşattı. Her görüntüde, her bildirimde yüreklerimiz dağlandı.
Anladık ki; çaresizlik insanın içini kemirirmiş.
Bir yudum su, bir dilim ekmek isteyen görüntüler önümüze düştükçe yutkunamadık birçoğumuz. Boğulduğumuzu hisseder gibi bir yumru yapıştı boğazımıza. Biliyorum çünkü aynı duyguları paylaştık. Çaresizlik, üzüntü, ağıtlar, çığlıklar, enkazlar, enkazlardan çıkarılanlar ve çıkarılamayanlar… “Buradan ses geliyor lütfen yardım edin.” “Sesimi duyan var mı?” çığlıkları giderek azaldı. Kurtulanlar içinse ayrı bir hayatta kalma savaşı başladı. Doyma, ısınma, barınma, yakınlarına ulaşma…
Ve anladık ki; bu halk kendi seferberliğini kendi de ilan edermiş.
Hükümetin sesi cılız çıkarken, vaatlere, üzüntüye sığınırken; ülkemin insanları dört bir yandan, on kollu ahtapot misali örgütlenerek kilometrelerce uzunluklarda yardım kamyonları, tırları, gönüllü kişileri taşıyan otobüslerle, özel araçlarla kim elinden ne geliyorsa yetişti yetiştirdi.
Anladık ki; birleşirsek çoğalır, yardımlaşarak verimli olabilirmişiz.
Belediyeler, sivil toplum örgütleri, en başta da Ahbap- Haluk Levent, BabalaTv Oğuzhan Uğur duydu sesleri anladı olayın büyüklüğünü, yetkililer ortada yokken henüz. TİP, TKP, HKP, CHP gibi partiler, sivil toplum örgütleri özünde sivil inisiyatif devletin görevlerini üstlendi. Dayanışmanın, birleşmenin, birlik olunca güçlü olunacağının gücünü gösterdi böbürlenmeden. Gün dolmadan, saatler geçmeden, dakikaların kıymeti vardı çünkü.
Anladık ki; babalar da ağlarmış.
Elinde bir bisküvi ile bekleyen babanın gözünde yaşla göçükte bekleme azmi; bize inancın, sabrın, sevginin gücünü gösterdi. Enkazın altından çıkan bir başka babanın da enkaz altında kalan kızının elini bırakamayan fotoğrafları içimizi dağladı.
Anladık ki; çok insan tarafından tanınmak, desteklenmek de yetmezmiş.
Sanatçı büyüğüm Orhan Aydın’ın kızı Eylem Şafak Aydın da göçük altında kalanlardandı. Orhan Aydın’ın önce sosyal medyayı sallayan “İmdat imdat”ları aydın, gazeteci, yazar, televizyoncuları ve sevenlerini harekete geçirdi. Eylem’in enkaz altında olduğu binanın önünde yayınlar yapılsa da, sürekli gündemde tutulsa da “vinç vbteçhizatların yetersizliği” kısacası “ekip ve ekipman yetersizliği” dendi, enkazdan canlı çıkarabilmek mümkün olmadı. Bu tarifsiz acı, üzüntü, sadece Eylem Şafak Aydın değil, tüm o bölgede yaşananlara, yıkımın büyüklüğüne, yetersizliğe, en acısından önemli bir örnektir. Orhan Aydın’ın “İmdat” çığlıkları bir babanın çaresiz kalmasına örnektir. Sadece kendi kızı için değil tüm depremzedelere umut olan, dikkat çeken çığlıklardı oysa. Gönüllüler seferber oldu. Yetmedi. Bu göz göre göre ölüme terk ediştir, niceleri gibi.
Anladık ki; bürokrasi afet zamanı da yavaş işliyormuş.
Yurt dışından gelen yabancı ekiplerin ve ekipmanlarının, ayni yardımların, yine birçok ülkeden gelen Türklerin (bölgede yakını olsun olmasın) bürokrasi ile zaman kaybetmeleri akıl alır gibi değil. “Benim ülkem burası” deyip çok çeşitli ülkelerden kendi imkânlarıyla yurda giriş yapanlar. “İhtiyaç vardır, vinç operatörüyüm, tır şoförüyüm, tünel kazıcıyım” diyen birbirinden güzel insanlarla umutlanmıştık oysa.
