Köşe Yazıları Hatice Özbay 15 Şubat 2026
Bölüm 1 — Kavramsal Çerçeve ve Olgusal Zemin
Jeffrey Epstein vakası, son yıllarda küresel ölçekte siyaset, hukuk ve toplumsal eşitsizlik tartışmalarının kesişim noktasında yer alan çarpıcı bir örnek olarak ele alınmaktadır. Reşit olmayanlara yönelik cinsel istismar ve insan ticareti suçlamalarıyla gündeme gelen bu vaka, tekil bir “dosya”dan ibaret değildir; ABD makamlarının açtığı milyonlarca sayfayı bulan belgeler, yazışmalar ve kayıtlar (kamuoyuna “3 milyon sayfa” olarak yansıyan büyüklük) üzerinden, çok katmanlı ve uluslararası bir suç ve cezasızlık örgüsüne işaret etmektedir. Bu belgelerin ağırlığı, meseleyi “olağanüstü bir skandal” olmanın ötesine taşır: Tartışmanın merkezinde, patriyarka, iktidar ve sermaye ilişkilerinin hukukî denetim mekanizmalarıyla kurduğu yapısal bağ vardır.
Vakayı bu denli dikkat çekici kılan, suç isnatlarının niteliğinden ziyade, failin (ve faillerin) içinde konumlandığı erkek egemen ekonomik, siyasal ve toplumsal ağların bu ölçekte belgeye rağmen yargısal süreçlerle kurduğu sorunlu ilişkidir. Milyonlarca sayfa belgeye ve binlerce yazışmaya rağmen sınırlı hesap verebilirlik üretilmiş olması, yalnızca hukukun eşit uygulanıp uygulanmadığını değil, aynı zamanda kimin bedeni ve yaşamının korunmaya değer görüldüğünü de açığa çıkarır: Erkek egemen güç ağlarıyla iç içe geçen sermaye ilişkileri, hukuku herkes için bağlayıcı bir norm olmaktan çıkarıp, bazı erkekler için müzakere edilebilir bir ayrıcalığa dönüştürmektedir.
Batı merkezli medyada ve akademik literatürde Epstein dosyası, elit aktörlerin dahil olduğu suçlarda hukukun nasıl esneyebildiğini, bazı aktörler için ise fiilen askıya alınabildiğini gösteren bir “örnek vaka” olarak ele alınmaktadır. Bu esneme, yalnızca sınıfsal ayrıcalıklarla değil; patriyarkanın erkek failleri koruyan, mağdurları ise görünmezleştiren yapısal işleyişiyle birlikte düşünülmelidir. Savcılık kararları, yargı süreçlerindeki gecikmeler ve sınırlı hesap verebilirlik, hukukun eşit uygulanıp uygulanmadığı sorusu kadar, kimin bedeninin ve yaşamının korunmaya değer görüldüğü sorusunu da gündeme getirmektedir.
Bu yönüyle Epstein vakası, yalnızca ABD adalet sistemine özgü bir sapma olarak değil; liberal demokrasilerde hukuk devleti ilkesinin sınıfsal ve cinsiyetlendirilmiş sınırlarını görünür kılan yapısal bir sorun alanı olarak okunabilir.
Buna karşılık, Epstein vakasının küresel ölçekte yarattığı bu yoğun tartışmanın Türkiye’de sınırlı bir kamusal yankı bulduğu görülmektedir. Uluslararası basında ve akademik çalışmalarda geniş yer bulan dosya, Türkiye’de ne siyasal gündemin ne de kurumsal denetim mekanizmalarının merkezine yerleşmiştir. Bu durum, basit bir bilgi eksikliğiyle açıklanamayacak kadar süreklilik arz eden bir sessizlik hali üretmektedir. Dolayısıyla mesele, “neden bilinmediği”nden çok, neden etkisizleştirildiği ve hangi iktidar ilişkileri içinde etkisizleştirildiği sorusunu gündeme getirmektedir.
Bu yazı, Epstein vakasını merkezine alarak, elit aktörlerin dahil olduğu suçlarda hukukî ve siyasal denetim mekanizmalarının hangi noktalarda işlevsizleştiğini; patriyarka, sermaye ve devlet aygıtı arasındaki ilişkiler üzerinden tartışmayı amaçlamaktadır. Özünde sorulan soru şudur: Epstein vakası, erkek egemen iktidar yapıları içinde örgütlenen elit suçluluğun cezasızlıkla nasıl sürdürülebildiğini göstermektedir?
