Background

Kamusal Kreşin Tasfiyesi: Komşu Annelik Modeli

Hatice Özbay

2026’ya girerken iyi dilekler yazmak isterdim. Ama bazen insan, bu cümleleri kaçıncı kez kurduğunu hatırlayamıyor. Yirmi yıl önce de, on yıl önce de benzer şeyler yazmıştık. Çocukların ve kadınların korunacağı, öldürülmeyeceği; çalışanların eşit yurttaşlar olacağı, emeğin güvencede olacağı bir gelecek dileğinden söz etmiştik. O gün de “artık bu kadar olmaz” diyorduk. Bugün hâlâ aynı cümleleri kuruyorsak, sorun hafızamızda değil, tarihin kendisinde.

Bu ülkede yıllar geçiyor, yirmi yıldır iktidar aynı ve sadece bakanlar değişiyor, takvimler ilerliyor; ama yaşananlar hep aynı yerden can yakıyor. 2025 geride kaldı. Şafak baskınlarıyla uyandığımız, gözaltı haberleriyle kahvaltı yaptığımız bir yıl oldu. Elleri arkadan bağlanmış çoğu seçilmiş kişi, tutuklanan gazeteciler, evlerinden alınan gençler… Yas tutmaya bile zaman bırakmayan bir hızla aktı her şey. Ormanlar yandı, kıyılar yağmalandı, zeytinlikler maden sahasına çevrildi. Ağlayanlar oldu; hayvanlarını korumaya çalışırken ölenler bile oldu, ama sesleri çabuk bastırıldı.

Ve 19 Mart 2025’te İstanbul Üniversitesi’nde gençlerin sayesinde ilk buz kırıldı. Kampüslerden sokaklara çıkan gençler, direnen köylüler, tapulu arazileri için dozerlerin önüne yatan “vermiyoruz” diyen insanlar… İptal edilen diplomalar… Bir an durduk ve şunu fark ettik: Eksildik, evet. Ama aynı zamanda çoğaldık.

2026’ya işte bu çelişkilerle giriyoruz. Umutla değil; hafızayla. Yeni yıllar, iktidarların en sevdiği zamanlardır: Her şeyin “yeniden başlayabileceği” hissi, olan biteni askıya alır. Biz dilek tutarken, planlar çoktan yapılmıştır; takvimler, bizimkinden başka türlü çalışır.

2025, iktidar tarafından “Aile Yılı” ilan edilmişti. Ardından bu ilan, sessizce ve neredeyse doğal bir devamlılıkmış gibi, on yıla yayılan bir devlet stratejisine dönüştürüldü. Aile artık bir yılın teması değil; kadınların, çocukların ve emeğin nasıl hizaya sokulacağının ana çerçevesi olarak tanımlandı.

Bu stratejinin ilk somut adımlarından biri de “Komşu Annelik” uygulaması. 2025 boyunca “pilot” olarak anıldı; 2026’nın ilk günleriyle birlikte fiilen hayata geçirileceği duyuruldu. Yani yeni yıla, çocuk bakımının kamusal bir hak olmaktan çıkarıldığı; kadın emeğinin bir kez daha ev içine kapatıldığı; sosyal devlet sorumluluklarının “komşuluk” ve “fedakârlık” söylemiyle örtüldüğü bir düzenlemeyle giriyoruz.

Biz 2026’dan başka şeyler bekliyorduk: Kamusal kreşleri, güvenceli bakım hizmetlerini, kadınların görünmeyen emeğinin tanınmasını, çocukların pedagojik ve psikolojik olarak güvenli alanlarda büyümesini… Bunun yerine “zaten isteyerek yapıyor” denilerek kadın emeğini görünmez kılan; çocukları denetimsiz ev ortamlarına teslim eden; kamusal sorumluluğu özel alana devreden bir modelle karşı karşıyayız.

Bu yazı, 2026’ya girerken bize “normal”, “doğal” ve “yerli” gibi sunulan bu düzenlemenin ne anlama geldiğini tartışıyor. Çünkü mesele bir çocuk bakım modeli değil; toplumsal yeniden üretimin nasıl örgütleneceği, kadın emeğinin nasıl sömürüleceği ve bu sömürünün nasıl rıza üreterek meşrulaştırılacağı meselesidir.

