Köşe Yazıları Hatice Özbay 7 Mart 2026
İstanbul’da iki Fatma Nur Çelik
İstanbul’da bir gün arayla iki kadın ve bir çocuk hayatını kaybetti. Bu ölümler yalnızca birer suç haberi değildir. Kadınların ve çocukların yaşam hakkını tehdit eden patriyarkal düzenin güncel yüzüdür.
İki kadının adı da aynıydı: Fatma Nur Çelik.
İlki bir öğretmendi. Çalıştığı okulda, öğrencisi tarafından öldürüldü. Eğitim kurumlarının güvenli alanlar olması gerektiği sürekli vurgulanan bir ülkede, bir öğretmenin sınıfın içinde öldürülmesi yalnızca bireysel bir şiddet vakası olarak görülemez. Bu olay, şiddetin toplumsal hayata ne kadar derinden sızdığını ve kamusal alanların dahi güvenli olmaktan çıktığını gösteren ağır bir tabloyu ortaya koyuyor.
Üstelik bu olay, kadın cinayetlerinin ardından sıkça duyduğumuz o tanıdık suçlama dilini de boşa düşürüyor. “Gece neden dışarıdaydı?”, “Nasıl giyinmişti?”, “Kadın dediğin böyle mi davranır?” gibi sorularla kadınları hedef alan gerici söylem burada işlemez. Çünkü öldürülen kadın bir öğretmendi. Sınıftaydı. Ders veriyordu. Çalışan bir anneydi ve kamusal görevini yerine getiriyordu. Buna rağmen hayatını kaybetti. Bu gerçek, kadınlara yönelen şiddetin kadınların nasıl yaşadığıyla değil, patriyarkal düzenin kendisiyle ilgili olduğunu bir kez daha gösteriyor.
İkinci olay ise İstanbul’un başka bir noktasında yaşandı. Fatma Nur Çelik ve kızı Hifa İkra Şengüler, Zeytinburnu sahilinde ölü bulundu. Bu dosyada adı geçen kişi Kur’an’a Hizmet Vakfı Yöneticisi Ayhan Şengüler. Yetkililer olayın intihar olabileceğini belirtse de kamuoyunda ve kadın örgütleri arasında bu açıklamaya yönelik ciddi kuşkular dile getiriliyor. Bu nedenle mesele yalnızca bir “aile trajedisi” olarak geçiştirilemeyecek kadar ağır bir arka plana işaret ediyor. Olay, Türkiye’de uzun süredir tartışılan tarikat ve cemaat yapılanmaları, çocuk istismarı ve cezasızlık meselesiyle birlikte ele alınmayı zorunlu kılıyor.
Bu iki olayın ayrıntıları farklı, ancak ortaya çıkan tablo aynı. Kadınların ve çocukların hayatlarının her geçen gün değersizleştiği, şiddetin de giderek normalleştiği ve devletin koruma mekanizmalarının işletilmemesi nedeniyle bu şiddetin yeniden üretildiği bir toplumsal düzenle karşı karşıyayız.
Bu nedenle İstanbul’da yaşanan bu iki olayı yalnızca kriminal vakalar olarak görmek mümkün değildir. Bu ölümler, Türkiye’de ataerki ve patriyarkal sistemin nasıl işlediğini gösteren güncel örneklerdir. Patriyarkal sistem yalnızca erkeklerin kadınlar üzerindeki tahakkümünü değil; aynı zamanda bu tahakkümü koruyan kurumsal ve ideolojik mekanizmaları da içerir. Tarikat ve cemaat ağları, cezasızlık politikaları ve hukukun seçici biçimde uygulanması bu mekanizmaların başında gelir.
Tam da bu nedenle bugün yaşananları konuşurken yalnızca failleri değil, bu failleri mümkün kılan toplumsal ve siyasal düzeni tartışmak zorundayız.
Tarikatlar, Cezasızlık ve Patriyarkal Düzen
Türkiye’de son yıllarda ortaya çıkan çok sayıda istismar vakası, tarikat ve cemaat yapılanmalarının yalnızca dini bir örgütlenme biçimi olmadığını; aynı zamanda toplumsal hayat üzerinde ciddi bir güç ve denetim alanı kurduğunu gösteriyor. Ensar Vakfı’nda ortaya çıkan çocuk istismarı skandalı, Aladağ’daki yurt yangınında hayatını kaybeden kız çocukları, Hiranur Vakfı davası ve benzeri birçok olay, bu yapıların nasıl bir denetimsizlik ve dokunulmazlık alanı içinde faaliyet yürüttüğünü ortaya koydu.
Bu dosyaların ortak noktası yalnızca istismar vakalarının varlığı değildir. Asıl ortak nokta, bu vakaların büyük bölümünde cezasızlığın sistematik hale gelmiş olmasıdır. Davaların yıllarca sürmesi, faillerin indirimlerle korunması, kurumların kapatılmaması ya da faaliyetlerine farklı isimler altında devam edebilmesi bu yapıları güçlendiren başlıca faktörlerdir.