Bu bağlamda yazı, Epstein vakasını bir “pedofili vakası” ya da “olağanüstü bir skandal” olarak ele almak yerine; çağdaş kapitalist toplumlarda patriyarka ile iç içe geçmiş elit suçluluğun nasıl görünmezleştirildiğini ve cezasızlık rejimleri içinde nasıl yeniden üretildiğini gösteren bir örnek olarak değerlendirmektedir.
Türkiye bağlamı ise, bu küresel tartışmanın yerel düzeyde neden karşılık bulmadığını anlamaya yönelik sınırlı ama hatırlatıcı bir karşılaştırma alanı olarak ele alınacaktır.
Kavramsal ve Kuramsal Çerçeve
Jeffrey Epstein vakasının yalnızca bireysel suçlar bağlamında değil, daha geniş bir yapısal çerçeve içinde ele alınabilmesi, uygun bir kuramsal zeminin kurulmasını gerektirmektedir. Bu çalışma, elit aktörlerin dahil olduğu suçlarda hukukî hesap verebilirliğin sınırlarını tartışabilmek için, elit teorisi, güç ve dokunulmazlık ilişkisi ile yapısal eşitsizlik yaklaşımlarından yararlanmaktadır. Bu kuramsal çerçeve, vakayı istisnaî bir sapma olarak değil, modern kapitalist toplumların işleyişine içkin bir sorun alanı olarak ele almayı mümkün kılmaktadır.
Elit teorisi, siyasal ve ekonomik gücün toplumun küçük bir kesiminde yoğunlaştığını ve bu yoğunlaşmanın yalnızca kaynaklara erişimi değil, karar alma ve denetim süreçlerini de belirlediğini savunur. Klasik elit teorisyenlerinden Vilfredo Pareto, toplumsal düzenin, yönetici azınlıklar ile yönetilen çoğunluk arasındaki süreklilik gösteren bir ayrım üzerinden işlediğini ileri sürerken; bu ayrımın biçimsel olarak değişse dahi özsel olarak devam ettiğini vurgular. Elitlerin dolaşımı olarak adlandırılan bu süreçte, iktidar el değiştiriyor gibi görünse de güç belirli toplumsal katmanlar içinde kalıcılaşmaktadır.
Bu yaklaşım, Epstein vakası bağlamında, bireysel bir failden ziyade, failin içinde konumlandığı toplumsal ve kurumsal ağlara odaklanmayı gerekli kılar. Bu ağlar aynı zamanda cinsiyetlendirilmiş yapılardır. Elit suçluluğu, yalnızca sınıfsal ayrıcalıklarla değil; erkeklik normları ve patriyarkal tahakküm biçimleriyle birlikte işler. Erkek egemen güç ağları fail erkekleri korurken, mağdurların beyanlarını değersizleştiren ve görünmez kılan bir işlev görür. Bu nedenle Epstein vakası, elit teorisi kadar, patriyarkanın hukukla kurduğu ilişki açısından da okunmalıdır.
Güç, Dokunulmazlık ve Hukukun Sınırları
Klasik elit teorisinden önemli bir kuramsal kopuşu temsil eden yaklaşımlardan biri, C. Wright Mills’in geliştirdiği “iktidar seçkinleri” analizidir. Mills, siyasal, ekonomik ve askeri alanlar arasında kurulan yoğun ilişkilerin, demokratik denetim mekanizmalarını fiilen işlevsizleştirebildiğini savunur. Bu bağlamda dokunulmazlık, hukukî bir statüden çok, fiilî bir durum olarak ortaya çıkar: belirli aktörler hukuken yargılanabilir görünse dahi, pratikte hesap verebilirlikten muaf kalabilmektedir.
Bu yazıda “dokunulmazlık” kavramı, yasalarla tanımlanmış bir ayrıcalıktan ziyade, güç ilişkilerinin ürettiği fiilî bir sonuç olarak ele alınmıştır.
Epstein vakasında görüldüğü üzere, savcılık kararları, yargı süreçlerinin seyri ve kamuoyuna sunulan sınırlı bilgi, hukukun herkese eşit uygulanmadığı yönündeki algıyı güçlendirmiştir. Bu durum, hukukun normatif iddiası ile fiilî işleyişi arasındaki gerilimi görünür kılmaktadır.