Duyduklarımıza inanamaz olduk. Böylesine büyük bir afet, böylesine acemilikler, iş bilmezliklerle deprem sonrası çalışmaları da ne yazık ki yönetilemedi. Algılayamıyoruz da artık.
Kaybedilen her saniyenin bir insan hayatı için ne kadar önemli olduğunu anlamakta zorlanan “zihniyet bürokrasisi” ile karşılaşmak birçoğumuzu yerimizden zıplattı eminim. Öfkelendik.
Evetevet yavaşlığa, bürokrasiye takılmaya, bölgeye yardım için gidenlerin kovalanmasına. Seçilmiş İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı Ekrem İmamaoğlu’na “defol” diyenlere ve zihniyetlerine öfkelendik. Çünkü bu olayda bürokrasi ve yaptırımlar hiç işletilmedi.
Anladık ki; internet yavaşlayabilir (ki ilk değil). Afet zamanı dahi, en hızlı haberleşme ağı daraltılabilirmiş.
Öfkeli kalabalıklar. Yardıma koşmaya çalışan insanlar… Yardıma gidemediği için kendini suçlu hissedenler, yeterince yardım edemediğini düşünenler. Yeni yazılımlar, yardım koordinasyon programları üretenler, sistem kuranlar, ama partisinde, ama belediyesinde ama kendi kuruluşunda, ama bir sivil toplum kuruluşunda karşılık beklemeksizin aktif görev alanlarla çoğaldı, büyüdü dayanışma, her şeye rağmen büyüdü.
Sosyal medya yoluyla, önüne düşen her görüntüyü, çığlığı, adresi, telefon numarasını dağıtmaya çalışanlar, “bir kişiye umut olabilir miyim?” telaşıyla çoğaldı. Çoğalan yardımlaşma büyüyen karşıtlık iktidarı korkuttu. Tepkiler büyüdü öfkeyle… Kimileri VPN kullandı, kimileri gidip kapılara dayandı.
Bu çağda, böylesine büyük bir afette “Twitter” ve diğer sosyal medya ağlarını kapatmak da acizlik göstergesiydi. Görüldü…
Anladık ki; kapatılması öngörülen ve yasalarla faaliyetleri kısıtlanan TMMOB önemliymiş.
2013 yılında (TMMOB’uma Dokunma) başlıklı bir yazı yazmıştım. 1
Ne kadar haklı olduğumuz görüldü. 2013 yılında İmar Kanunu’nda yapılan bir düzenlemeyle “harita, plan, etüt ve projeler; ilgili idare kanunlarında açıkça belirtilen yetkili kuruluşlar dışında meslek odaları dâhil başka bir kurum veya kuruluşun vize veya onayına tabi tutulamaz, tutulması istenemez” denildi. Bu düzenleme kamuoyuna “mimarlık ve mühendislik odaları projelere verdikleri vize ve onay karşılığında ücret alıyorlardı, artık bu ranta son verildi” şeklinde aktarıldı.
Aslında söz konusu olan vize ve onay karşılığında alınan ücret değildi. Gerçek maksat “mesleki denetime” son verme idi.
17 Ağustos 2022 tarihli TMMOB açıklamasında “17 Ağustos Depremi’nin üzerinden 23 yıl geçmesine rağmen iktidar rant ve talan politikalarına hız kesmeden devam ediyor. Bütünlüklü olmayan, bilim ve tekniği dışlayan politikalar nedeniyle afetler cinayete dönüşmeye mahkûmdur. İktidar ise bilim ve meslek çevrelerince ortaya konan risk ve afet yönetim planlarına ilişkin görüşleri dikkate almamaya devam ediyor. Önlem almak bir kenara dursun imar aflarıyla riskli ve kaçak yapılara meşruiyet kazandırılmaya devam ediliyor. Denetim hizmetleri piyasa koşullarına terk ediliyor” demişti. Ne değişti?
Anladık ki; İmar Barışı diye sunulan ucube imar affı vatandaşın mezarını kazarken, mutlu azınlığın kesesini iyice şişirmiş. İmar Barışı adı altında çıkarılan af yasası kaçak yapılaşmanın önünü açarak binlerce insanın ölümüne sebep olmuştur. Yutarsan alsana -AKP haplarından birisi daha- Bu yasanın sorumluları da enkaz altında kalarak can verenlerin katilleridir.