Dolayısıyla mesele yalnızca bireysel suçlardan ibaret değildir. Tarikat ve cemaat ağları, sosyal yardımların dağıtımından eğitim alanına kadar birçok noktada kamusal alanın içine yerleşmiş durumdadır. Bu durum, özellikle yoksul aileler ve çocuklar üzerinde güçlü bir bağımlılık ilişkisi yaratır. Sosyal hakların zayıfladığı, kamusal hizmetlerin gerilediği bir ortamda bu yapılar yalnızca dini değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal bir ağ kurar.
Bu vakalar, Türkiye’de kamusal alanın giderek daha fazla dini cemaatler ve vakıflar aracılığıyla örgütlenmesinin doğurduğu sonuçların bir parçasıdır. Denetim mekanizmalarının işlememesi ve siyasal iktidarın bu yapılara karşı açık bir mesafe koymaması, her geçen gün bu tabloyu daha da ağırlaştırmaktadır.
Burada karşımıza çıkan yapı yalnızca dini bir örgütlenme meselesi değildir; aynı zamanda ataerki ve patriyarkal sistemin kurumsallaşmış biçimlerinden biridir.
Patriyarkal düzen kadınların ve çocukların bedenleri üzerinde erkek egemen bir denetim kurar. Tarikat ve cemaat yapılarında bu denetim çoğu zaman “itaat”, “mahremiyet” ya da “dini disiplin” gibi kavramlarla meşrulaştırılır.
Kadınların sessiz kalmasının beklenmesi, çocukların sözünün değersiz görülmesi ve aile içi ilişkilerin dokunulmaz kabul edilmesi bu sistemin temel dayanaklarıdır. Böyle bir yapı içinde ortaya çıkan şiddet vakaları çoğu zaman gizlenir, bastırılır ya da “aile meselesi” olarak görülerek kamusal tartışmanın dışında tutulur.
Tam da bu nedenle kadın hareketi yıllardır aynı noktaya işaret ediyor: Kadınların ve çocukların yaşam hakkı yalnızca bireysel iyilik niyetleriyle korunamaz. Bu hakların güvence altına alınabilmesi için laik, kamusal ve denetlenebilir bir hukuk düzenine ihtiyaç vardır. Tarikat ve cemaat ağlarının kamusal alan üzerindeki etkisi tartışılmadan, kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin toplumsal köklerini anlamak mümkün değildir.
İstanbul’da bir gün arayla yaşanan iki olay bu gerçeği bir kez daha görünür kıldı. Olayların ayrıntıları farklı olsa da ortaya çıkan tablo aynı soruya işaret ediyor: Kadınların ve çocukların yaşam hakkını gerçekten koruyan bir toplumsal düzen kurulmadan bu şiddet sarmalı nasıl kırılacak?
Kadın Cinayetleri Politiktir
Türkiye’de kadın cinayetleri artık yalnızca bireysel suçlar olarak ele alınabilecek bir noktada değildir. Yıllardır kadın örgütlerinin tuttuğu veriler, bu şiddetin sürekliliğini ve sistematik karakterini açık biçimde ortaya koyuyor.
Türkiye’de neredeyse her gün en az bir kadın erkek şiddeti sonucu hayatını kaybediyor. Bu cinayetlerin büyük bir kısmı kadınların en yakınındaki erkekler tarafından işleniyor: Eşler, eski eşler, sevgililer, aile üyeleri. Bu tablo, kadınlara yönelik şiddetin rastlantısal değil, toplumsal ilişkiler içinde yeniden üretilen bir şiddet biçimi olduğunu gösteriyor.
Ve yine kadın örgütlerinin yıllardır dile getirdiği “Kadın cinayetleri politiktir” sloganı tam da bu nedenle ortaya çıktı. Çünkü bu cinayetler yalnızca bireysel öfke patlamalarıyla açıklanamaz. Kadınların yaşam hakkını korumayan politikalar, cezasızlık kültürü ve erkek egemen ideoloji bu şiddetin zeminini oluşturur.
Nitekim Türkiye’de kadın cinayetlerinin artışıyla birlikte devletin kadın politikalarında yaşanan gerileme de dikkat çekicidir. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması, 6284 sayılı yasanın etkin biçimde uygulanmaması ve kadınların korunmasına yönelik mekanizmaların zayıflaması bu tabloyu ağırlaştırmıştır. Şiddeti önlemek için gerekli yasal çerçeve büyük ölçüde mevcut olmasına rağmen, sorun bu yasaların uygulanmamasındadır.
Bu nedenle kadın cinayetleri yalnızca adli bir mesele değildir; aynı zamanda siyasal bir meseledir. Bir toplumda kadınların yaşam hakkı korunmuyorsa, çocuk istismarı vakaları ortaya çıktığında etkin soruşturma yürütülmüyorsa ve failler cezasızlıkla karşılaşıyorsa, burada yalnızca bireysel suçlardan değil, toplumsal bir düzen probleminden söz etmek gerekir.
İstanbul’da bir gün arayla yaşanan iki olay da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bir öğretmenin okulda öldürülmesi ve bir anne ile çocuğunun şüpheli bir şekilde hayatını kaybetmesi, kadınların ve çocukların yaşam hakkının ne kadar kırılgan hale geldiğini bir kez daha gösteriyor.
