Köşe Yazıları Arzum Yalçın 6 Mart 2026
8 Mart’a günler kala bir yandan sokakları ve meydanları dolduracak olmanın heyecanıyla hazırlıklarımız devam ederken bir yandan da gözümüz, kulağımız yine emperyalist emellerle talan edilen Ortadoğu’da. İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a yönelik başlattığı saldırılar, emperyalist barbarlığın kadınlar ve çocuklar üzerinden nasıl işlediğini bir kez daha gözler önüne serdi. İran’da bir okulun bombalanmasıyla 160 kız çocuğunun katledilmesi; “yanlış hedef”, “kaçınılmaz kayıp” ya da “güvenlik operasyonu” değildir. Bu, emperyalizmin bilinçli bir tercihidir.
Dünyada neoliberal krizin derinleştiği her tarihsel moment, biz kadınlar açısından yalnızca bir ekonomik daralma değil; doğrudan hayatlarımıza yönelen çok katmanlı bir saldırı anlamına geliyor. Bugün yaşadığımız şey basit bir “yönetememe krizi” değil; sermayenin kendi krizini kadınların bedeni, emeği ve yaşamı üzerinden çözmeye çalıştığı örgütlü bir şiddet rejimidir. Emperyalist düzen; yurttaşlık haklarımızdan sosyal güvencelere, bedensel özerkliğimizden yaşama hakkımıza kadar her alanı hedef alırken, bu saldırının merkezine bilinçli biçimde kadınları yerleştiriyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nin başını çektiği bu emperyalist ittifak, dünyayı giderek yoksullaştıran bir kara düzene mahkûm etmiş durumda. Savaşlar, zorunlu göç, derinleşen yoksulluk, güvencesiz emek rejimleri ve otoriterleşme; birbirini besleyen, aynı merkezden üretilen politikalar olarak ilerliyor. Bu düzenin sürekliliği için kadınların hem kamusal alandaki varlığı hem de ev içindeki ücretsiz emeği yeniden denetim altına alınmak isteniyor.
Bugün, dünya siyasetine baktığımızda dikkat çekici bir tabloyla karşı karşıyayız: Farklı ülkelerde, farklı partilerle ve farklı ideolojik etiketlerle iktidara gelenler; sanki aynı merkezden, aynı dilden konuşuyor. Kadınlara, göçmenlere, emekçilere ve LGBTİ+’lara yönelen söylemler benzeşiyor. Hak gaspları ortaklaşıyor. Baskı yöntemleri birbirini tekrar ediyor. İşte tam bu noktada mücadele edebilmenin ilk koşulu ortaya çıkıyor: Karşımızdaki yapıyı doğru adlandırmak. Bugün dünya çapında insanlığa karşı örgütlü biçimde hareket eden canavarın bir adı var: Kara Düzen Partisi.
Bu parti, tek bir ülkenin veya liderin sınırlarına sığmıyor. Bu; küresel ölçekte işleyen, ideolojik ve siyasal bir ittifaktır. Genel merkezi ABD olan, farklı coğrafyalarda farklı yüzlerle karşımıza çıkan ama aynı hedeflerde birleşen bir yapıdır. Bu hattın sembol isimleri arasında Donald Trump, Recep Tayyip Erdoğan, Giorgia Meloni, Elon Musk ve Javier Milei bulunur. Aralarındaki nüanslar tali, kadın düşmanlığı ve sermaye bekçiliği esastır. Hepsi sermayenin krizini otoriterlikle, gericilikle ve kadın düşmanlığıyla yönetmeye çalışır. Adı geçenler ve daha nicelerinin kadın düşmanı politikalarını anlatmak için sayfalarca yazı yazmak lazım ancak bu şimdilik başka yazıların konusu olsun.
Kara düzen partisinin kadınlara dönük politikaları tesadüfi değil, aksine kurucudur. Çünkü kadınlar hem emeğiyle hem bedeniyle hem de toplumsal rolüyle bu düzenin yeniden üretim alanıdır. Kadın emeğinin ucuzlaştırılması, bakım yükünün yalnızca kadınlara yıkılması ve kadınların kamusal alandan çekilmesi; sermaye açısından maliyet düşürmenin başlıca yollarıdır. Bu yüzden kadın yoksulluğu; neoliberal krizin yan ürünü değil, bilinçli bir siyasal tercihidir.
Kadın cinayetlerinin artması, şiddetin cezasız kalması, kürtaj hakkının fiilen ortadan kaldırılması, boşanmanın zorlaştırılması, nafaka hakkına dönük saldırılar… Bunların hiçbiri “kültürel” meseleler değildir. Bunlar sınıfsal ve siyasal kararlardır. Kadınların hayatı, bu düzen için harcanabilir bir maliyet olarak görülmektedir.