“Komşu Annelik”: Bir Bakım Modeli mi, Bir Rejim Tercihi mi?

“Komşu annelik” kamuoyuna bir çocuk bakım modeli olarak sunulsa da, asıl anlamını “bakım” kavramından çok devletin bakım karşısındaki konumlanışından alır. Bu nedenle sorulması gereken ilk soru, nasıl işlediği değil, neden bu biçimde tasarlandığıdır.

“Komşu annelik” uygulaması, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş tarafından, 2024 yılının son aylarında ve 2025’in “Aile Yılı” ilanı sürecinde yapılan açıklamalarla kamuoyuna duyuruldu. Bakanlık tarafından paylaşılan bilgilerde uygulama, “aileleri destekleyen”, “kadınlara esnek çalışma imkânı sunan” ve “çocukları güvenli ev ortamında koruyan” bir model olarak tanımlandı.

Aynı açıklamalarda uygulamanın 2025 yılı boyunca pilot olarak hayata geçirileceği, elde edilecek sonuçlara göre ise 2026 itibarıyla yaygınlaştırılmasının planlandığı ifade edildi. Ancak aradan geçen süreye rağmen, pilot uygulamaların hangi illerde yürütüldüğü, kaç çocuğu ve kadını kapsadığı, ne tür pedagojik ve psikolojik değerlendirmelerin yapıldığına dair kapsamlı ve kamuya açık bir rapor paylaşılmadı.

Pilot uygulamalar, sonuçlarıyla birlikte tartışmaya açıldığında anlam kazanır. Sonuçların paylaşılmadığı bir “pilot”, deneme değil; toplumu yeni bir düzene alıştırma sürecidir.

Bu yönüyle “komşu annelik”: Devletin bakım alanından sistematik biçimde çekilmesinin güncel bir biçimidir. Bakım, kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp aileler arasında paylaştırılan bir yüke dönüştürülmekte; devlet bu yükü üstlenmek yerine bakım emeğini yeniden özel alanın sınırları içine hapsetmektedir.

Uygulamanın 2025 boyunca “pilot” diye tanımlanması ve 2026 itibarıyla yaygınlaştırılacağının duyurulması, bunun geçici bir çözüm değil; uzun vadeli bir bakım rejiminin parçası olduğunu göstermektedir. “Aile Yılı” söyleminin “Aile On Yılı”na genişletilmesi de bu tercihin dönemsel değil, yapısal olduğunu ortaya koyar.

Burada dikkat çekici olan, kamusal sorumluluğun açıkça reddi kadar, bu reddin dayanışma, komşuluk ve annelik gibi olumlu çağrışımlarla örtülmesidir. “Komşu annelik”, devletin geri çekilişini bir eksilme olarak değil; doğal, yerli ve ahlaki bir düzenleme olarak sunar. Böylece kamusal tasfiye, kriz değil “erdem” gibi kodlanır.

Tam da bu noktada “komşu annelik”, bir sosyal politika olmaktan çıkarak ideolojik bir müdahaleye dönüşür: Bakım, kolektif ve kamusal sorumluluk olmaktan ziyade, kadınların “zaten yapmaya yatkın olduğu” bir faaliyet olarak yeniden tanımlanır. Eğer mesele çocukların korunması ve desteklenmesi ise, neden ücretsiz, kamusal ve denetimli kreşler değil?

Ücretsiz kreş talebi, yalnızca bir sosyal hizmet talebi değil; devletin toplumsal yeniden üretimdeki rolüne dair politik bir iddiadır. Kamusal kreş, çocuk bakımını bireysel çözümlere bırakmayan; erken çocukluk dönemini pedagojik, psikolojik ve sosyal açıdan güvence altına alan bir sorumluluk anlayışına dayanır.

“Komşu annelik” ise bu sorumluluğu devletin üzerinden alarak ev içine devreder. Böylece çocuk bakımının maliyeti kamudan ailelere, aileler içinde ise esas olarak kadınlara yüklenir. Bakım emeği yeniden örgütlenir; ancak emek hakkı, mesleki tanım ve sosyal güvence üzerinden değil, fedakârlık ve rıza üzerinden kurulur.