Kadın hareketi bu gerçeği yıllardır dile getiriyor. Kadınların yaşam hakkını koruyan politikaların güçlendirilmesi, şiddeti meşrulaştıran ideolojik yapıların sorgulanması ve cezasızlık kültürünün sona erdirilmesi bu mücadelenin temel talepleridir. Çünkü kadın cinayetleri toplumsal ve siyasal bir sorunun en görünür sonuçlarıdır.
8 Mart: Neden Sokaktayız?
8 Mart bir mücadele günüdür.
Fabrikalarda kilitli kapıların ardında yakılarak ölüme terk edilen kadın işçilerden, oy hakkı için sokaklara çıkan kadınlara; Petrograd’da “ekmek ve barış” diye greve çıkan tekstil işçilerinden bugünün kadın hareketine uzanan uzun bir mücadele hattıdır 8 Mart.
Bugün İstanbul’da bir gün arayla yaşanan iki olay bu hattın neden hâlâ güncel olduğunu gösteriyor. Bir öğretmenin okulda öldürülmesi ve bir annenin kızıyla birlikte Zeytinburnu sahilinde ölü bulunması, kadınların ve çocukların yaşam hakkının ne kadar kırılgan bir zeminde olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.
Ancak mesele yalnızca bu iki olayla sınırlı değil. Bu olayların hemen ertesi günü İstanbul Fatih’te 30’larında bir kadın okul önünde, sokak ortasında boşanma aşamasında olduğu erkek tarafından başından vurularak öldürüldü. Geçen hafta ise yalnızca 24 saat içinde altı kadın katledildi. Türkiye’de neredeyse her gün yeni bir kadın cinayeti haberiyle uyanıyoruz.
Bunların yanında bir de “şüpheli kadın ölümleri” var. Faili meçhul bırakılan, “intihar” denilerek üzeri hızla kapatılan, soruşturması derinleştirilmeyen sayısız kadın ölümü… Bu dosyaların çoğunda gerçek failler ortaya çıkarılmıyor, adalet yerini bulmuyor. Cezasızlık yalnızca adaletin yokluğu değildir; aynı zamanda yeni şiddetlerin önünü açan bir mekanizmadır.
Buna son yıllarda giderek daha sık karşılaştığımız bir başka refleks de ekleniyor: Kadınların yardım çığlıklarının, öldükten sonra “psikolojik rahatsızlık” etiketiyle değersizleştirilmesi. Bir kadının yıllarca hukuk mücadelesi verip sesini duyuramaması, defalarca yardım istemesine rağmen korunmaması ve sonunda çocuğuyla birlikte ölü bulunması, basitçe “psikolojik sorun” diyerek açıklanabilecek bir durum değildir. Bu tür söylemler çoğu zaman failin şiddetini görünmez kılarken, sorumluluğu sistemden alıp mağdurun üzerine yükler. Kadın hayattayken yaptığı uyarılar, verdiği ifadeler, adli raporlar ve yardım çağrıları yok sayılır; ölümünden sonra ise hikâye “akıl sağlığı” tartışmasına indirgenir. Oysa sorun bireysel bir ruhsal durum değil; kadınların korunmadığı, şiddetin ciddiye alınmadığı ve yardım çağrılarının görmezden gelindiği bir sistemdir.
Çünkü cezasızlık öldürür. Görmezden gelmek öldürür.Kadınları koruyamayan bir düzen öldürür.
Bu olaylar yalnızca tek tek trajediler değildir. Kadınların ve çocukların güvenliğini sağlayamayan, şiddeti önleyemeyen ve çoğu zaman failleri cezasız bırakan bir toplumsal düzenin sonuçlarıdır.
Bu yüzden 8 Mart yalnızca geçmişte kazanılmış hakların hatırlandığı bir gün değildir. 8 Mart, kadınların yaşam hakkını, eşitliğini ve özgürlüğünü savunmak için verilen mücadelenin bugün de sürdüğünü hatırlatan bir gündür.
Kadınların ve çocukların hayatını değersizleştiren patriyarkal düzene karşı itirazın günüdür.
Bugün sokakta olmak; öldürülen kadınların adını unutturmamak, şiddetin normalleşmesine izin vermemek ve cezasızlığa karşı söz söylemek demektir.
Çünkü kadınlar biliyor:Bu düzen değişmeden, bu şiddet sarmalı kendiliğinden son bulmayacak.
Tam da bu nedenle bugün hâlâ aynı soruyu soruyoruz:
Neden 8 Mart’ta sokakta olmalıyız?
Çünkü kadınların yaşam hakkı için, eşitlik için, özgürlük için mücadele hâlâ bitmedi.Ve bu mücadele, ancak sokakta, birlikte ve dayanışmayla büyüyor.
Editör: Doğa Uğurel
Düzelti: Doğa Uğurel
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sinem Yıldız, Sabâ Esin
Seslendirme: Seher Yıldırım
Please login or subscribe to continue.
Üye değil misiniz? Üye olun. | Şifremi Unuttum
✖✖
Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.
✖