Son yıllarda ortaya saçılan Epstein belgeleri, bu düzenin “ahlak”, “aile” ve “gelenek” söylemlerinin ardında nasıl bir sistem olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Dünyanın en kudretli erkekleri, siyasetçiler, CEO’lar ve devlet elitleri, kadınların ve çocukların bedenleri üzerinden kurdukları suç ağlarında birbirlerine bağlanmış durumda. Epstein dosyası bir “magazin skandalı” değil, erkek egemen kara düzenin anayasasıdır. Kadın düşmanlığı burada bir sapma değil, sistemin kendisidir. Kadın bedenini hem metalaştıran hem de denetleyen bu sistem; güçlüyü koruyor, zengini aklıyor ve istismarı sınıfsal bir ayrıcalık olarak görüyor. Bu suç şebekesi, New York’taki malikânelerden Türkiye’deki denetimsiz tarikat yurtlarına kadar uzanan o karanlık hattın bizzat kendisidir.
Türkiye’de kara düzen partisinin en sadık uygulayıcısı Saray Rejimi’dir. Kadınları eşit yurttaşlar olarak değil, aile kurumunun taşıyıcısı olarak gören bu siyasal akıl; kadınların hayatını sistematik biçimde değersizleştiriyor. Bugün Türkiye’de kadınlar öldürülüyor. Hem de durmadan. 24 saat içinde 6 kadının katledildiği bir ülkede yaşıyoruz. Bu bir tesadüf değil; erkek şiddetini cesaretlendiren politikaların doğrudan sonucudur.
İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme, nafaka hakkına yönelik saldırılar, laikliğin aşındırılması ve yargı düzenlemeleri; hepsi aynı hedefe yöneliktir: Kadınları daha yoksul, daha güvencesiz, daha itaatkâr hâle getirmek. Devletin korumadığı, yargının failini akladığı, iktidarın ise hedef gösterdiği her kadın; bu kara düzenin siyasi cinayetine kurban gitmektedir. Faillerin bu denli pervasızlaşması, iktidarın kadını “yalnızlaştırma” politikasının bir sonucudur.
Bu politikaların bedelini herkes eşit ödemiyor. En ağır faturayı; güvencesiz işlerde çalışan, yoksulluk sınırının altında yaşayan, sosyal desteklere erişimi kısıtlı olan kadınlar ödüyor. Emekçi kadınlar için “boşanma”, çoğu zaman yalnızca bir hukuki süreç değil; evsiz kalma, çocuklarıyla birlikte açlığa mahkûm edilme ve erkek şiddetiyle baş başa bırakılma anlamına geliyor. Göçmen kadınlar içinse bu düzen; hem devletin korumasından dışlanmak hem de kayıt dışı çalıştırıldıkları işlerde her türlü şiddete ve sömürüye açık hale gelmek demek. Kaçacak evi, dayanacak geliri, ulaşabileceği bir hukuki mekanizma olmayan kadınlar, bu kara düzenin en savunmasız hedefleri hâline getiriliyor.
İşte tam bu noktada, kara düzenin en çok korktuğu gerçekle yüzleşiyoruz: Kadınların yan yana gelmesi. Kara düzen partisi; kadını evine, mutfağına, çekirdek ailesine veya güvencesiz işyerindeki dar alanına hapsetmek ister. Çünkü biliyorlar ki; bir kadın tek başınayken “mağdur”, yan yana geldiğinde ise “fail”dir; sistemin faili, mücadelenin öznesidir.
Ama bu karanlığa karşı dünyanın dört bir yanında kadınlar ayağa kalkıyor, yan yana geliyor.
İran’da “Jin, Jiyan, Azadî” sloganıyla başlayan isyan, zorunlu örtünmeye ve devlet şiddetine karşı milyonlarca kadının sokağa çıkmasıyla tüm dünyaya yayıldı. Genç kadınlar, hayatları pahasına, rejimin en sert yasaklarına meydan okudu.
Arjantin’de ve Latin Amerika’nın birçok ülkesinde kadınlar, “Ni Una Menos” diyerek erkek şiddetine, yoksulluğa ve kürtaj yasaklarına karşı kitlesel grevler örgütledi. Kadın grevleriyle hayatı durdurdular, görünmez kılınan bakım emeğini ve sömürüyü görünür hale getirdiler. Kürtaj hakkının kazanılması, sokakta ısrar eden kadınların eseri oldu.
İspanya’da, Fransa’da, Şili’de ve dünyanın pek çok yerinde 8 Martlar grevlerle, milyonların katıldığı eylemlerle geçiyor. Kadınlar yalnızca “eşitlik” değil; emeğin sömürülmediği, şiddetin normalleştirilmediği, hayatın piyasaya teslim edilmediği bir düzen talep ediyor.