Bu noktada şunu hatırlatmak gerekir: Kamusal kreş, bu ülkede soyut bir talep değil; fiilen var olmuş, çalışmış ve sonuç üretmiş bir uygulamadır. Büyük kentlerde ve özellikle sosyal belediyecilik anlayışıyla yönetilen yerel yönetimler, son yıllarda kamusal kreşler açarak çocukları güvenli ve denetimli kamusal alanlara taşıdı. Bu kreşler çocuklar kadar aileler için de bir güven zemini yarattı; ebeveynler çocuklarının güvende olduğunu bilerek çalışabildi.

Kamusal kreşler aynı zamanda önemli bir istihdam alanı yarattı. Eğitimli kadınlar bakım emeğini güvenceli ve mesleki bir zeminde sürdürdü; bakım, fedakârlık değil emek olarak tanındı. Bu nedenle kamusal kreşler, cemaat ve aile içi bağımlılık ilişkilerini zayıflatan bir kamusal politika işlevi de gördü. Bugün “komşu annelik” modeliyle önerilen şey, bu deneyimin geliştirilmesi değil; bilinçli biçimde tasfiye edilmesidir.

Çocuğun Üstün Yararı Yok Sayılıyor

“Komşu annelik” modeli, çocuğu bir hak öznesi olarak değil; aileler arası bir emanet ilişkisinin nesnesi olarak konumlandırmaktadır. Bu yaklaşımda çocuk, pedagojik ve psikolojik ihtiyaçları olan bağımsız bir birey değil; bakımının “bir yetişkin tarafından görülmesi yeterli” sayıldığı pasif bir varlığa indirgenmektedir.

Oysa erken çocukluk dönemi, bilişsel, duygusal ve sosyal gelişim açısından belirleyici bir evredir. Çocuğun yalnızca fiziksel gözetim altında olması değil; güvenli, tutarlı, denetimli ve pedagojik olarak yapılandırılmış bir ortamda bulunması esastır. “Komşu annelik” modeli ise bu gereklilikleri ikincilleştirerek çocuk bakımını ev ortamının sınırları içine hapseder.

Uygulamanın en kritik sorunlarından biri, bakımın gerçekleştiği evlerin fiziksel ve psikolojik güvenliğine dair açık ve bağlayıcı bir denetim mekanizmasının tanımlanmamış olmasıdır. Hangi evlerin uygun sayılacağı, kim tarafından hangi sıklıkla denetleneceği, çocukların maruz kalabileceği risklerin nasıl izleneceği belirsizdir.

Türkiye’de çocukların denetimsiz “özel alanlar” içinde karşı karşıya kaldığı risklere dair deneyim fazlasıyla mevcuttur. Tarikat ve cemaat yurtlarında ortaya çıkan istismar vakaları, çocuk ve genç intiharları, denetimsizlik kaynaklı ağır hak ihlalleri hâlâ hafızalardadır. Bu nedenle çocukları kamusal, denetimli ve kurumsal alanlar yerine yeni bir “özel alan” biçimine yönlendirmek, basit bir ihmal değil; bilinçli bir politik tercihtir.

Görünmeyen Emeğin Daha da Görünmez Kılınması

“Komşu annelik” modeli, kadınlar açısından yalnızca bir istihdam biçimi değil; çok katmanlı bir disiplin mekanizması olarak işlemektedir. Bu mekanizma, üç düzlemde kadın emeğini yeniden yapılandırır.

İlk olarak, ev içi bakım emeği kutsanır ve doğallaştırılır. Kadının çocuk bakımı emeği bir meslek ya da kamusal hizmet olarak değil; “zaten isteyerek yapılan”, “kadın doğasına uygun”, “annelik içgüdüsünün doğal sonucu” gibi söylemlerle sunulur. Bu dil, bakım emeğinin karşılığını görünmez kılarken rıza üretir: Kadın, sömürülen bir emekçi değil; “iyi bir anne”, “fedakâr bir komşu” olarak tanımlanır.