Elit suçluluğunun cezasızlıkla sonuçlanması, yalnızca bireysel bağlantılarla değil, yapısal eşitsizliklerle de yakından ilişkilidir. Yapısal eşitsizlik yaklaşımı, hukuk sisteminin toplumsal güç ilişkilerinden bağımsız işlemediğini; aksine bu ilişkileri yeniden ürettiğini savunur. Bu bağlamda “seçkinci adalet” kavramı, hangi suçların ağır biçimde cezalandırıldığı, hangilerinin ise görmezden gelindiği sorusunu gündeme getirir.
“Kurumsal çürüme” kavramı ise, denetim mekanizmalarının formel olarak varlığını sürdürmesine rağmen, fiilî işlevlerini yerine getirememesini ifade eder. Epstein vakasında olduğu gibi, yargı, medya ve siyasal denetim alanlarının eş zamanlı olarak etkisizleşmesi, suçun değil, hesap sormanın istisna haline gelmesine yol açabilmektedir. Bu durum, liberal-demokratik sistemlerin kendi iç çelişkilerini açığa çıkaran önemli bir gösterge olarak değerlendirilebilir.
Bu kuramsal çerçevede, Epstein vakasının sansasyonel yönlerine odaklanılmamıştır. Elit teorisi, güç ve dokunulmazlık ilişkisi ile yapısal eşitsizlik yaklaşımları birlikte ele alındığında, söz konusu milyonlarca sayfayı bulan belgeler ve binlerce kayıt, bireysel suçların ötesinde, modern kapitalist toplumlarda hukukî hesap verebilirliğin neden ve nasıl sınırlandığını gösteren bir örnek vaka olarak okunabilir.
Olgusal Arka Plan
Bu bölümde, Jeffrey Epstein vakasına ilişkin temel olgular, doğrulanabilir kaynaklara dayalı biçimde ele alınmaktadır. Amaç, dava sürecine dair kronolojik ve belgesel bir çerçeve sunmak; yorum ve kuramsal çıkarımları, izleyen bölümlere bırakmaktır. Bu nedenle, kanıtlanmış bilgiler ile kamuoyuna yansıyan iddialar açık biçimde birbirinden ayrılmaktadır.
Epstein, 1990’lı yıllardan itibaren ABD’de finans çevreleriyle ilişkili bir aktör olarak tanınmıştır. Resmî biyografik ve hukukî kayıtlarda, servetinin kaynağına ilişkin bilgiler sınırlı ve büyük ölçüde belirsizdir. Buna karşın, uzun yıllar boyunca siyaset, akademi ve iş dünyasından etkili isimlerle temas halinde olduğu; bu temasların kamuoyuna yansıyan fotoğraflar, davet listeleri ve uçuş kayıtları gibi ikincil belgeler üzerinden izlenebildiği bilinmektedir. Bu ilişkiler ağı, Epstein’in yalnızca bireysel bir aktör olarak değil, belirli toplumsal ve kurumsal çevreler içinde erişim ve hareket serbestisine sahip bir figür olarak konumlandığını göstermektedir.
Vakanın hukukî seyri açısından en kritik dönemeçlerden biri, 2008 yılında Florida eyaletinde yürütülen soruşturmadır. Epstein bu süreçte, reşit olmayanlara yönelik cinsel istismar suçlamalarıyla karşı karşıya kalmış; ancak federal düzeyde yargılanmak yerine, eyalet savcılığıyla yapılan tartışmalı bir savunma anlaşması (non-prosecution agreement) kapsamında sınırlı suçlardan hüküm giymiştir. Bu anlaşma sonucunda Epstein, kısa süreli bir hapis cezası almış; cezasının önemli bir bölümünü gündüzleri serbestçe dışarı çıkabildiği bir rejim altında geçirmiştir.
Söz konusu anlaşmanın kapsamı ve sonuçları, ilerleyen yıllarda hem hukukî çevrelerde hem de kamuoyunda yoğun biçimde eleştirilmiştir. Özellikle mağdurların bu süreçten yeterince haberdar edilmemesi ve anlaşmanın kamuoyundan gizli tutulması, adaletin eşitliği ilkesine aykırı bir uygulama olarak değerlendirilmiştir. Bu aşamada dikkat çeken husus, ağır suç isnatlarına rağmen fail lehine işletilen hukukî esnekliğin, sıradan sanıklar için geçerli olmayan bir muamele üretmiş olmasıdır.