Anladık ki, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sahada olması önemliymiş.
Enkazdan insan çıkartma, çabuk mobilize olma, dayanıklılık, tecrübe, örgütlü ve eğitimli olma can kurtarıyordu. 1999 depreminde olduğu gibi minimum 34.000 askerle afet bölgesine intikal ettirilmeliymiş. Öyle ikinci günde 3.400 sonra 6.000 filan değil. Silahlı Kuvvetler bu işlere karışmasın diye EMASYA planlarını çöpe attılar. EMASYA planlarında en ücra köylerin bile sahibi birlikler vardı. Her türlü malzeme ve yiyecek oralara, anında ulaştırılırdı. 15 Temmuz sonrası da TSK’ye ait okullar, hastaneler el değiştirdi.
Ve bir kez daha anladık ki; madenciler çok çok önemli işler yapıyorlarmış.
Depremin ikinci gününden sonra buldukları araçlarla, otostopla bölgeye intikal eden madencilerin tünel kazarak enkazlara girmesi bizlere mucizeler olarak yansıdı.
Anladık ki; canı yananlar depremzedeyi bile talancı olarak görebiliyormuş.
Ve hatta linç ederek, yargısız infazla öldürebiliyormuş.
Anladık ki; “bağzı” kişiler için seyyar mescit su kadar, ekmek kadar, enkazdan çıkacak can kadar önemliymiş.
İnsanlar can pazarında beyler, akıl tutulması mı yaşıyorsunuz? Şov mu yapıyorsunuz? Zaman şov zamanı değil.
Anladık ki; birkaç müteahhidi yakalamanız da öfkemizi dindirmedi, dindiremez de.
Birkaç müteahhidi kollarından kelepçeleyerek, havaalanlarında yakalayarak yüreğimizi soğutamazsınız. Görüntülere bakıp “ohh kalbimiz soğudu” diyeceğimizi sanıyorsanız büyük yanılgı içindesiniz.
Sisteminiz çöktü, hatta deprem altında kaldı. Gerçek sorumluları tutuklanırken görmek istiyoruz.
Vatandaş olarak gördük ve anladık ki; “bu bir halk seferberliğiydi.” Mevcut hükümetten böyle bir çağrı gelmedi, ancak vatandaş durumdan vazife çıkarttı.
Mevcut hükümet önce YAS ilan etti. Ki en iyi bildiğimiz şey yas tutmak, sonrasında bölgede OHAL ilan etti.
Gece gündüz demeden, maddi manevi, destek veren, WhatsApp, Telegram, Twitter, Instagram vb. platformlarda örgütlenerek herkese, her derde, her bekleyişe, yetişmeyeçalışanalar da umuda yol oldular, ses oldular.Kilometrelerce öteden ve kilometrelerce uzayan kuyruklarla, yüce gönüllükle çalıştılar.“Bir kişinin, bir hayvanın daha hayata tutunmasına vesile olabilir miyiz” diye çırpınan gönüllüler; böylesine hazin, zor, korkutucu süreçte, ırk, dil, din, ayrımı yapılmaksızın,Alevi, Sünni, Müslüman, gayrimüslim, sağcı, solcu, seküler nasıl bir araya gelindiğini de gösterdiler.
Anladık ki; gönüllü vatandaşların bu gayreti, merkezi bir koordinasyon sistemi ile desteklenseydi kayıplarımız bu kadar büyük olmayacaktı. Ortak sevgi dili ve özveriyle desteklenseydi…
Ve anladık ki; bu büyük deprem faciasının, hatta bölgesel kıyametin sarsamadığı tek şey siyasetçilerin oturdukları koltuklarmış.
Ve yeniden anladık ki; bu halk SEFERBERLİK ilan edebilirmiş.
***
Kıbrıs Lefkoşa’dan yazıyorum bu yazıyı, ateş buraya da çok acı düştü. 33 Sporcu gencin, antrenörleri ve aileleri de Adıyaman’da kaldıkları İsias Otelin enkazından çıktı. Cenazeler Kıbrıs’a gelmeye devam ediyor.
Evinde kaldığım dostum Neşe Yaşın’ın bir sözü kulağımda: “Sonsuz iyilik ve sonsuz kötülük bir arada”. Ve biz bunları gördük bu süreçte.