İkinci olarak, model kadınları yarı zamanlı, esnek ve güvencesiz bir çalışma rejimine mahkûm eder. Evden yürütülen, sigortasız ya da düşük primli bu emek biçimi, kadını ne tam anlamıyla emekçi ne de sosyal güvence sahibi kılar. Kadın çalışır ama işçi sayılmaz; gelir elde eder ama hak sahibi değildir. Bu durum özellikle yoksul ve emekçi kadınlar açısından güvencesizliği kalıcılaştırır.

Pilot uygulamalara dair sınırlı bilgiler, bakım veren kadınların büyük bölümünün herhangi bir pedagojik eğitim almadan, kısa süreli yönlendirmelerle sürece dahil edildiğini göstermektedir. Çalışma saatleri, ücretlendirme ve sosyal güvenceye dair bağlayıcı düzenlemelerin olmaması, bu emeğin kalıcı bir güvencesizlik içinde örgütlendiğini ortaya koymaktadır.

Üçüncü olarak, “komşu annelik” kadınları ev içine daha sıkı bağlayarak sosyal ve siyasal izolasyonu derinleştirir. Evden çıkmayan, kamusal alana katılamayan, sendikalaşamayan kadın kolektif mücadele zeminlerinden koparılır; bu kopuş yalnızca ekonomik değil, siyasal bir sonuç üretir. Kadın, hak talep eden bir özne olmaktan çıkar; bireysel çözümlere razı edilen bir figüre dönüşür.

“Kutsama, güvencesizlik ve izolasyon” bir araya geldiğinde “komşu annelik”, kadınlar için bir destek modeli değil; siyasetsizleştirme ve denetim mekanizması olarak işlev görür.

Dikkat çekici olan, pilot uygulamaların yürütüldüğü iller, sonuçlar ve çocuklar ile kadınlar üzerindeki etkilere dair şeffaf, kapsamlı ve kamuya açık hiçbir değerlendirmenin paylaşılmamış olmasıdır. Bir yönüyle “komşu annelik”, denetimsizliğin bilinçli olarak tercih edildiği, sorumluluğun aşağıya doğru devredildiği bir yönetim anlayışının parçasıdır.

Avrupa ülkelerine yapılan atıflar da bu nedenle yanıltıcıdır. Avrupa’da çocuk bakım hizmetleri devletin asli görevlerinden biri olarak kabul edilir; bakım emeği profesyonel bir meslek olarak tanımlanır ve sıkı denetim mekanizmalarına tabidir. Türkiye’de önerilen model ise bakım emeğini kurumsallaştırmak yerine doğallaştırarak görünmez kılmayı tercih etmektedir.

Bu nedenle “komşu annelik”, ücretsiz kreşin alternatifi değil; onun yerine geçirilen bir tasfiye mekanizmasıdır. Sosyal devletin çocuk bakımına ilişkin yükümlülüklerinden geri çekilmesinin, kadın emeğini ev içine disipline ederek meşrulaştıran bir biçimidir.

Hoş gel 2026.
Kafamda deli sorular; “pilot” denilen bu uygulamaların sonuçları ne zaman açıklanacak. Hangi çocuklar, hangi koşullarda, kimlerin evlerinde, hangi denetimle “bakıldı”? Hangi kadınlar, hangi güvencelerden vazgeçerek bu emeği üstlendi?

Devletin kamusal sorumluluklarını geri çektiği her alanda olduğu gibi, burada da sessizlik… Şeffaflık yoksa, hesap yoksa, veri yoksa; ortada bir “pilot” değil, bilinçli bir körlük vardır. Çocukların ve kadınların hayatına doğrudan dokunan bir uygulamanın sonuçları sır gibi saklanıyorsa, bu bir geçiş süreci değil, itirazdan kaçma stratejisidir.

Bu sessizlik tesadüf değildir.

Editör: Şöhret Baltaş
Düzelti:
Şöhret Baltaş
Tasarım ve Sosyal Medya:
Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme:
Seda Bedestenci Yegâne

Kadın Vardiyası – 2023
Bize Ulaşın: kadinvardiyasi@gmail.com

Login to enjoy full advantages

Please login or subscribe to continue.

Go Premium!

Enjoy the full advantage of the premium access.

Takipten Çık:

Takipten Çık Vazgeç

Cancel subscription

Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.

Go back Confirm cancellation