Vurgulanması gereken bir diğer unsur, Epstein’in çevresine ilişkin bilgilerin büyük bölümünün ilişki ve temas düzeyinde kalmasıdır. Kamuoyuna yansıyan fotoğraflar, davetler ve seyahat kayıtları, hukukî açıdan tek başına suç isnadı anlamına gelmemektedir. Ancak bu veriler, vakaya yönelik ilginin neden yalnızca bireysel suç iddialarıyla sınırlı kalmadığını; aksine belirli güç ağları içinde hareket eden bir failin nasıl ve ne ölçüde korunabildiğine dair bağlamsal bir arka plan sunduğunu göstermektedir.
Bu olgusal çerçeve, Epstein vakasını ‘ne oldu?’ kadar ‘kimler sayesinde mümkün oldu?’ ve ‘neden yıllarca sonuç üretmedi?’ sorularıyla birlikte okumayı zorunlu kılar.
2019 Tutuklanması ve Ölüm
2019 yılında Jeffrey Epstein, bu kez New York’ta federal savcılar tarafından insan ticareti ve reşit olmayanlara yönelik cinsel istismar suçlamalarıyla tutuklanmıştır. Federal iddianamede, Epstein’in uzun bir zaman dilimi boyunca çok sayıda mağduru sistematik ve örgütlü bir yapı içinde istismar ettiği ileri sürülmüştür. Bu soruşturma, 2008 yılında Florida eyaletinde yapılan savunma anlaşmasının kapsamı ve yeterliliğine ilişkin eleştirileri yeniden gündeme taşımıştır. Federal makamların, önceki anlaşmaya rağmen yeni bir dava açabilmiş olması, söz konusu hukukî sürecin meşruiyetine dair tartışmaları daha da güçlendirmiştir.
Ancak bu ikinci yargılama süreci tamamlanamamıştır. Epstein, 10 Ağustos 2019 tarihinde New York’taki Metropolitan Correctional Center’da kaldığı hücrede ölü bulunmuştur. ABD Adalet Bakanlığı ve resmî otopsi raporları, ölüm nedenini intihar olarak açıklamıştır. Bununla birlikte, cezaevi koşulları, gözetim ihmalleri ve teknik aksaklıklara ilişkin ortaya çıkan bilgiler, olayın kamuoyunda yoğun biçimde tartışılmasına yol açmıştır.
Akademik ve hukukî açıdan bu noktada önemli olan, resmî makamların ölüm nedenine ilişkin açıklamalarının hukuken geçerli kabul edilmesidir. Buna karşılık, söz konusu koşulların olayın kamuoyunda komplo teorilerine açık hale gelmesine zemin hazırladığı da bir olgudur. Epstein vakasına ilişkin tartışmaların önemli bir bölümü, bu aşamadan itibaren, kanıtlanmış hukukî olgular ile doğrulanmamış iddiaların iç içe geçtiği bir alanda yürütülmüştür.
Burada belirleyici olan, hukuken sabitlenmiş olgular ile kamuoyunda dolaşıma giren iddialar arasındaki sınırı koruyabilmektir. Epstein’in ağır suçlamalarla yargı sürecine girdiği ve dava sonuçlanmadan hayatını kaybettiği bir gerçektir. Buna karşılık, bazı ilişkilere dair iddialar yargısal kesinlik kazanmamıştır. Bu ayrım kaybolduğunda, hem hukukî gerçeklik hem de yapısal sorumluluk tartışması bulanıklaşmaktadır.
Medya, Kamuoyu ve Komplo Söylemleri
Jeffrey Epstein vakasının küresel ölçekte yarattığı etki, yalnızca hukukî süreçlerle değil, medyanın olayı ele alış biçimi ve kamuoyunda üretilen söylemlerle de şekillenmiştir. Bu bağlamda vaka, çağdaş medya düzeninde bilginin nasıl dolaşıma girdiği, nasıl çerçevelendiği ve hangi koşullarda spekülatif anlatılara açık hale geldiği sorularını gündeme getirmiştir. Bu çerçeveleme süreci, erkek egemen güç ilişkilerinin suçları değil, failleri korumaya odaklanan bir görünmezlik rejimi işlettiğini açıkça göstermektedir.