Olabildiğince, kalın sağlıcakla…
***
Ve bugün 2026’da diyorum ki;
Unutmak yok.
Affetmek yok.
Helalleşmek yok.
Çünkü bu ülkede unutmak, her seferinde suçu yeniden üretir.
Affetmek ise, hesabı hiç sorulmamış bir düzeni aklamaktan başka bir işe yaramaz.
Bu söz, bir intikam çağrısı değildir. Bu söz, bir sınıf hafızası çağrısıdır.
Yaşananların “kader” değil, tercih olduğunu; ölümlerin “kaçınılmaz” değil, önlenebilir olduğunu hatırlatma ısrarıdır.
Unutmamak, bu yüzden bir duygu değil; politik bir tutumdur. Affetmemek, kişisel bir kin değil; adalet talebidir.
Üç yıl geçti deniyor.
Oysa bu, 1.095 sabah demek. 1.095 gece evine dönememek… Hâlâ bulunamayan çocuklar var. Enkazdan çıkarıldığı hâlde kimliği belirlenemeyenler var. Kefensiz, isimsiz mezarlar var. Mezarı olmayan ölüler, mezarı olup yas tutulamayanlar var.
Bugün bu yazıyı yeniden yayımlamamızın bir nedeni daha var: Hafızanın kendiliğinden korunmadığını biliyoruz.
Unutmak, çoğu zaman doğal bir süreç değil; örgütlü bir tercihtir.
Zaman geçtikçe yalnızca binalar değil, hikâyeler de enkaz altında bırakılıyor.
İsimler silikleşiyor, fotoğraflar arşivlere kaldırılıyor, sorular cevapsız bırakılıyor.
Ve hâlâ yargılanmayanlar var.
Sorumluluğu olan ama mahkeme yüzü görmeyenler.
İmar aflarını çıkaranlar, denetimi ortadan kaldıranlar, uyarıları görmezden gelenler.
İmzaları atanlar, göz yumanlar, “bir şey olmaz” diyenler.
Dosyalar sürüncemede.
Davalar parça parça.
Cezalar göstermelik.
İsias Oteli’nde çocuklarını kaybeden Kıbrıslı aileler, üç yıl sonra hâlâ adalet bekliyor.
Sorumlular yargılanmadığı, cezalar caydırıcı olmadığı için, bu kez enkazın başına değil, Ocak 2026’da Meclis’in kapısına gitmek zorunda kaldılar.
Bu ülkenin hukuk düzeni, acısını yaşayanları adalet aramaya değil; adaletin yokluğunu teşhir etmeye zorluyor.
Adalet, enkazdan da ağır ilerliyor.
Ve bu ülkede cezasızlık, artık bir istisna değil; bir yönetim biçimi olarak karşımızda duruyor.
Kızılay’ın, depremde evsiz kalan insanlara dağıtılması gereken çadırları satmasının hesabı hâlâ sorulmadı. Yardım için bağışlanan çadırların ticarete konu edilmesi bir “skandal” olarak anıldı, ama hukuki bir karşılığı olmadı.
Bu ülkede çadır satanlar da buna göz yumanlar da hâlâ yargı önüne çıkmadı.
Bu yazı, bütün bunlar normalleşmesin diye yeniden dolaşıma sokuluyor. Beklenen adaletin gelmemesi, “artık normalleşelim” baskısına direnebilmek için.
Kaybolan çocuklar bir istatistik olmasın diye.
Kefensiz mezarlar “olağan” sayılmasın diye.
Enkaz altındaki sorumluluklar, Kızılay tarafından satılan çadırlar zamanla görünmez hale gelmesin diye.
6 Şubat, takvim yapraklarında kalan bir tarih değildir. Her cevapsız dosyada, her cezasızlıkta yeniden yaşanmaktadır.
Bu yüzden bu metin, yalnızca geçmişe ait bir tanıklık değil; bugüne bırakılmış bir hafıza nöbetidir.
Unutmaya karşı.
Alışmaya karşı.
Sessizliğe karşı.
Unutmak yok!
Affetmek yok!
Helalleşmek yok!
Dipnot:
Editör: Telli Kayalar
Düzelti: Telli Kayalar
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yegân, Sinem Yıldız
Seslendirme: Filiz Kılıç
Please login or subscribe to continue.
Üye değil misiniz? Üye olun. | Şifremi Unuttum
✖✖
Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.
✖