Rojava’da IŞİD karanlığına karşı en ön safta savaşan kadınlar; erkek egemenliğine, köleliğe, kadın bedeninin ganimet sayılmasına karşı direnmeye devam ediyor.
Türkiye’de kadınlar, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasına rağmen sokakları terk etmedi. Nafaka hakkına, yaşam hakkına, kazanılmış medeni haklara yönelik her saldırıda “Bu daha başlangıç” diyerek 25 Kasımlarda, 8 Martlarda İstiklal Caddesi’ni doldurmaya devam ediyor.
Tüm bu örnekler şunu gösteriyor: Kadınlar yalnızca mağdur değil; bu düzeni sarsan asli bir güç. Daha önce yazdığım bir yazıda şunu söylemiştim: “Pandora’nın kutusu bir kere açıldı. Kapatılan yolların, yasaklanan meydanların, karanlık sokakların; üzerimize çöken enkazların ve betonla ördüğünüz kent suçlarının arasından çıktık, geliyoruz. Belki sizden başka bir iktidar görmedik; ama daha iyisini kuracağımıza inanan, öfkesini de umudunu da yanına alıp yürüyen bizlerin yapamayacağı hiçbir şey yok. Çünkü yaşamak için, birbirimizi yaşatmak için, bu hayatı hak ettiğimiz gibi kurmak için mücadeleyi büyütmeye kararlıyız.”
Ve bugün biliyoruz ki, o irade artık yalnızca bir söz değil; sokakta, işyerinde, evde ve dünyanın dört bir yanında 8 Mart meydanlarında yankılanması gereken örgütlü bir güçtür.
Kadınların örgütlü olduğu yerde korku duvarları çatlıyor. Dayanışmayla ve mücadeleyle kurulan her bağ, bu kara düzenin zeminini biraz daha çökertiyor. Afganistan’da okula gidemeyen kız çocukları için verilen mücadele, İstanbul’da, Tahran’da, Buenos Aires’te, verilen mücadeleden ayrı değil.
Bu yüzden kadın mücadelesi yalnızca tek tek ülkelerle sınırlı kalamaz. Bugün ihtiyacımız olan şey; sınırları aşan, enternasyonal bir kadın mücadelesini büyütmek. Ataerkiye, kapitalizme ve emperyalizme karşı aynı safta durmak.
Bizim hikâyemiz yalnızca direnişten ibaret değil. Biz, bu kara düzeni teşhir eden ve ona karşı öfkesini büyüten bir güç olmanın ötesinde, yeni bir hayatın kurucularıyız. Feminist bir gelecek kendiliğinden gelmeyecek; onu biz inşa edeceğiz. Emeğin sömürülmediği, bedenlerimizin denetlenmediği, hayatlarımızın piyasanın ve devletlerin insafına bırakılmadığı bir dünyayı adım adım, yan yana gelerek kuracağız.
Bu düzen kadınlara yoksulluğu, güvencesizliği, itaati ve ölümü dayatıyor. Biz ise dayanışmayı, eşitliği, özgürlüğü ve yaşamı büyütüyoruz. Kadınların bedenleri üzerinde söz sahibi olamadığı değil, kendi hayatları üzerinde tam yetkili olduğu bir dünyayı hedefliyoruz. Aileye, sınıra, piyasaya ve itaate hapsedilmeyen bir yaşamı savunuyoruz.
Sokakta, işyerinde, evde ve meydanlarda yürüttüğümüz mücadele yalnızca bugünün saldırılarına karşı değil; yarının nasıl kurulacağını belirleyen tarihsel bir müdahaledir.
Feminist mücadele bu yüzden bir tepki değil, bir kuruluştur. Enkazdan çıkan bizler, bu enkazın yerine ne koyacağımızı bilenleriz.
Artık çok net: Gelecek feminizmin olacak. Çünkü bu geleceği korkuyla değil cesaretle, yalnızlıkla değil dayanışmayla, suskunlukla değil örgütlü mücadeleyle kuruyoruz.
Yaşamak için, özgürleşmek için ve bu dünyayı gerçekten yaşanır kılmak için…
Geleceği biz inşa edeceğiz.
* “Korkmuyorum Çünkü Kadınlar Var”
Fotoğraf : Emre Orman / csgorselarsiv.org
Editör: Telli Kayalar
Düzelti: Telli Kayalar
Tasarım ve Sosyal Medya: Melike Çınar, Sabâ Esin, Seda Bedestenci Yegâne, Sinem Yıldız
Seslendirme: Seher Yıldırım
Please login or subscribe to continue.
Üye değil misiniz? Üye olun. | Şifremi Unuttum
✖✖
Are you sure you want to cancel your subscription? You will lose your Premium access and stored playlists.
✖