Batı merkezli ana akım medya, Epstein vakasını çoğunlukla yüksek profilli bir “skandal” anlatısı içinde sunmuştur. Haberlerde, failin kişisel yaşamı, bağlantıları ve cezaevi süreci ön plana çıkarken; hukukî ve kurumsal sorumluluklara ilişkin tartışmalar sınırlı kalmıştır. Bu çerçeveleme, bir yandan kamuoyunun dikkatini yoğunlaştırırken, diğer yandan istismarın patriyarkal ve sınıfsal yapısının, bireysel sapma anlatıları içinde erimesine yol açmıştır.
Medyanın bu yaklaşımı, elit aktörlerin dahil olduğu suçların kişiselleştirilmesi ve sistemsel bağlamından koparılması riskini beraberinde getirmektedir. Böylece kamuoyu tepkisi, adalet mekanizmalarının işleyişine yönelmek yerine, olayın sansasyonel boyutları etrafında yoğunlaşmaktadır. Bu durum, özellikle erkek faillerin dahil olduğu cinsel şiddet vakalarında, sorumluluğun yapısal düzeyde tartışılmasını engelleyen tanıdık bir medya pratiğine işaret etmektedir.
Epstein’in 2019 yılında cezaevinde ölümü, sosyal medyada yoğun bir komplo teorisi üretimine de zemin hazırlamıştır. Resmî açıklamaların yetersiz ya da ikna edici bulunmaması, bilgi boşluklarının hızla spekülatif anlatılarla doldurulmasına neden olmuştur. Bu süreçte komplo söylemleri, yalnızca alternatif açıklamalar üretmekle kalmamış; aynı zamanda hukukî ve siyasal sorumluluk tartışmalarının önüne geçebilen bir işlev de görmüştür. Failin ölümü etrafında örülen bu anlatılar, mağdurların yaşadıklarını ve sistemin sorumluluğunu arka plana itmiştir.
Akademik literatürde komplo teorileri, yalnızca yanlış bilgi üretimi olarak değil; güvensizlik, şeffaflık eksikliği ve kurumsal meşruiyet krizlerinin semptomu olarak değerlendirilmektedir. Epstein vakası özelinde komplo söylemlerinin yaygınlaşması, hukuka duyulan güvenin zayıflığı ile medya ve devlet kurumları arasındaki mesafenin bir göstergesi olarak okunabilir.
Komplo söylemlerinin yaygınlaşması, paradoksal biçimde, adalet talebini güçlendirmek yerine zayıflatabilmektedir. Olgusal bilgi ile spekülasyon arasındaki sınırın bulanıklaşması, hukukî hesap verebilirliğe ilişkin taleplerin somut zeminini aşındırmaktadır. Bu durum, özellikle elit aktörlerin dahil olduğu davalarda, kamuoyunun dikkatinin dağılmasına ve sorumluluk mekanizmalarının sorgulanmasının ertelenmesine yol açabilmektedir.
Dolayısıyla mesele, belirli komplo iddialarının doğruluğundan çok, bu söylemlerin neden ve hangi koşullarda etkili hale geldiğini analiz etmeyi gerektirmektedir. Epstein vakası, bu açıdan, modern medya ortamında bilgi üretimi ile adalet algısı arasındaki kırılgan ilişkiyi ortaya koyan çarpıcı bir örnek sunmaktadır.
Bu noktada vakanın kendisi kadar, bu kadar kapsamlı bir belge ve tartışma yüküne rağmen farklı ülkelerde kamusal gündemin nasıl kurulduğu da belirleyici hale gelir. Çünkü bazı dosyalar “bilinmediği” için değil, bilindiği halde etkisizleştirildiği için sonuç üretmez. Devamında, Epstein tartışmasının Türkiye’de neden sınırlı bir yankı bulduğunu; bu yankısızlığın medya, siyaset ve hukuk alanlarında hangi seçici denetim pratikleriyle örüldüğünü Türkiye bağlamı üzerinden tartışacağım. (Devam edecek.)
*Bu yazı 5 Şubat 2026 tarihinde kaleme alınmıştır.
Editör: Sabâ Esin
Düzelti: Sabâ Esin
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sâba Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Filiz Kılıç
Please login or subscribe to continue.
Üye değil misiniz? Üye olun. | Şifremi Unuttum
✖✖
Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.
✖